Tarafsızlık ve Reuters
Ahu Erkıvanç YILDIZ
Paul Reuter yüz yılı aşkın süre önce Reuters’i kurarken ancak tarafsız ve bağımsız haberciliğin ayakta kalabileceğini biliyordu… Bugün bırakın haber ajansının yönetim kadrosunda yer almayı, Reuter ailesinden bir kişi bile hayatta değil. Reuter’in belirlediği ilkeler ise hâlâ geçerliliğini koruyor.
Birkaç ay önce haber ajanslarının sürekli güncellenen ağına bir haber düştü. Reuters’i kuran ailenin son üyesi Barones de Reuter Marguerite, 96 yaşında hayatını kaybetmişti… Böylece bugün soyadını dünyanın en büyük ve önemli haber ajanslarından birine veren aileden geriye hiç kimse kalmamış oldu. Ya da şöyle söylemeli belki: Geriye aileden kimse kalmasa da bir kentten diğerine uçurulan posta güvercinleriyle başlayıp telgraf telleriyle devam eden değerli bir geçmiş, azim dolu bir öykü hâlâ dillendirilmeyi bekliyor…
Öykümüzün baş kahramanı Paul Julius Reuter, 1816’da Almanya’nın Kassel şehrinde doğduğunda koyu bir Musevi olan babası ona Israel Beer Josaphat adını verdi. Ancak yaşam ona bambaşka bir yol çizecek, bu yolda dinini, adını ve hatta milliyetini değiştirecekti. Gottingen’de amcasının bankasında çalışmaya başladıktan bir süre sonra Almanya’nın en ünlü matematikçilerinden biri olan Carl Friedrich Gauss ile tanıştı. Gauss çocuk yaşta “dahi” mertebesine ulaşmış, matematik, fizik, astronomi gibi pek çok bilim dalında dönemin tartışmasız isimlerinden biri olmuş, hatta meslektaşları tarafından “Matematikçilerin Prensi” sıfatıyla taçlandırılmıştı. Gottingen Üniversitesi’nde hem profesör hem rasathane müdürü olan Gauss o sıralarda elektrik sinyallerinin bir kablo üzerinden transfer edilmesine, yani telgraf sistemine kafa yoruyordu. Genç Josaphat dâhi profesörün telgrafla ilgili deneylerinden çok etkilendi; etkilenmekle kalmadı yakından ilgilendi. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunacak denli ileri götürdü işi. Gerçi onun kafasındaki düşünce bu yeni teknolojinin haberleşmeye nasıl uygulanabileceğiydi.
Elbette ki Josaphat’ın kafasındaki tilkilerin kuyrukları yalnızca telgrafın tellerine değmiyordu. Dindar babasının baskısından yılmış, amcasının bankasındaki biteviye işten sıkılmış, bambaşka bir geleceğin hayallerini kuruyordu. Ekim 1845’te İngiltere’ye giderek kendini Joseph Josaphat adıyla tanıttı. Birkaç hafta içinde Hıristiyanlık’ı seçip Paul Julius Reuter adını aldı. Bu ani kararda Maria Elizabeth Clementine Magnus adlı genç kıza duyduğu ilgi de büyük rol oynadı. Bir hafta sonra aynı zamanda vaftiz de olduğu kilisede onunla evlendi. Ardından birlikte Almanya’ya döndüler. 1847’de Berlin’den bir ortakla birlikte “Reuter ve Stargardt” adlı küçük bir yayınevi açtı. Avrupa’da esmeye başlayan yenilikçi rüzgârlar onu da sarmış, özellikle düşünce ve basın özgürlüğü alanında sesini yükseltmeye karar vermişti. Yayınevinde Alman otoritelerin gazabını üzerine çeken pek çok politik broşür bastırdı. 1848’de Almanya’ya kadar uzanan fakat hüsrana uğrayan devrim hareketleri nedeniyle ülkesinden kaçarak soluğu Fransa’da aldı. Kaderi orada yakasına yapışacaktı…
TELLERDEKİ POSTA GÜVERCİNLERİ
Reuter, Paris’te gazeteleri ve özellikle ticaretle ilgili makaleleri Almanca’ya çevirerek hayatını kazanmaya başladı. Ayrıca Almanya’ya kısa broşürler göndermeyi de ihmal etmiyordu. Fransız hükümetinin getirdiği sert yasalar dolayısıyla birkaç ay sonra bu girişiminin önü kesilince kendini Fransız yazar Charles-Louis Havas’ın karşısında buldu.
