Tarihte Aşkla Yolculuk

Nermin BEZMEN

Sevgili okurlarım, size, güzel İstanbul’un bahar güneşiyle ısındığı, bin bir yeşil içinde erguvanların tepeleri kapladığı bir zamanda, ancak ne var ki kendim, hayatımın aşkının kaybından üç ay sonra, onsuzluğa alışmanın kavgasında, dallarım kupkuru, içimde yangınlar ve donmalar arası med cezirlerde sürüklenirken yazmaktayım.
Pamir’imin sonsuzluğa yolculuğundan bir hafta sonra ona hitaben yazmaya başladığım en uzun mektubu bırakıp, başka bir şey yazmak bana hiç kolay gelmedi. İlk defa, hayatımın şartları, ruh halim, yazı dünyamı bu kadar kontrol altına alıyor, profesyonelliğimi şaşkınlığa uğratıyor.
Otuz yedi senelik tanışıklık, otuz dört buçuk senelik sevgililik ve otuz dört senelik, hâlâ daha âşık, hayat arkadaşlığı sonunda, âşıklardan biri mekân değiştirince, ölüm de aşka dahil oluyor.
Ben de, Pamir’im buradan ayrıldığından beri, sadece ve sadece onu düşünüyor, onunla, onu yaşıyorum. Nisan sonu yayıncıma teslim edeceğim kitabım gibi, Chronicle köşemi de yine onsuz yaşamayı, yazmayı düşünemedim.
Pamir, benim görmüş, geçirmiş, dünyayı tanımış, yaşadığı her yerde örnek güzellikler yaratmış entelektüel öğretmenimdi. Bütün sahip olduklarına, imkânlarına rağmen, kalender, alçak gönüllü, hümanist ve rint tabiatıyla öne çıkmayı başaran, hayran olduğum patronumdu. Sakin, mantıklı, aklı başında tabiatımın ardında gizli, ortaya çıkmayı bekleyen maceracı, çılgın, hırslı, komik, melânkolik, nostaljik, hüzünlü, bütün diğer kadınları da ortaya çıkaran ve onların keyfini benimle beraber süren hayat arkadaşımdı. Aynı zamanda yoldaşım, en büyük sırdaşımdı.
Ben, hayatımı onun hayatını kolaylaştırmaya, mutlandırmaya, güzelleştirmeye adamışken, bir taraftan da kalıcı olmak hırsında kendime bir niş açmak telaşı duyduğumu hissetmiş ve bu defa o kenara çekilip bana, birikimi, heyecanıyla katılmış ve yolumu açık tutmuştu. Bir şekilde devir teslimi yapmıştık.
Pamir’in çok küçük yaşlardan beri hayatının önemli parçası olan tarih ve sanat sevgisi, benim ressamlığımdan, özellikle de yazarlığımdan duyduğu gururun yanı sıra onu da devamlı besleyen ve mutlu eden çalışmalara imza atmasına elverdi. O gittiğinden beri kütüphaneyi birer birer tarıyorum. Yıllar içinde yazdığı, kimini bastığı, kimini basılmak üzere hazırladığı, kimi henüz tam derlenmemiş o kadar çok ve derin bilgi buluyorum ki, daha yaşadığı topluma bu kadar vereceği varken, buradan uzaklaşması daha ağır geliyor. O, ne bitirdiği üniversiteleri, ne öğrendiği lisanları, ne yaşadıklarından öğrendiklerini “Tamamdır artık” diye noktalardı. Öğrenmeye de, paylaşmaya da açlığı bitmezdi. Bunun için, Yapı Kredi’de verdiğim minyatür derslerine katılmış, “Eski Türkçe öğrenelim. Evde o kadar arşiv var, okuyamıyoruz” dediğimde, atölyemde açtığım Eski Türkçe dersinin ilk ve en hevesli talebesi olmuştu. Sonra, o, sevdasını devam ettirdi. Osmanlı arşivine üye oldu, haftada iki kez gelen eski Türkçe hocamız Salih Hoca’yla beraber, yüzlerce sayfalık tercümeler yaptı, onları konularına göre derledi, dosyaladı.
Aynı şekilde, ben ihtilâç krizleri geçirerek, bitmiş zamanlarda, değişmiş sınırlardaki ecdadımın peşine düşmek istediğim zaman, büyük bir heyecan ve coşkuyla yanımda yerini aldı Pamir. Hayatta yaptığı her işe sarıldığı gibi, şevkle, destekle, tüm hüzünlü fiziki ve ruhsal yolculuklarımda arkadaşım oldu. Genlerime çöken hüzünden gözyaşlarına boğulduğumda, kucağı, hep, içimdeki o diğer, acılı kadınlara da açık oldu.
Ben de, onun geçmişinin zengin hikâyelerinin tutkunuydum. Yirmi dört saat beraber yaşamamıza rağmen, birbirimizi, hep, hem yeni öğrendiklerimizle, hem geçmişimizden gelen öykülerle, ilgili, canlı, meraklı, hayata ve bir diğerimize bağlı tuttuk, paylaştık. Paylaşmak, yaşama arzumuzu, heyecanımızı çoğaltır, bize yeni yolculuklar yaptırırdı.
1991’de evimizin arşivinde, ardından Osmanlı arşivinde başlayan bu serüven, daha sonra bizi değişik memleketlere, yabancı sokaklara, kütüphanelere, sahaflara sürükledi. Bazen, günler, aylar geçer, bir dirhem yol alamazdık, bazen hiç ummadığımız bir evrakın içinde bir ipucu bulur, sevinçten çıldırır, kutlardık keşfimizi.
Pamir’in 1400’lerde Livorno’dan yola çıkmış anne tarafı, Girit’in Spina Longa’sından baba tarafı, benim, Rusya, Prusya, Kırım, Çerkez, Kafkas, Fransız, Romen cetlerim ve onların öyküleri, bizim için bitmez tükenmez bir araştırma ve coşku sebebiydi.
İkimiz de tarihe, geçmişimize âşıktık. Ama en önemlisi, bu aşk yolculuğunu yaparken birbirimize de âşıktık. Bu, her yolculuğumuzu çok daha derin, çok daha anlamlı ve kendi içinde bir gün tarih olacak kadar dolu kılardı. Tarih yolculuklarımda beraber eğlenir, keyiflenir, bazen tarifsiz hüzünlenir, beraber gözyaşı dökerdik. Sadece zihinlerimiz değil, yüreklerimiz ve ruhlarımız da, bir diğerimizin geçmişini sahiplenmeye açıktı. Onun için, bu yazıma başlık olarak hiç düşünmeden aklıma gelen de “Tarihte Aşk’la Yolculuk” oldu. Umarım anlatabilmişimdir.
Beni, sürekli, olduğum yerden uzaklaştıran, deniz aşırı ülkelerde, mekânlarda dolaştıran, istediğim an istediğim yere uçuran zihnimin kanatları, özellikle, Pamir’imin sonsuzluğa yolculuğundan beri daha sık ve daha uzun yıllar içinde çırpınmalarda. Sanırım, aramızdaki mesafeyi kat etme denemelerinde. Bugün de, Pamir’imle, köklere seyahat dizimizden, ilk yaptığımız yolculuğa çıkarmak istiyor beni kanatlarım. 1992’ye doğru kanat açıyoruz beraber.
Dedemin ve büyük aşkı Shura’nın hayatını anlattığım ilk romanım “Kurt Seyt ve Shura” yeni çıkmış, ben hâlâ daha, kitabı yazdığım süreçte ağladığım kadar ağlıyorum. Kahramanlarımın hayatları bana o kadar hüzün vermiş ki, yüreğim ağırlaşmış, içimdeki bütün hüzünlü kadınlar ortaya çıkmış, artık bizimle beraber evimizde yaşıyorlar hepsi. Daha o gün, âşık kadınların, erkeklerin ayrılık acılarına ağlarken, bir gün, kendime ait, aynı yangını yaşayabileceğimi düşünmüyorum henüz. Şayet bilseydim, bugünlere gözyaşım için biraz daha güç, yüreğime biraz huzur saklardım.
Şimdi, zamanda yolculuğumuz başlıyor. İyi yolculuklar sevgili okurlarım.