Aslına bakarsanız Havas günümüzde ‘haber ajansı’ olarak bilinen konseptin babası, ve hatta reklam dünyasının bizzat mimarıydı… Fransız ulusal basını için tüm dünyadan çeviriler yaptığı sırada uluslararası konulara duyulan ilginin giderek arttığını fark etmiş ve 1825’te bu tarz işler yapan bir firma kurmuştu. 1835’te ise Agence Havas’ı kurarak yabancılara Fransa’ya dair haberleri geçmeye başladı. İlerleyen yıllarda ajansın adı bugün de dünyanın en önemli haber ajanslarından biri olan Agence France-Presse’e (AFP) dönüştü…
Şaşırtıcı bir bilgi daha duymak istiyorsanız, sıkı durun… Agence Havas yıllarında firmanın iki çalışanı vardı. Biri Paul Reuter, diğeri Bernard Wolff. Reuter bildiğiniz gibi Reuters’i, Wolff ise II. Dünya Savaşı yıllarına kadar Reuters ve Havas ile birlikte Avrupa’daki üç önemli ajanstan biri olan Wolffs Telegraphisces Bureau’yu kurdu… Havas’ın haber ajansı sadece fikir olarak değil çalışanlarıyla da bereketli bir vahaydı bir anlamda.
Öte yandan Reuter’in eskiden beri ilgilendiği telgraf meselesi nihayet beklediği gelişmeyi göstermiş, haberleşmenin en önemli unsurlarından biri haline gelmişti. Ne de olsa elektrikli telgraf sayesinde haberler uzun mesafeleri kısa sürede aşıp başka topraklara ulaşabiliyordu. Haber ajansı fikrini ülkesine taşımaya karar veren 34 yaşındaki Reuter, 1850’de Almanya’ya dönerek Aachen kentinde bir ajansın temelini attı. Nisan ayında ise günümüz için “acayip” ama dönemin koşulları göz önüne alındığında “akıllıca” bulunabilecek bir girişime imza attı. Aachen, Hollanda ve Belçika sınırlarının yakınındaydı. Reuter, henüz açılan Berlin-Aachen telgraf hattı üzerinden sınır ötesindeki haberleri ve borsa bilgilerini Berlin’e gönderiyordu. Ancak Aachen ile Belçika’nın başkenti ve finans merkezi olan Brüksel arasında 122 kilometrelik bir boşluk vardı. Reuter bu boşluğun posta güvercinleri vasıtasıyla aşılabileceğini düşündü. Böylece haberler telgraf kadar emin olmasa da gayet süratli bir biçimde hedefine varabilecekti. İki kent arasındaki posta güvercini saltanatı sadece bir yıl sürdü. Bir yılın sonunda aradaki boşluk telgraf hattıyla dolduruldu. Ama Reuter daha fazlasının peşindeydi. Yenilenen telgraf telleriyle birlikte o da rotasını İngiltere’ye çevirdi…
LINCOLN SUİKASTİNİ BİLDİREN İLK AJANS
Submarine Telgraf şirketi birkaç talihsiz girişimin ardından nihayet denizin altından, Dover’den Fransa’nın kuzeyindeki Calais’ye uzanan bir telgraf kablosu çekmeyi başarmıştı. Paul Reuter de bu başarıyı kendine yontmayı bilecek denli keskin zekâlı bir adamdı doğrusu. Yeni telgraf hattının açılışından bir ay önce, Ekim 1851’de “Submarine Telgraf” ofisini kurarak Londra Menkul Kıymetler Borsası ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre Londra ve Paris borsalarındaki gelişmeleri karşılıklı olarak borsa simsarlarına bildirecekti. Ancak sadece borsa bilgilerinin değil gündelik haberlerin de merak uyandırdığını gayet iyi bildiğinden, bu yöndeki çalışmalarına hız verdi. Birkaç yıl boyunca aralıksız çalışarak borsa simsarlarını da habercileri de tatmin etmeye çabaladı. 1857’de İngiliz vatandaşlığına geçtikten bir süre sonra London Times gibi pek çok İngiliz gazetesini ajansıyla çalışmaya ve ajansının haberlerini yayınlamaya ikna etti. Reuter’in ajansının Britanya basınının vazgeçilmez unsurlarından birine dönüşmesi fazla uzun sürmedi.