Hüzün ve hasretin isyanı…
Bu seyahatin anıları, ne belli bir siyasi inancı savunan, ne de tarih veya sosyoloji çalışması olmaya özenen notlardır. “Kurt Seyt ve Shura”nın yazarı ve “Kurt Seyt”in torunu olarak, kitabın kahramanları ve hayatları ile sekiz senelik bir beraberlikten sonra, onların yıllar gerisinde kalan hüzünlerini, acılarını bugün gibi hissettiğim için, onları yanıma alarak çıktığım bir gezintiden alıntılardır. Ve ben, Eminof’ların torunu, Nermin Bezmen, yer yer tarihi sorguluyorsam, bu bana miras kalan hüzün ve hasretlerimin isyanıdır.
Bugün 17 Ağustos 1992 sabahı… Sevgili Pamir’imle beraber havaalanına doğru yol alırken, yüreğim anlatılmaz bir heyecan ve “Neler olacak? Neleri, kimleri bulacağım” soruları ile çarpıyor.
Uçağımız havalandığı an, elim kocamın elinde, tarifi imkânsız bir suskunluğa giriyorum. Yavaş yavaş etrafımdaki sesler ve penceremin ardındaki bulutların dışında bütün görüntüler yok oluyor. Bulutlar, benim hayal oyunlarımın perdesi oluyor ve onların ardından, süratle değişen sahnelerde sevgili dedemin hayatını izlemeye başlıyorum.
Hiç karşılaşmadığım, ama romanımı yazdığım müddet zarfında, onu yakından bilenlerden daha iyi tanıdığım sevgili dedem, “Kurt Seyt” sanki canlı imişçesine, görüntülerde sürüklenmeye başlıyor. Ve yazdıkça sevdiğim, sevdikçe yazdığım güzel “Shura”, bulutlarla örtülü bir hayal gibi bizimle beraber yol alıyor. Etrafımdaki dünyadan kopmuş, sanki iki sevgili hayalle seyahat ediyorum, kendi sevgilimin eli elimde.
Bir ara, çantamdan dedeciğimin fotoğraflarını çıkartıp bakıyorum. Benim heyecanım, kalp çarpıntım fotoğrafların sepya yüzlerinden bana geri yansıyor. Öyle hissediyorum ki, sanki onları da içimde beraber taşımaktayım Rusya’ya.
Aşağıda, köpük köpük dalgalarıyla, gökyüzünün maviliğinden ayrılan Karadeniz uzanmakta. Buruk bir gülümseme ile düşünüyorum. Dedemin yetmiş dört sene evvel, bin bir mücadeleyle, ıstırap ve hüzünle yüklü bir taka ile geçtiği Karadeniz’i ben şimdi uçakla aşıyorum. Onun, gönülsüz bir sürgün olarak ayrıldığı Yalta kıyılarına, ben şimdi, arzulu bir turist olarak gidiyorum. Yetmiş dört sene… Az değil, terk edilen bir yere geri dönmek için.
Simferopol’e ayak bastığımız an, bildiğim bir yere geri dönmüş hissiyle sarılıyorum. Hiç görmeden, romanımın satırlarında sürekli tekrarladığım Karadeniz’in tuzlu su kokusu ve asma bahçelerinin aroması burun kanatlarımızda. Ne kadar isterdim, dedemin yaşamış olmasını ve şu an burada yanımda bulunmasını.
Gece, Yalta ormanları içinde, bin bir yeşille kaplı tepelerin üzerinde, uçsuz bucaksız Karadeniz’e nâzır Yazarlar Oteli’nde kalıyoruz. Çatı katındaki odamızın balkonuna çıktığımız an, kitabımda anlattığım her şeye, şimdi, Yalta tepelerinden kuşbakışı bakıyorum. İşte, şurada, orman yolunun ardında, ferforje parmaklıkların arkasında kalan ev, güzel Larissa’nın dadılık yaptığı, Arkadiev’lerin evi olmalı. Servilerin, çınar ağaçlarının arasından dedemi görüyorum, ardında maiyetinden arkadaşları Celil Misha ve Vladimir. Hepsi, sıhhatli, yakışıklı, Çarlık Hassa Alayı’nın üniformaları ile şıklanmış bedenleri, yağız atlarının üzerinde, âheste ilerliyorlar orman yolunda.
Mehtap Karadeniz’i yalayıp ormana uzanırken, servilerin en üst dalları gümüş tütülü balerinlere dönüşüyor. Açıktan gelen rüzgâr delirmiş, balerinler, ormanın dev sahnesinde şpagatlar açıp, puanta düşüp çılgın bir tempoyla tekrar bir diğerinin gölgesinde perdeleniyorlar. Derin denizden tuz, iyot, yosun kokusu, ormanın köklerinden rutubetli toprak, yaşlı ağaç gövdelerinden yaşanmışlık kokusu yükseliyor, Ağustosun sıcağına ve yüzümüze doğru.
Pamir’imle el ele tutuşmuş seyrediyoruz. Konuşmuyorum. O da konuşmuyor. Beni iyi tanıyor. Yazarken ne ruh hallerine girdiğimi biliyor. Şimdi nerelerde olduğumun da çok iyi farkında. Sessiz, sadece elimi tutup, benimle, benim yanımda olduğunu hissettirmek için sımsıkı tutup izliyor. Aylar boyunca, geceleri, o kadar çok gözyaşımı dindirdi ki, ormana bakarken, denizi izlerken, kitaptan hangi satırları gördüğümü benim kadar iyi biliyor. Konuşmadan anlaşabilmenin zenginliğiyle, Yalta tepelerinde zamana gömülüyoruz.
İçimdeki hüzne eşlik etmek ister gibi, aniden yağmur boşanıyor. Yalta’nın, gün boyu Ağustos güneşini emmiş toprakları, ağaçları, suya hasret, bedenlerindeki tüm ısıyı bırakıyorlar havaya. Toprak serinlerken, ağaçlar “Ohhh!” derken yağmurla, ormanın üzerinde, ısınıyor yağmurun kendisi. Sıcak yağıyor yağmur. Bütün renklere, seslere, kokulara bir de gözyaşı karışıyor şimdi. Yola çıktığımdan beri göz pınarlarımda bekleyen yaşlar, yağmura karışır bahanesiyle, rahat akıyor. Hıçkırmaya başlıyorum. Pamir’im kolunu sarıp başımı omzuna yatırıyor, alnımı, yanaklarımı öpüyor. Boşu boşuna, gereksiz teselli lâfları etmiyor, susturmaya çalışmıyor. Geçmişime olan acımı ve tedavisizliğini biliyor. Sadece, benimle olduğunu bilmemi istiyor. Şikâyeti yok ıslanmaktan, benim dünyamı bozmak da istemiyor, kendisi oradan ayrılmak da. Sımsıkı sarılıyor bana, ben ağlıyorum. Yağmur her yerde artık, saçlarımda, gözlerimde, yanaklarımda… Sıcacık yağıyor. Rahat rahat ağlıyorum.

Ucu yanık mektup, “acı haber” demek
Yalta’da sabah uyandığımda bir gece evvelki çılgınca heyecanım durulmuş. Yine de sürpriz beklentiler içindeyim. Orman içindeki Litho Otel’inden deniz kıyısındaki büyük Yalta Oteli’ne geçiyoruz. Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir süratle yapılaşmaya yönelmiş. Servilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.
Ailemin izlerini araştırmak üzere, Pamir’ciğimle beraber yollara dökülüyoruz. Kırım Tatar’ı olan Ali Emir Hüseinov bizimle. Eskiden, İngilizce hocalığı yaparmış. Şimdi, bir turizm şirketinde grup rehberi olarak görevli. Ayda on Amerikan doları karşılığı ruble geliri var. Şoför Mikhail Florinsky’nin, ördekbaşı yeşili Lada taksisine yerleşiyoruz. Kitabım, aile fotoğrafları, kameralarımız elimizde, dedemin baba topraklarının olduğu Aluşta’ya doğru yol alıyoruz. Defterimde bir adres var: “Gort Aluşta, Sadovi Ulitsa.” 1928 yılında, dedemin baba evine yapılan en son yazışmanın adresi. Kısa bir aradan sonra da, ucu yanık bir mektup gelmiş. ‘Acı haber’ demekmiş. Kurt Seyt’in kardeşini yatağından alıp götürmüşler. Gelin Havva, mecnun olmuş. Küçük kız kardeş Havva, götürüldüğü bir soruşturmadan dönmemiş ve öldüğü tahmin ediliyormuş. Anne Zahide acıdan yatağa düşüp ölmüş. Daha sonra, Mirza Eminof, sahibi olduğu topraklardaki bağ evine kapatılmış ve Bolşevikler’in katlettikleri soydaşlarını gömmekle görevlendirilmiş. Kolunda görevli olduğunu gösteren bir bant, yüreğinde taşıyamayacağı kadar acı, gözleri akamayan yaşları ile hep nemli, bir gün kazdığı çukurdan birine düşmüş kalmış. Kalbi mi bütün bunlara dayanamamış, yoksa bir Bolşevik’in çizmesi ucunda mı itilmiş, bunu hiç kimse bilemiyor.

Acılar yığını bir fotoğraf
Bu acılar yığınından başka, bir de, aile evi önünde yakın bir akrabanın çekilmiş bir fotoğrafı var elimde. İhtilal’in, harbin, Bolşevik’lerin kana doymaz cinayetlerinin, Stalin’in insanlık havsalasına sığmayacak soykırımının, geçmiş ile ilgili her anıyı, her izi yok etmek üzere yaşayan bir rejimin ardından, elimde bir adres ve bir iki fotoğrafla neler bulabileceğim? Hayal gücüm ve geçmişi yakalamaktaki inadım, artık beni olmayacak, gerçekleşmeyecek serüvenlere mi itmeye başladı yoksa? Yalta’dan çıktığımızdan yarım saat sonra, “Aluşta” levhasını görüyoruz.
Tepeden aşağıya, yüksek ağaçların ve denize doğru uzanan bağların arasından inmeye başladığımızda, kitabımda anlattığım yerlerden geçtiğimi fark ediyorum. Daha evvel hiç görmememe rağmen, çok iyi bildiğim yerler buraları. Adım adım tarif ettiğim yol kıvrımlarından ana caddeye giriyoruz. Gözlerim yerinde bulacağını bilir gibi, eski binaları, bahçeleri, ardında kaybolmuş, unutulmuş mermer kolonlu, sarmaşıklara sarılı evleri buluyor.
Aile evimi kendi başımıza bulamayacağımızı fark ediyoruz. İlk aklımıza gelen kütüphaneye danışmak oluyor. Aluşta kütüphanesine giriyoruz. Tercümanımızın aktardığı bilgileri dinleyip, fotoğraflara göz atan kütüphane müdiresi Tatiana Shekhsheyova, odadan çıkıyor. Az sonra geri döndüğünde, kızıl saçlarına yerleştirdiği hasır şapkası ve ışıl ışıl mavi gözleriyle, neredeyse bizler kadar heyecanlı, önümüze düşüyor.
Bizim “Sadovi” caddesi, 1944 sürgününden sonra yıkılıp genişletilmiş ve iki ana caddeye ayrılmış: “Baglikova” ve “Gorki” caddeleri. Tatiana, önce, bizi bu caddeler üzerinde, en eski yerleşim olan evlere götürüyor. Onu takip ederken, ayağımın altında geride kalan her taşta dedemin ayak izi olduğunu düşünüyorum. Baglikova’yı Gorki’ye bağlayan asırlık taş merdivenler, belki de şehrin eskisini hatırlayan en yaşlı şahitler. Bakımsız kalmış, yabani otların sarmaşıklarını sarmış olduğu bir bahçeden içerilere girince, 1800 yıllarından kalma bir evle karşılaşıyoruz. Çatısından inen dantel gibi işlenmiş gölgelikleri, adeta porselen titizliğiyle şekillendirilmiş baca ağızları, insanların ellerinin ulaşamayacağı kadar yüksekte olmaktan dolayı şanslılar. Zira o güzelim zarif masal evinin bütün balkonları, girişleri, derme çatma ahşap, demir, ne bulunursa onunla, garip, in gibi odacıklara çevrilmiş.
Bir musluktan oluşan mutfak ve eski kırık yataktan ibaret odanın bir arada yer aldığı bu kutu odalardan birinin kapısında duran yaşlı kadına doğru ilerliyoruz. Beş basamaklı merdivenin başında, trabzana bağladığı çamaşır ipine tutunmuş, birilerini bekler gibi bakıyor. O kadar yaşlı ki, hayata onu bağlayan tek şey, sanki sıkı sıkı avuçladığı şu ince ip. Kalın camlı gözlüklerine rağmen fotoğrafları seçemiyor. Dikkatle dinlemesine rağmen, dinlenenleri pek net anlayamıyor. Yalnız, bu evde onun çocukluğunda Türk asıllı bir ailenin oturduğunu mırıldanıyor. Daha fazla bir şey hatırlamıyor. Yüz yaşını geçmiş. Tatiana’nın sabırlı ısrarlarına, en son şu yanıtı veriyor:
“Ben artık hiçbir şey bilmiyorum. Bildiklerimin üzerinden çok şeyler geçti. Benim şimdi tek bildiğim, ölümü beklemek…”

Sizin geçmişiniz bizimdir…
Girişleri, elimdeki fotoğrafta görülen aile evimizin girişine benzeyen evleri tek tek ziyaret etmeye devam ediyoruz. Özellikle, evi saran özel ve çok güç yetişen sarmaşığın benzerine sahip büyük bir binayı bulduğumuzda, coşkuyla koşuyorum bahçe kapısından içeriye. Ama, mermer kolonlar ve sarmaşık dışında pek bir benzerlik yok… Veya epey değişiklik yapılmış…
Dört saatlik bir uğraştan sonra, Tatiana bu defa bizi Aluşta Müzesi’ne götürüyor. Müzenin müdürü Yura ve muavini Vadim ile tanışıyoruz. Romanımdan bir nüsha da onlara hediye ettiğimde, sevinçlerini hayretle izliyorum. Dakikalarca fotoğraflara bakıyorlar. Kendileriyle ilgisi olmayan insanlar için neden bu kadar heyecan duyduklarını, telaşlandıklarını anlayamıyorum. Ama Yura’nın bir sözü bunu izah ediyor: “Sizin geçmişiniz, bizim geçmişimizdir. Bizim bilmediğimiz şey de çok. Beraber öğreneceğiz.”
Anlıyoruz ki, Kırım’da hayat, sadece tarih içindeki katliamlar, sürgünler ve Bolşevik ihtilâli ile değişmemiş… Esas, 1944 Mayısı’nda Stalin’in emriyle Kırım yarımadası tarihinin en büyük faciasını yaşamış. Henüz bize bu böyle anlatılmıyor ama ne kütüphanede, ne de müzede 1944 Mayıs’ından bir gün evveline ait bir belge, fotoğraf, kitap, obje kalmış olması, büyük ve sistemli bir temizliğin haberini veriyor.
Ailemin izlerini bulmakla ilgili umutlarım gittikçe daha çok kırılıyor. Kırım’ın taşı, toprağı, Türklük geçmişinden öylesine arındırılmış, üstüne toprak atılmış ki, değişen topografyayı da buna eklersek, elimde bir adres ve birkaç fotoğrafla nasıl ailemin geçmişine ulaşabileceğim? Aslında, aradığım tarih, sadece bir nesil evvele ait. Ne kadar yakın aslında ve ne kadar uzak… Ne kadar uzakta bırakılmış, hatta sanki hiç yaşanmamış addedilerek unutturulmuş.
Yura ve Vadim, benim kitabımdaki aile evi resmi sayfasını açıp camekanın içine yerleştiriyorlar. Sistemin maaşlı adamları olmalarına rağmen, akademisyen, bilim insanı kimlikleri, örtülmek istenen geçmişten gelen resmi, sadece bir ev girişinin resmi olsa da, onlar için önemli kılıyor. Saygı duyuyorlar ve bana teşekkür ediyorlar. Gözlerim yaşarıyor.
Sonra, beraber, müzenin küçük, bakımsız bahçesini dolaşıyoruz. Köşede bir çukurun içine raptedilmiş, duvara dayalı, parçalanmış, kırık dökük Osmanlı mezar taşı dikkatimizi çekiyor. Pamir’ciğim hemen okumaya çalışıyor. Bir Osmanlı kaptanının mezar taşı, tam okunamıyor. Nasılsa kalmış, ona da razıyız.
Bu yüreği coşturan, ruhu yoran günlük yolculuklarımız, sokak sokak dolaşmalarımız sonrasında, akşamları sekiz buçuk gibi otelimize dönüyoruz. Şoför Mişa bizi tam sahiplenmiş durumda. Sabah sekizde otelin kapısında oluyor. Bütün gün, her adımda bizimle. Biraz Almancası var. Ben, o sıralarda öğrenmeye çalıştığım birkaç kelime Rusça, Pamir ise Almancası ile onunla anlaşmaya çalışıyoruz. Pekalâ da anlaşıyoruz işte. Mişa, bizim hem rehberimiz, hem tercümanımız oluyor çok yerde.
Akşamları, otelin sadece yabancılara açık restoranında Pamir’ciğimle baş başa yemek yiyoruz. Somon, ringa füme, siyah ve kırmızı havyar, kızarmış balık çeşitleri, sadece tuzda salamura olmuş salatalık turşusu ve tabii sek votka standart mönümüz. Limon suyu yok turşuda. Limon çok pahalı. Sofraya özellikle bahşiş vererek, birkaç dilim getirtebiliyoruz. Bu, zengin, verimli topraklarda limon kıtlığı yaşanması garip geliyor. Limonun kıymetini anladığımızdan itibaren, bize yardımcı olan, dostluk gösterenlere, pasaportumuzla özel aldığımız votka, pek sevdikleri köpüklü şarap “şampanskaya” yerine, limon hediye ediyoruz. Çığlık atıyorlar sevinçten. Garip ama gerçek…
Benim hüznüm devam ediyor. Hallolmuş hiçbir şey yok henüz. Yemek boyu, sonra, odamıza çıktığımızda, hep konuştuğumuz benim aile hikâyem, hep nasıl bir gerçeğe ulaşabileceğimiz, daha nerelere kafa vurabileceğimiz. Bir saatten sonra hüznüm, bütün gece devirdiğimiz votkanın sayesinde kanımda daha hızlı akmaya başlıyor, bedenimde kalmak yetmiyor, gözyaşlarıyla dışarıya çıkıyor, yine ağlatıyor beni hıçkırıklarla. Pamir’ciğim, yine, bana teselli, içimdeki bütün kayıp zamanları, bende yaşayan geçmiş acıları bağrına basıyor.