Nitekim 1859’da Avusturya-Fransa savaşı öncesinde III. Napolyon’un yaptığı konuşmayı tüm dünyaya duyurdu. Artık özellikle “atlatma” diye tarif edilebilecek özel haberleri sayesinde giderek artan bir merakla takip ediliyordu. Britanya basınının tamamı Reuters ile anlaşmak için kuyruğa girdiği sırada hükümetin ilgisi de üzerine çevrilince, Paul Reuter 1861’de Başbakan Lord Palmerston tarafından Kraliçe Victoria’ya takdim edildi. 26 Nisan 1865’te ise Reuters, ABD Başkanı Abraham Lincoln’e yapılan suikasti Avrupa kıtasına duyuran ilk haber ajansı sıfatıyla tarihe geçti. Aynı yılın sonunda yeniden yapılanan firma, anonim şirket haline gelerek Reuter’s Telegram Company adını aldı. Reuters’in Avrupa dışındaki ilk bürosu Mısır’ın İskenderiye kentinde açıldı.
Paul Reuter artık öylesine güçlenmiş, şirketi öylesine büyümüştü ki Almanya ve Fransa’ya ulaşabilmek için Kuzey Denizi’nin altına telgraf kabloları bile döşedi. Sonraki hedefleri sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri, Uzakdoğu ve Güney Amerika oldu.
DÜNYA KÜÇÜK, REKABET DE ÖYLE
Kaderin garip bir cilvesi de diyebilirsiniz, konsepte uygun olarak “ne de olsa dünya küçük” de… Haber ajansları arasındaki rekabet üç eski dostu karşı karşıya getirmişti: Fransa’nın Havas’ı, Almanya’nın Wolff’u ve İngiltere’nin Reuters’i… Rekabet belki de günümüzdeki kadar karanlık harflerle yazılmıyordu o zamanlar, göze göz dişe diş isteyen yoktu. 1870’te rekabetin yerini daha yapıcı bir sürecin alabileceğinde karar kılan eski dostlar haber pastasını eşit parçalara bölmeyi öngören bir anlaşma imzaladı. Reuters, Havas ve Wolff kendi ülkelerinde kontrolü ellerinde tutarak haberleri Avrupa ve Güney Amerika’ya servis edeceklerdi. Yaklaşık II. Dünya Savaşı’na kadar üç haber ajansı da dünyanın haber havuzunda eşit paylar almaya devam etti.
1871’de baron unvanı alan Paul Reuter, ajansı anonim ortaklık haline getirdi. İşi oğlu Herbert’a devrettiği 1878 yılına kadar genel müdür sıfatını korumasına rağmen emekliye ayrıldıktan sonra rahat durduğunu sanmayın; ajansın daha fazla gelişip güçlenebilmesi için yenilikler üzerine kafa yormaya devam etti. Mesela Londra gazetelerine sıcak gelişmeleri “kayan yazı bandı” adı verilen bir araç yardımıyla bildirmeye başladı. Bir süre sonra bu alet tüm dünyada kullanılır oldu…
Reuter haberlerin net bir dille yazılması, az ama öz olması ve tam zamanında bildirilmesi gerektiğine inanırdı. Bu inancı haber ajansının harfiyen uyduğu ilkelerden biriydi. 1883’te diğer ajanslara ve habercilere gönderdiği bir notta aynen şöyle diyordu: “Yangınlar, patlamalar, seller, su taşkınları, tren kazaları, yıkıcı fırtınalar, depremler, can kaybıyla sonuçlanan gemi kazaları, savaş ve posta gemilerinin kazaları, vahim sonuçlara yol açan ayaklanmalar, grevlerden kaynaklanan kargaşa, kayda değer insanlar arasındaki düellolar; yazım alanından veya politik ya da sosyal hayattan kayda değer insanların intiharları, cinayete kurban giden sansasyonel isimler hakkındaki haberler kamuoyuna iletilmelidir. Yorumsuz gerçeklerin öncelikle en uzak noktaya en acil biçimde telgraflanması, ve ardından mümkün olduğunca kısa sürede haberin ağırlığına uygun olacak biçimde daha kapsamlı bir beyanın geçilmesi gerekir.” Reuters’in ardından kurulan haber ajansları da sonraki yıllarda onun kaleme aldığı bu ilkeleri zemin alarak ilerlediler.