“Kart, yaş demeden yığdılar üst üste”
Bugün kütüphanede çalışan Firuze Mamedova ile buluşacağız. Özbekistan’dan yeni dönmüş bir Tatar kadının tavsiyesine uyarak, Aluşta’da yaşayan Şevkiye Nine’ye gideceğiz beraber…
Şevkiye Nine, Stalin soykırımını yaşadığında otuz dört yaşında genç bir kadınmış. Aluşta’da doğmuş, büyümüş… Eminof ismini duyunca ağlayarak konuşuyor. Fotoğrafları görmek istiyor. Gözleri çok zayıflamış olmalı… Pamir’in gözlüklerini veriyoruz kendisine. Bir parça seçer gibi olunca, hıçkırıklarla resmi öpüyor. Dedemin erkek kardeşini ve karısını tanıyor. Heyecandan yerinde duramıyor.
Şevkiye ninenin evinin tek ışık giren yeri, mutfak penceresi. Pencerenin önündeki küpe çiçeklerini iterek fotoğrafı mümkün olduğunca aydınlığa tutuyor. Bir yandan başını sallıyor, elini masaya vurarak ağlıyor. Bir yandan da, Firuze’nin zaman zaman tercüme etmek zorunda kalacağı kadar hızla ve hırsla konuşuyor: “Her bir yerlerin aldı bu Kozaklar, balam. Kırların bile vermiyorlar. Pek bezdim ben bunlardan, gözüm dünyaları görmüyor: Kart demediler, yaş demediler yığdılar üst üste, sürdüler… Komünistler, ah balam, ah!.. Nicesini de anında vurdular…”
Kesik kesik hıçkırıklarla anlatmaya devam ediyor Şevkiye Nine: “Vagonlara doldurdular balam. Yaş, kart, er, dişi, hasta, sütte demediler. İki katlı vagonlara doldurdular. Bir dirseklik yer bırakmadılar canlar arasında. Kapıları kapadılar üzerimize balam. Ne hava alabildik, ne güneş yüzü görebildik. On sekiz gün yol aldık. Arada bir durup içeri su, ekmek verdiler. Anca o zaman gördü gözlerimiz günü, geceyi…”
Bu on sekiz gün boyunca, gövdeler üst üste yolculuk etmiş. Nereye gittiklerini, neler olacağını bilemeden, arada bir açılan kapıdan, önce buğday tarlalarını, sonra bozkırı, sonra çölü, sonra da tundraları kaçamak bakışlarla süzerek. Açlıktan, susuzluktan ölenler olmuş. Kimisi havasızlıktan boğulmuş. Her duruşta, Bolşevik askerleri, süngüleri ile iteleyerek aralarına bir dalıp çıkıyormuş. Ölenleri sürükleyip, demiryolunun yanına atıveriyorlarmış.
“Ölülerimizi gömdürmediler bize balam. Savuru savuru verdiler demirlerin üstüne, yanına. Ardından bağıranları, ağlayanları dipçiklediler.”
Şevkiye Nine yeniden yaşıyor, kırk sekiz sene evvelinin korkunç günlerini. Tüylerimiz diken diken, dinliyoruz kendisini.
“Sütte bebeği vardı, taze gelinlerden birinin. Kocasını vagona binmeden vurmuşlardı. Bebeği ölüverdi yolda. Yaş taze, dayanamadı, sütü yok ya anasının. Kuru ekmek yemez bebe, suyla doymaz, ölüverdi biçare…”
Genç anne, gencecik, ama ölü bebeğini askerlere vermemek için saklamış göğsünde, sıcak tutmaya çalışmış günlerce. Askerler her girişinde saklamış ölü yavrusunu gözlerden. En sonunda anlaşılmış. Kopararak almışlar bebesini kucağından, yol kenarına savuruvermişler. Öyle bağırmış genç ana, öyle ağlamış ki, kapılar üzerine kapandıktan sonra aklını yitirmiş, bir müddet sonra bir daha konuşmamak üzere susmuş.
Zavallı sürgünlerin ancak yarısı bu yolculuktan sağ çıkmış. On sekiz gün sonra Sibirya’nın kuru, yaz ortasında bile ayaz, bomboş bozkırlarında vagonlardan inerken, asırlardır kök saldıkları, yeşilin maviyi kucakladığı Kırım toprakları için, ilk büyük ateş düşmüş yüreklerine. Oraya varanların bir yarısı da, Sibirya’nın soğuğunda, çadırlarda, bakımsızlıktan, açlıktan ölmüş. Aylar sonra hâlâ sağ kalmayı başaranlar da, yeni gruplara ayrılarak Rusya’nın uzak köşelerine sürülmüşler. Eşleri birbirinden, çocukları ana babalarından ayırıp dağıtmışlar.
“Kırk sekiz yıl sonra döndüm geriye balam, ama nasıl döndüm? Kaç, yaş (küçük) bebemi verdim Kozaklara, anamı, babamı verdim. Kocamı verdim. Bezdirdi beni bunlar balam, bezdirdi… Hiçbirinden korkum yok. Bunca yaptıklarından sonra, daha ne yapacaklar?”

“Torunumu alın da rahat etsin”
Şevkiye Nine, senelerin hırslarını, hasretini, yok olan sevgilerini gözyaşlarıyla anlatırken gözbebekleri, geçirdiklerinin vahşetini, sarılmayacak yaralarının derinliğini dışarıya vuruyor. Ama seksen iki yaşına rağmen dimdik başı, omuzları, isyanını dile getiren gür, çekinmez ses tonu, kararlı, müdanasız tavırlarıyla o kadar güçlü duruyor ki, ona acımak haksızlık olur, ona, ancak, hayranlık duyulabilir.
“Torunumu alıp gidin buralardan, alın götürün de rahat etsin bari” derken ıstıraplarının gelecek nesillerde de bitmeyeceğinden korktuğunu anlıyorum.
Şevkiye Ramazanof’un sekiz nüfus kaldıkları bir odalı evinin kapısını kilitleyip hep beraber arabaya biniyoruz. Mutfak camından sarkan küpe çiçeklerine son kez bakıyorum. Bunca sıkıntının içinde, ne kadar umursamaz bir keyifle açmışlar.
Yaşlı kadın, şoförümüz Mikhail’e, bizim için bir müddettir Mişa, eski Sadovi, yeni Baglikova Caddesi’ndeki adresi tarif ettiğinde, kendimizi iki gündür defalarca yanından geçmiş olduğumuz evin önünde buluyoruz. Aynen, romanımda tarif ettiğim gibi, bağları denize bağlayan Sadovi Caddesi’nde, yüksek ağaçların çevrelediği, geniş bahçeler içinde eski evlerden bazıları hâlâ ayakta. 41 numaralı evi gösterip “işte bu Osman Eminof’un evi” diyor Şevkiye Nine.
Osman, dedemle kaçarken Bolşevikler’in vurduğu küçük kardeşi. Geride kalan ise Mahmut, benim bildiğim. Burada bir isim anlaşmazlığı doğuyor. Büyük ihtimalle, anneannemin anlattığı hatıralarda ya da Şevkiye Nine’nin hafızasında, iki isim karışmış olmalı. Ama her halükârda, bu ev büyük amcalarımdan birinin evi. Boğazımda bir düğümle eve doğru koşuyorum. Kapısından her an biri çıkıp beni karşılayacak hissini duyuyorum bir an.
Ana cadde üzerinde, iki kat görünümünde olan evin arka tarafı üç kat ve yeşillerle kaplanmış. Ağaçların arasından küçük bir su akıyor. Binanın yan cephesinden yukarı kata çıkan ahşap merdivenlerle, katlar bölünmüş. Pencereleri kırılan vitray camları kartonlarla kaplayıp, yırtık çarşaflarını perde niyetine asmış, iç çamaşırlarını, plastik kovalarını balkonlarına dizmiş sakinlerinden çok önceleri burada oldukları kesin. Bir zamanlar, bu tülleri büyük amcamın karısının çekip kapadığını görür gibi oluyorum.
Kapıyı çalıp, odalarını gezmek isterdim evin. Ama, hangi birinin?.. O kadar çok aile var ki evde, hangi birine dert anlatabiliriz. Üstelik grup halinde, elimizde fotoğraf makineleriyle dolaşmamız perdelerin arkasından bakanları biraz ürkütmüş gibi.
“Çok güzeldi bu ev” diyor, Şevkiye Nine, “Pırıl pırıldı. Bütün burası bahçeydi, çiçekler içinde. Şimdi, kümes olmuş.”
Tatlı bir şırıltıyla akan suyun kenarında duruyorum bir müddet. Yıllardır akmaktan ve seyrettiklerinden yorulmuş olmalı. Kıyısına dolmuş taşların üzerinde dinlene dinlene ilerliyor. Yeşillerin arasından, evin arka pencerelerine doğru bakıyorum. Suyun sesine bırakıyorum kendimi. Beni alıp eskilere götürüyor. Hiç yaşamadığım, ama yaşamış kadar iyi bildiğim eskilere. Öyle garip bir his ki, sanki uzun uzun seyredersem eve eski yaşamını geri getirebileceğim. Sanki buraya kadar bulmak için geldiğim yakınlarım, birer birer çıkıverecek ortaya. Atlı arabalar dizilecek bahçeye. Mirza Eminof iftiharla seyredecek geniş ailesini, büyük çınarın altında kahvesini yudumlarken. Zahide Nine, salonlarda koşturacak emektarlarıyla, misafirlerine odalar hazırlayacak. Akşam, kolalı keten örtülerle masalar kurulacak, şamdanlar yanacak. Votkalar, Eminof’un bağlarından muskat ve zabel üzümlerinden yapılmış özel şaraplar kadehlere dolacak. Zahide nine, dantel elbisesinin eteklerini yayıp piyano taburesine oturacak. İnce, uzun parmakları tuşlarda, geceyi seslendirecek… O ne? Uzaktan uzağa atlıların sesleri geliyor kulağıma. Gittikçe yaklaşıyor, yaklaşıyor. Kim bu gelenler?
Hayalimden gözyaşlarım uyandırıyor. Pamir’ciğim, yanı başımda, omzumu tutmuş, çaresiz, sakinleşmemi bekliyor. Böyle çaresizliklerde ne büyük mutluluk, hüznü paylaşabilecek bir sevdiği olması insanın. Aşk, paylaşılınca güzellikleri çoğaltıyor, katlıyor defalarla ama hüznü, acıyı yarılıyor.

Sanki, Karadeniz’in sahibi
Bu sabah, Firuze ile Özbekistan’dan yeni dönen Tatarlar’ın yerleşim merkezlerinden birine doğru yol alıyoruz. Orada yüz yaşını aşkın bir ihtiyar kadın olduğunu söylüyor Firuze. Yarım saat süreyle, Aluşta’dan Kırım Dağları’na doğru tırmanarak yol alıyoruz. Ağustos güneşinin pırıltılarla yıkadığı Karadeniz, yumuşak bir rüzgârla salınan çamlar, çınarlar, serviler gözlerimize ziyafet çekerken, içimdeki huzursuzluğu tedavi edemiyor. Bu güzel toprakların insanlarının bunca acıya, zulme ve yokluğa mahkûm olmaları haksızlık diye düşünüyorum.
Üzerinden yeni buldozer geçmiş toprak yığınları arasında duruyoruz. Firuze, az ileride derme çatma briketlerden yapılmış, çatıları teneke levhalarla kaplı kulübelere doğru ilerliyor. Az sonra, yanında bir Tatar kadınla dönüyor. Kadının, yeşil gözlerin aydınlattığı vakur yüzü ile, toprağa, çamura bulanmış terliklerini sürükleyen ayakları, sanki aynı kadına ait değil. Kendisinden son derece emin tavrı, sakin, ağır ses tonuyla konuşurken, aşağılara, denize doğru uzanan yeşil dağlara ve Karadeniz’e bir bakışı var ki, onu bütün buraların sahibi sanırsınız. Kendisine verilen beş, on metrekarelik toprak parçası üzerine, elleri ile, taşlarını tek tek dizerek ev yapmak zorunda kalmış olmak gerçeği, onun bu toprakların asıl sahibi olduğu fikrini kafasından çıkarmamış.
Tatar kadını, yüz yaşını aşmış olan ninenin konuşamayacak kadar hasta olduğunu söyleyip bize kendisi yardımcı olmaya çalışıyor. Stalin’in 18 Mayıs 1944 sürgününde, henüz on yaşlarında bir çocukmuş. Fotoğraflardaki yüzleri bir yerlerden hatırlamasına rağmen, çıkaramıyor. Büyük babamın “Guvardia” lâkabını söylediğimiz zaman, gözleri parıldıyor.
“Guvardia’lar mı? Onlardan var, Kuruözen Köyü’nde… Yeni geldiler… Guvardia’lar, Tatar değildir onlar, Tat’tır. Onlar Türk asıllıdır. Görevli olarak asırlar evvel Kırım’a gönderilmişler. Bir varıp Kuruözen’e gidin. Bir de Aluşta’da doğmuş büyümüş Şevkiye Ramazanof var. Seksen iki yaşında, o da yeni döndü Aluşta’ya. Ona da varıp sorun.”
Ayrılırken bana sarılıyor, yine beklediğini söylüyor. Yeşil gözleri ile ışıl ışıl, öylesine güzel bakıyor ve öylesine gururlu…

Bir sürgün yetimi
Sabah sabah programımızda bugün, Kuruözen Köyü’nde kendilerine dönüş izni verilen Tatarlar’ın yerleşim bölgesine gitmek var. Köyde “Guvardia” lâkaplı biri ile görüşeceğiz. Firuze ile Şevkiye Nine, yine bize eşlik ediyorlar.
Feodosia, yani Sudak yolunda Ruslar’ın Malariçka diye isimlendirdiği eski bir yerleşim alanı Kuruözen. Ama harpten sonra bütün köy halkı sürüldüğünde, evleri de yerle bir edilmiş. Sonradan, yeniden iskâna açılmış, Rusya’nın diğer yörelerinden getirilen Rus vatandaşları yerleştirilmiş. Şimdi topraklarına geri dönen Tatarlar’a iskân izni verilen bölgelerde, Ruslar’a da aynı hakkı tanıyorlar. Böylelikle, Tatarlar’ın grupça kendilerine ait bir bölge oluşturmaları engelleniyor.
Kıyıda uzanıp giden tabii plaja paralel, dağlara doğru kurulmuş şirin bir köy Malariçka. Açıkhava pazarını geçerek arabayla tırmanıyoruz. Teneke ve naylon parçalarıyla örtülü kulübeleri görmeye başladığımız an, aradığımız yere geldiğimizi anlıyoruz. Ev yapmak için izin ve toprak verilen Tatarlar, inşaat yapacak güçleri olmadığından, önce, çevreden buldukları artık malzemelerle başlarını sokacak bir çatı yaratıyorlar. Sonra, güçlerine, alabildikleri yardımlara göre, bazen bir sene, bazen iki sene, bazen daha uzun sürecek bir mücadeleye giriyorlar. Ellerinde bir kazma, kürek; çimentoyu sırtlarında taşıyarak, avuç avuç harç koyarak, tek tek briket dizerek ev yapmaya çalışıyorlar.