Reuter 1899’da, Fransa’da hayata gözlerini yumarken arkasında her geçen yıl biraz daha büyüyüp güçlenen bir şirket bıraktı. 1916’da özel şirket unvanıyla yeniden yapılanan Reuters iki yıl sonra dünyanın pek çok bölgesine I. Dünya Savaşı’nın sona erdiğini belirten ateşkesi bildiren ilk ajans oldu. 1923’te haberlerin uluslararası anlamda yayılımını sağlamak üzere radyonun kullanımına öncülük etti. Ayrıca radyonun uzun dalga yayınlarında Mors Alfabesi kullanarak fiyat kotasyonu ve döviz kurunu Avrupa’ya bildiren bir servisi hizmete soktu. Reuters’in Avrupa’daki en önemli ticari kolu haline gelen bu servis birkaç yıllık süre zarfında dünyanın geri kalanını da kapsamı içine aldı.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ HABERCİLİK
Daima tarafsız haberciliği kendine şiar edinen Reuters her iki dünya savaşında da Britanya hükümeti tarafından Britanya lehine haber yapması konusunda yoğun baskı görmüştü. Takvimler 1941’i gösterirken bu baskıdan sıyrılmak için yeni bir formül bulundu: Reuters, Britanya’nın uluslararası ve yerel basın organlarınca sahiplenilerek özel şirket formatına geçti ve Reuters Yasaları devreye girdi. Bu yasalar Reuters’in haber alma ve yaymadaki bağımsızlığının ve tarafsızlığının altını çiziyordu. 1984’te Londra Menkul Kıymetler Borsası ve ABD’deki NASDAQ vasıtasıyla halka açıldığında yine aynı yasalardan yararlanıldı. Zira eğer şirketin kontrolü tek bir kişinin eline geçerse ününü borçlu olduğu bağımsızlığı ve tarafsızlığı tehlikeye düşecekti. Böylece yönetim, hissedarların yüzde 15’ten daha fazla hisse sahibi olamayacağını açıkladı. Aynı zamanda Reuters Founders Share Company adlı bir şirket kuruldu. Bu şirketin tek görevi Reuters’in doğru ve dürüst habercilik ilkesinin korunmasını, Reuters yasalarının her daim geçerli olmasını sağlamaktı.
Ama bu hassasiyet ancak 2007 yılına kadar devam edebildi. 15 Mayıs 2007’de, yani Reuters yüzüncü yaşını kutladıktan sadece sekiz yıl sonra Kanadalı Thomson Corporation şirketi, ajansın yüzde 53’ünü satın aldı. Reuters Founders Share Company Başkanı Pehr Gyllenhammar, Reuters’in son yıllarda gösterdiği kötü ticari performansı kastederek “Reuters’in geleceği ilkelerin de önünde gelir. Reuters kendi başına yola devam edemeyecek kadar güçten düşerse, ilkelerin bir anlamı kalmaz” açıklamasını yaptı. Zaten 17 Nisan 2008’de tüm dünya “Thomson Reuters”e merhaba diyordu…
Aslına bakarsanız bir haber ajansı olarak Reuters’i hem şöhrete taşıyan hem de başına binbir sıkıntı açan şey hep o meşhur ilkeleri oldu… Tarafsız ve bağımsız olmanın bedelini daima ödedi, ama yine de onlardan vazgeçmeden yola devam etti. Belki de “tarafsız” ve “bağımsız” terimlerinin altını Reuters yönetimi dahil herkesin kendine göre dolduruyor olması buna etken. Örneğin 11 Eylül saldırılarında dahi başkalarından yaptığı alıntılar dışında “terörist” kelimesini kullanmaktan kaçındığında yoğun bir eleştiri bombardımanına maruz kaldı. Reuters’in dünya haberleri editörü Stephen Jukes “Hepimiz biri için terörist olan kişinin diğeri için özgürlük savaşçısı olduğunu biliyoruz, Reuters de bu yüzden terörist kelimesini kullanmama prensibini uyguluyor” diye yazdı. 7 Temmuz 2005’te Londra’da gerçekleştirilen bombalı eylemlerde “Polis bombalamaların arkasında teröristlerin olduğundan şüpheleniyor” cümlesi kullanıldığındaysa Reuters deyim yerindeyse tefe konuldu. Reuters birinin doğrudan ve dolaylı konuşmalarından alıntı yaparken bu kelimenin kullanılmasında bir sakınca bulunmadığını söyleyerek kendini savundu. İlerleyen dönemlerde ajans birkaç kez bu konuda özür dilese de aynı ilkeyi uygulamayı hâlâ sürdürüyor.