“Hep Ruslarla büyüdüm…”
Çukurların, toprak yığınlarının arasında ilerleyip bir tepenin önünde kalıyoruz. Ziyaretine geldiğimiz Osman Guvardeev, bu tepenin üzerindeki kulübede. Firuze’nin seslenmesi üzerine, tahta, teneke yığınları arasından bir erkek beliriyor. Keyifli bir “hoş gelmişsiniz” ile tepeden koşarak iniyor. Bıyığı ve eski fötr şapkasının örttüğü saçları, masmavi gözlerinin aydınlattığı güneş yanığı yüzü ile tezat bir beyazlıkta. Güçlü kuvvetli, sıhhatli bir yapısı var. Tepede toprağı kazarak meydana getirdiği basamaklardan, bizleri, elimizden tutarak yukarı çıkarıyor. Mavi muşamba sarılmış ahşap masaya buyur ediyor. Önce biz, orada oluş nedenimizi anlatıp sonra onu dinliyoruz.
Osman Guvardeev’in babası, Guvardeev Vacip Osmancı, dedem Kurt Seyt gibi, Çar’ın ordusunda görevliymiş. 1917 İhtilâli’nden hemen sonra alıp götürmüşler. Anlatıyor Guvardeev: “Ardından da, zengin aileleri sürdüler. 1936-1938 arasında… Bir kısmı Urallar’a yollandı. Oralarda öldüler. Çoğu da öldürüldü. Biz çocuklar kaldık. Bizleri de, Özbekistan’da yetim evlerine verdiler. Hep Ruslarla büyüdüm ben. Hiç anım yok o yıllardan. Daha 12 yaşındaydım.”
Osman Guvardeev’i dinlerken, dedemin anlattıklarını hatırlıyorum. Analarından, babalarından ayırdıkları çocukları mektep, kışla avlularına toplayıp günlerce aç bıraktıklarını, sonra da açlıktan ağlaşan çocuklara, “Haydi bakalım, şimdi Allah babadan ekmek isteyin, babanızdan ekmek isteyin” dediklerini. Ve küçücük ağızların, “Allah baba, bize ekmek ver” ardından, “Babacığım, gel bizi al” yakarışlarını. Ama biçareler, ancak kendilerine söylendiği gibi, “Stalin Baba, bize ekmek ver” diye yakarınca ekmeğe kavuşabilirler ve öğrenirler ki, onların hakiki babaları, artık Stalin Baba’dır.

“Bir tek dayım kaçabildi…”
“Ama hatırladığım şeyler de var” diye devam ediyor Osman Guvardeev: “Şu tepeler var ya… Şimdi ev olan yerler. Hep kiraz bahçeleri vardı o zaman. Kıyıdan ta Aluşta’ya kadar, arada hiç başka köy, kasaba yoktu. Yirmi dakika sürerdi gitmek. Ne güzel yerlerdi buraları, ne asude… Benim anam, ablam bulaşıcı hastalıktan, iki ağabeyim sıtmadan öldüler. Bir ben kaldım. Bir de dayım vardı. O, kaçabildi. Şimdi İstanbul’da… Büyükdere’de oturuyor. Aziz Yeşilada… Ne olur onu bulursanız adresimi verin.”
Bolşevikler, Osman Guvardeev’i ailesinden ayırıp Özbekistan’ın Angreen’inde yetimhanede büyütmüşler, ama onun Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı’na katılmasını engelleyememişler. Bugün, teneke damlı, naylon pencereli kulübesinde, Rus karısı Nataşa ile beraber, bahçesinde yetiştirdiği kuru soğan ve domatesle katık yaparak mücadelesini sürdürüyor. İznini aldığı evinin temelini atmış, suyunu çekmiş, ilk katın zemini olacak, şimdilik daha toprak, mekânda ince çıtalarla odalarını, mutfağını işaretlemiş. Guvardeev’in toprak üzerindeki çıtaları, çocukluğumuzda, dedemin Ortaköy’deki ahşap evinin bahçesinde oynadığımız Hıdrellez oyunlarını hatırlatıyor bana. Hayalimizde sahip olmayı canlandırdığımız evleri çizerdik, kibrit çöplerini üst üste dizerek. Osman Guvardeev de, işte bizim çocuk hayallerimizden birkaç adım önde şu anda. Evini daha uzun müddet bitirmesi imkânsız. Aldığı destek, işi ancak buraya kadar getirmiş.

Aş tatlı olsun
Buradan sonra yine yardım gelir mi, yoksa bahçesinden topladığı soğan, domatesin satışından gelecek paraya mı kalır iş, onu Allah bilir. Kasım ayı gelince, Kırım kıyılarının yazına mahsus, munis okşayan rüzgârı, ciltleri renklendiren güneşi zaman perdesinin arkasında yok olup, yerini çetin, karların savrulduğu bir kışa bırakacak. O zaman ne yapacak Osman Guvardeev ve diğerleri? Teneke çatılı, naylon pencereli kulübelerinde varsa bir sevdikleri yanı başlarında, ona sarılıp baharı beklemekten başka.
Hikâyesini bitirdikten sonra derin bir nefes alıyor ev sahibimiz. Sonra, eksik yaptığı işten utanır gibi bir yüz ifadesiyle, ellerini, kim bilir kaç kez yamanmış, pantolonunun dizlerine vurarak bir koşu, naylon pencerenin ardından kayboluyor ve az sonra emaye bir leğene doldurduğu, bahçeden taze kopmuş domatesleri ve koca bir baş soğanı sofraya getiriyor. İkramda kusur ettiğini söyleyerek özür diliyor. Patiskaya sarılı ekmek ve tuz eşliğinde sofra tamam. İkram edebileceği varı yoğu o zaten Osman Guvardeev’in. Ve bize sunmaktan son derece mesut. “Aş tatlı olsun” dilekleri ile yemeye başlıyoruz.
Osman Guvardeev’in siyah kurt köpeği, zincirlerini şakırdatarak dolanıyor. Onun da kulübesi, efendisinin eviyle aynı malzemeden yapılmış. Tahta çubuklar üzerine teneke levha.
Özbekistan’da kömür madenlerinde mühendislik yapıyormuş Osman Guvardeev. Acı acı gülüyor: “Şimdi ne iş mi yapıyorum? Şimdi, inşaat ameleliği yapıyorum.”

“Kırımlılar çok kültürlüydü”
Toprakla, suyla kardeş olmuş botlarına, amacını gerçekleştirene kadar dimdik ayakta kalmaya yeminli gövdesini saran eskilerine bakıyorum. Kendinden o kadar emin, o kadar rahat ve o kadar mağrur ki, gözlerim, gayri ihtiyari, dimdik, masanın ucunda oturmakta olan Şevkiye Ramazanof’a kayıyor. Geçmişlerinin verdiği hırsı, acıyı, güler yüzlerinde ve sükûnetlerinde bu kadar güzel perdeleyerek, geleceğe inatla ve inanarak sarılan insanlar, beni son derece hislendiriyor.
“Kırımlılar, Rusya’nın en kültürlü halklarından biriydi” diyor Osman Guvardeev, “Birkaç lisan konuşurlardı. İyi işlerin sahipleriydi, bu yörenin halkı. Gel gör, şimdi ne haldeyiz…”
Nataşa’nın pişirdiği acı kahveyi kıtlama ile içtikten sonra vedalaşıyoruz Guvardeev’lerle. Ellerini göğsünde birleştirmiş, başı yukarıda bizi uğurluyor Osman Guvardeev. Ayaklarını sıkı sıkı basmış toprağa. Buralardan bir daha ayrılmamaya yeminli. On iki yaşında sürüldüğü, anasını babasını ondan ayırdıkları topraklara geri dönmüş. Doğduğu topraklarda ölmek istiyor. Eceliyle…
Aluşta’ya dönüp Şevkiye Ramazanof ve Firuze Mamedova ile vedalaşıyoruz. Geçmişimi ararken yaşadığım hüznü ve çaresizliği, Firuze’nin ne kadar iyi hissetmiş olduğunu, şu son sözlerinden anlıyorum: “Nermin canum, inan olsun, eğer derdine çare canum isteseler, veririm. Öyle içim sıkkın senin şu haline, inan canum veririm.”

Hayal ile gerçek arasında bir gezinti
Bugün, Mişa’nın arabasında, Yalta ormanlarının tepelerine doğru bir yolculuktayız. Nadiren Türk ismi ile kalmış yerlerden biri, “Uçansu” şelâlesi, Çarlık kartalının kanatları arasından, kayaları yıkayarak ayaklarımızın dibine kadar iniyor. Aynı isimdeki lokantada karnımızı doyurarak yola devam ediyoruz. Sık ağaçların arasından dar bir yolda tırmanarak Karagöl’ün yoluna geldiğimiz zaman, yine o garip hisse kapılıyorum.
Yine, o çok iyi bildiğim yollardan birinde, çok iyi tanıdığım bir yere gidiyorum. Güneş ışıklarına zaman zaman geçit veren yüksek ağaçların arasından ilerleyip Karagöl’ün kıyısına vardığımızda, neredeyse soluğum kesiliyor.
İşte, dedemin, sularında serinlediği gölün kıyısındayız. Asırlık ağaçlar gölü çepeçevre sarmış. Kıyıdaki kayanın üzerine oturup bir an için, kendimi romanımdaki sayfaların akışına bırakıyorum. Etrafta sadece kuşların yankılanan sesleri duyuluyor. Durgun suyun içinden güneşi görebilmek için uzanan yosunlar ayaklarımın dibine kadar geliyorlar. Ormanın derinlerine doğru uzaklaşan patikada dedemi görür gibi oluyorum yine. Yanında Celil, Mişa ve Vladimir. Atlarının sırtında geliyorlar. Güneş batmış olmalı ben fark etmeden. Mehtap yükseliyor ağaçların arasından. Kahkahalarla iniyorlar atlarından. Göl, ay ışığı ile pırıl pırıl aydınlanıyor. Ne kadar keyifliler hepsi, oldukça da çakırkeyif. Baharın ilk gecelerinden biri olmalı. Topraktan ve ağaçların gövdesinden serinlik yayılıyor.
Rüya mıydı, yoksa Karagöl’ün kıyısında saklanıp kalmış bir geceyi mi seyrettim? Ayağımın altındaki toprağa daha sıkı basıyorum. Çınar ağacının gövdesini avuçluyorum. O geceden bu yana çok kişi gelmemiş olmalı buralara. Çok zaman geçmiş olabilir, ama dedemin ayak izleri henüz taze olmalı. Bu ağaca dokunmuştur muhakkak. Çantamdaki resmini çıkarıp bakıyorum. Bana şu an o kadar yakın ki, sanki fotoğrafta değil, hemen yanı başımda. Benimle beraber, tekrar buralara dönmekten mutlu mudur? Onu özlüyorum…
Dedemin yürüdüğü, atıyla gezindiği her yerde yürümek, havayı teneffüs etmek istiyorum. İfade etmesi garip bir his, ama sanki o buralarda bir yerlerde saklanıyor da, karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Hiç değişmemiş, ihtiyarlamamış olarak…
Pamir’ciğim, yosunlu suya elini daldırıyor, su avuçlarından akarken, sanki benim için geçmişi yakalamaya çalışıyor gibi. Onu çok seviyorum.

Yaşayan bir efsane: Mustafa Cemiloğlu
Bu yolculuğumuz esnasında, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Cemiloğlu ile tanışmamız seyahatimizin en mühim anılarından biri oluyor.
Mustafa Cemiloğlu’nu, Kırım Tatarları’nın hakkını dünyaya duyurabilmek için yaptığı açlık grevi, hapiste geçirdiği yıllar ve Tatar Meclisi Başkanı sıfatıyla gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinden tanıyorduk. Ama bu idealist lideri ve ailesini şahsen tanıyıp kendisiyle yaptığımız sohbetten sonra, hayranlığımız kat kat artıyor.
Cemiloğlu’nun davetlisi olarak, Simferepol’de (Akmescit) Tatar Milli Meclisi’ni ziyaret ettikten sonra, akşam bir Tatar toy’unda bize anlattıklarını dinliyoruz; Tatarlar’ın geçmişini, bugününü ve gelecek için hayâllerini…
Bu güzel insanlar için kara günlerin, artık, bitmiş olmasını diliyoruz, Pamir’ciğimle beraber. Hiçbir şey, kaybedilenleri geri getiremez ama bunca badireyi atlatıp bugünlere gelebilen, toprağına, geçmişine, bunca azim ve inatla sarılan insanların, mutluluğu çoktan hak etmiş olduklarını düşünüyorum.
Mustafa Cemiloğlu, yaptığı bir araştırmadan sonra, Novorosisk’de, Eminof soyadıyla bir ailenin bulunduğunu, kendilerine haber gönderdiklerini söyleyince, umutlarım yeniden filizleniyor.

Tanıdık bir yüz: Aydın
Yalta’da son günümüz… Bütün yorgunluğumuza rağmen, zamanımızı değerlendirmek istiyoruz. Aslında benimki daha ziyade manevi bir yorgunluk. Eskiyi sanki kendi hayatımmış gibi derinden hissetmem, beni tarifi imkânsız bir hüzne ve yalnızlığa itiyor. Sevgili Pamir’im, başından beri olduğu gibi büyük bir sabır ve anlayışla bu tempoyu götürmemi sağlıyor. Gittiğimiz yerleri gezerken her şeyden kopup ayrı bir âleme gitmemi, kendimle ve hayal gücümle baş başa kalarak geçmişi yaşamamı büyük bir anlayışla karşılıyor.
Bugün ilk durağımız, Krymskiye Gory’nin en yüksek tepelerinden birinde yer alan Baydar Kapısı. Ayaklarımızın dibinde uzanan manzaranın güzelliğinden nefesimiz kesiliyor. Eski rejim tarafından depo olarak kullanılan Baydar Kilisesi’ndeki restorasyonu izlerken, kireç boyasından henüz arınan ikonaların önünde huşu içinde mum yakanları sessizce izliyoruz. Kilisenin yeni altınlanmış damlarının, Kırım güneşinde pırıldayışını seyrederek uzaklaşıyoruz.
Mişa, bizi yüksek bir tepeden dolaştırarak, aşağıda denizin hemen üzerinde yerleşmiş, ağaçlar arasındaki büyük malikâneyi gösteriyor. Gorbaçov’un hapis tutulduğu yazlık ev bu. Kırmızı çatılı malikâne, şimdi yeni patronunu ağırlamakta… Gravçuk’u…
Yunusların şovunu seyretmek üzere Laspi’ye geldiğimizde, sahil boyu uzanan plajın bittiği yerde, ağlarla kapatılmış iskelelerin arasında tembel tembel yüzen iki yunus ve hemen ötede iki beyaz balina fark ediyoruz. Pamir’le birbirimize bakıp espri olsun diye; “Bu Aydın olmasın?” diyoruz. Şu meşhur bizim Aydın… Sinop’a kadar gelip de, milli kahraman ilân edilen Aydın. Ancak, şovun anonsu yapılırken, düşündüğümüzün hakikat olduğunu anlıyoruz. Sarışın, amazon vücutlu bakıcısının işaretlerini takiple, suda çılgın gibi numaralar yapan Aydın, yaşadığı macera ile Lapsi’de meşhur olmuş. Sunucu uzun uzun Sinop’a nasıl kaçıp geri getirildiğini anlatırken, Aydın da arada birkaç uskumru yutarak bakıcısının attığı topları topluyor. Bizim sulara vurduğunda, başının üzerinde top tutturduğumuz için çok sevdiğimiz Aydın’ın eğiticisine su kayağı yaptırdığını seyrederken, “İyi ki bu yönünü keşfetmedik, yoksa Sinop-Yalta arası sefer bile yaptırırdık” diyorum. Pamir’le kahkahaları koyuyoruz. Son derece mutlu görünüyor Aydın. Rengi hafif griye çalan sevgili Alicia’sı ile beraber, sarışın bakıcılarının adımlarını takip ederek neşeli sesler çıkarıyorlar.
Aydın’dan alkışlarla ayrılırken, o da kuyruğunu suya vurarak teşekkür ediyor. Arada başını uzatıp göz ucu ile bize bakması, bana biraz manidar geliyor doğrusu…

Bir kadeh “Şampanskaya” için…
Kont Woranitsov’un 19. yüzyılın ilk yarısında, El-Hamra Sarayı’ndan esintilerle inşa ettirdiği Alupka Sarayı son durağımız. Dönüş yolumuzda, güvercin yuvasının, bir masal şatosu gibi, Karadeniz’in üzerinde kayalarda yükselişini izliyoruz.
Akşam, otelimizin lokantalarından birinde Revü seyrederek son yemeğimizi yiyoruz. Revü’nün birbirinden güzel kızları, usta balerin vücutlarıyla Amerikan veya Fransız kaynaklı müzik eşliğinde sahneyi dolduruyorlar. Masalardaki otel müşterilerine bakıyorum. Büyük çoğunluğu genç kuşaktan. Dağılan Rusya’nın para harcayabilen şanslılarının onlar olması acaba bir tesadüf mü? Sadece iyi yaşamayı özledikleri için, çok mu çabalıyorlar? Yoksa, değişen dünyaları içinde, eski kuşak yeni çarka ayak uydurmadığı için, para getirecek işler gençlere mi kalıyor?
Masalarda, sadece, otelin lokantasında yemek yiyebilmek için, turist erkeklere eşlik eden alımlı, zarif genç kızları izliyorum. Yaptıkları işin son derece tabii kabul edildiği belli. Otelde de zaten bu tip girişler için yasak yok. Yeter ki, bir otel müşterisi bu misafirleri, restorana geçmeden önce, daha lobide sahiplensin. Ondan sonraki rölasyon, otelin parasını ödeyen adamın insafına kalmış. Bu taptaze, pırıl pırıl kızlara güzel bir yemek ikram etmek keyfi için davet yapan centilmenler de var. “Şampanskaya” içmekle lüks bir kadın olacağını zanneden zavallıları, gecenin karanlık saatine kadar götüren de var. O da, bazıları için ayrıca pazarlığa tabii, bazıları içinse yemek fiyatının içinde.

Ecdadımın ödediği fiyat
St. Petersburg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden üç genç kızın, sahipsiz girdikleri için, oturdukları masadan bir görevli tarafından kaldırılışlarını üzüntüyle izliyorum. O kadar güzel, o kadar kibar ve zarifler ki… Ve biraz füme balık, birkaç kadeh şampanskaya için sofralarına oturmaya hazır oldukları erkeklerin bir çoğundan daha zeki, daha tahsilli ve asiller. Düştükleri durumu önce insan, özellikle de bir kadın olarak son derece ağrıma giderek izliyorum.
Klâsik bale, İspanyol dansı, Amerikan kabaresi esintileriyle dolu, çıplaklı, sihirbazlı, şansonlu, bize oldukça “kitsch” gelen bir geceye, harika siyah havyar, nefis bir vodka, füme balıklar, söğüş etler ve finalde nefis bir somon bir tava ile noktaladığımızda, karı koca ikimize gelen hesap bahşiş dahil yedi dolar.
“Ne kadar ucuz, bedava” diyeceğiniz geliyor değil mi? Benim için öyle değil. Cedlerim bu topraklarda öyle bir fiyat ödemişler ki, kendimi hiç de bedava yemek yiyor gibi hissetmiyorum.
Günlerden 24 Ağustos, Pazartesi. Saat sabahın beş buçuğu… Bizi Simferopol’e, havaalanına götürecek otobüsteyiz. Yalta Oteli’nden, yılankâvi yoldan tırmanarak anayola çıktığımızda, mehtabı fark ediyorum. Sağımızda, aşağıda, Karadeniz uçsuz bucaksız uzanıyor. Öylesine uzağa gidiyor ki, gecenin karanlığıyla birleşiyor bir yerden sonra. Tepeden denize doğru inen ağaç yığınları ve ardında üzüm bağları, ilerde suyun içinden uzanan küçük kayacıklar… Bütün bunları, ben daha evvel yaşamış gibiyim. Havada bildiğim bir koku var. İçimde çok iyi hatırladığım eziklik… Mehtap bir şeyler hatırlatmak istercesine, romanımda anlattığım aynı gölge oyunlarını yapıyor.
Aluşta levhasını gördüğüm an, yüreğim daha bir hızlı çarpıyor. Yine hayâl perdem canlanmaya başlıyor. Bir an için, tepenin ucundaki evde dedemi görüyorum, Shura ile beraber. Sessiz, tepenin eteklerinde uzanan denizi seyrediyorlar. Ama kısa bir an… Karadeniz hiç bitmeyecek gibi gidiyor, gidiyor.

Aluşta’ya veda
Süratle geçiyoruz Aluşta kıyılarını. Ama burada yaşayacaklarım var biliyorum. Gecenin karanlığı içimde sanki. Öylesine huzursuzum. Mehtap bulutların arasında kayboluyor. Hayal gücüm bana oyun mu yapıyor, diye silkiniyorum, ama değil. Sanki yetmiş altı sene öncesini yaşamam için, tabiat ilk günden beri oyun yapıyor zaten.
Uzaklaşıyoruz, uzaklaşıyoruz… Dalgalara karşı ilerlemeye çalışan takayı görüyorum. Silah sesleri kesildi. Dedemi görüyorum. Onun gözlerinden ne görüntüler geçtiğini biliyorum. Seyt Eminof’un gözlerinde, Aluşta kıyıları, yavaş yavaş, tül perde ardına saklanır gibi, uzaklaşmaya başlıyor. Kıyıda, Bolşevik kurşunlarına kurban, on yedilik kardeşinin kumsalda uzanan cansız bedenini, bir daha asla göremeyeceği ailesinin, memleketinin son resmini gözbebeklerine nakşedip saklamak ister gibi bakıyor, ağlıyor…
Kocaman bir dalganın, takanın kıç tarafında çırpınışıyla suya varışı arasındaki daracık zamanda, kıyının hayali tamamen gözden kayboluyor. Mehtabın bulutlar arasına bir dalıp çıkmasıyla, ben de denizdeki hayali kaybediyorum. Gördüklerim, gerçekten hayal miydi, yoksa dedem, benim de onun gerçeklerini yaşamamı mı istemişti?
Ona yine yetişemedim. Ama şu an biliyorum, Karadeniz’deki takanın üzerinde artık göremediği Aluşta kıyılarına bakıp, sessizce ağlamakta. Otobüsümüz “Aluşta” levhasını geride bıraktı. Ben de ağlıyorum…
Zihnimin kanatları, hüznüme hüzün katan yolculuktan, yıllar sonra bir kez daha yorgun, beni geri getiriyor. Çok yaptırdılar bana bu yolculuğu yıllardır. Ama, ilk kez, dönüşümde, başımı omzuna koyup ağlayacağım sevgili yok yanımda. Şimdiye dek tüm anlattığım kahramanlarım gibi o da artık, zamanın bir parçası, hem de sonsuz zamanın…
Pamir’imin yerine, zihnimin kanatları okşuyor başımı, gözyaşlarımı kurutuyor ve “Üzülme,” diyor, “Üzülme bu kadar. Sen geçmişi o kadar kuvvetli yaşıyorsun ki, sevdiğini, hayatta olduğundan daha fazla yaşatacaksın. “



© 2009 Chronicle Dergisi