Neden Çektiğin Önemli

Kürşat Oğuz

Dini bir sembolken, nasıl bir dönem kabadayılığın sembolü haline geldi bilmiyorum. Ama hakkında çok fazla çalışma olduğu söylenemez. Necip Sarıcı’nın “Duâ Tâneleri” adını verdiği tesbih kitabı alanının sayılı eserlerinden biri. Kitap, aslında adını bir sergiden alıyor. 1996’da, Yapı Kredi Bankası’nın Galatasaray’daki müze salonunda açılan Dua Taneleri Tesbih Sergisi’nden. Türkiye’deki ilk büyük tesbih sergisi ise 1984 Mayısı’nda IRCICA’nın desteğiyle İstanbul Yıldız Sarayı Çit Kasrı’nda düzenlenmişti.
Özellikle görsel malzemesiyle öne çıkan kitabı yayına Hasan Âli Göksoy hazırlamış. Sunuş bölümünde şöyle diyor: “Tornada çekilebilen her maddeyi tesbihe dönüştürmekle ‘kâinatta her şeyin Allah’ı tesbih ettiği’ nüktesini yaşayan insanımız, önce tornada sonra elinde çektiği her bir taneye sevgi aktarmakta, gönlünden bir şeyler vermektedir. İşte, Türk tesbihlerinin ‘en güzel’ olmalarının sırrı buradadır! Çünkü aşk olmadan meşk olmaz.”
Tesbihi bir milli gurur vesilesi yapmanın lüzumu yok. ‘Güzellik’ sahip olanın yüklediği anlamdan ibarettir. Ancak sevgi söz konusu olunca Göksoy’a hak vermek gerek. Sevgiyle işlenen, sevgiyle dokunulan her şey bir başka güzel oluyor. Bu kitap için de aynı şey söylenebilir.
Necip Sarıcı’nın kitabında tesbihin anlamından edebiyatımızda tesbih imgesine, yapım tekniklerinden tesbihin ustalarına, konunun pek çok yönü ele alınıyor. Hatta bir de Tesbih Deyimleri Sözlüğü var. Ama önce tesbihin anlamından başlamak gerek.
Tesbih, “Allah tüm eksik ve kusurlardan uzaktır” anlamını taşıyan Sübhânallah deyiminden geliyor. Kuran’da sık sık geçen ve Müslümanlar’ın namazlardan sonra 33’er kez tekrarladığı Sübhânallah, Elhamdülillâh, Allâhuekber sözlerini sayabilmek için ipe dizilmiş tanelere tesbih demişiz. Dolayısıyla tesbihin asıl işlevi hatırlatmak. Hz. Muhammed, “ne güzel hatırlatıcıdır” diyor onun için. Şeyh Ahmed Alevî eş-Şâzelî (Cezayir, 1869-1934) ise şöyle anlatıyor bu işlevi: “Hem Batı’nın hem de Doğu’nun tesbihlerinde genellikle doksan dokuz tane ve bunların sonunda elif denilen, bir parmak uzunluğunda bir imâme bulunur. Bundan Peygamber’in sık sık tekrarladığı bir terkibi okurken yüzü tamamlamakta yararlanılır. Bin defa tekrarlanacak bir terkip için sûfiler çoğunlukla önlerine on tane taş veya başka bir şey koyarlar ve her yüzde bir tanesini kenara kaldırırlar. Kısa tesbihler için kullanılmak üzere genellikle bir doksan dokuzluk tesbih küçük bir elif’le veya buna benzer bir işaretle otuz üçerlik üç kısma ayrılır.” Tesbihin taneleri de Allah’ın adlarını simgeliyor. Sarıcı, bu yüzden kelime üzerinde hassasiyetle duruyor, “tespih” diye yazmanın yanlışlığını ısrarla vurguluyor.
Esas görevi ‘sayılarla ilgili hatırlatma’ olan tesbih, ibadet sırasında okunan duaların hesabını tutmakla beraber, dünyanın değişik yerlerinde bir matematik hizmeti de görüyor. Yani bir hesap makinesi haline dönüşüyor. Bu yüzden bazı yerlerde tesbih taneleri, değişik anlam ya da sayı belirten farklı renklere boyanıyor. Sarıcı, tesbihin abaküsün atası olduğunu ve Çinliler’in Milat’tan 1400 yıl önce bu aleti kullanmaya başladıklarını hatırlatıyor.
Semavi dinlerin birincisi Musevilik, tesbihi hiçbir zaman dini bir araç olarak kullanmamış. Tesbih dua aracı olarak ilk defa İsa’dan 800 yıl kadar önce Hindular’da görülmüş. “Bu kültürde çok sayıda tanrı ismi bulunmakla beraber, en yaygın olan Siva ile Vişnu için yapılan ibadetlerde Hinduizm inancı 108 taneli tesbih çekmektedir. Siva adına çekilen tesbihler koyu kahverengi ve büyük tanelidir. Bu tanelere ‘Siva’nın gözü’ denir. Vişnu içinse, daha açık renkteki tulsi ağacından yapılma küçük taneli tesbihler çekilir. Budizm’de kullanımı yaygın olan 108 taneli tesbih, 27’şerlik dört parçaya bölünmektedir. Tibet’te, dörtte birlik, yani 27 tanelik küçük tesbihle, inanç sahipleri 10.800 sayısını bulana kadar dua etmektedirler. Doğudan Batı’ya gelindiğinde Müslümanlar’da görülen küçük tesbih, 99’un üçte biri 33’lük sayısıyla kullanılmaktadır” diye anlatıyor Sarıca.
Rivayete göre Katolik Hıristiyanlar’ın tesbihi benimseyip kültürlerine katmaları ise Haçlı seferleri sırasında Türkler’de görmelerinden sonra gerçekleşmiş. Katolikler’de ‘tam tesbih’ ona bölünmüş 150 taneden oluşuyor ve öteki dinlerde olduğu gibi küçük tesbihler yine bu sayının üçte birine iniyor. Katolikler’in tesbihe verdiği önem Hıristiyanlığın diğer kollarından farklı; çok zengin çeşitli tesbih koleksiyonları var. Ortodoks Yunanistan’da ise ‘komboloi’ denilen ve 15, 18 gibi kesin olmayan sayıda taneli ‘oyalanma’ tesbihleri kullanılıyor. Nafplio şehrinde, çoğunlukla bu tür tesbihlerin sergilendiği bir tesbih müzesi var. 33, 50, 100, 180 ve daha fazla düğümlü kordonlardan yapılmış ‘komboskini’ler, dini amaçla kullanılıyor.
Oyalanmaktan bahsetmişken, Sarıcı bu konuya “Parmakların Sakızı” başlığı altında manidar bir bölüm ayırmış kitabında. “Esası 99’luk olmakla beraber genellikle 33’lükleri ellerde dolaşan tesbihlerden başka, sadece ismi tesbih olan ama parmakları oyalamaktan başka maksatla kullanılmayan 12 ya da 20 boncuk dizili erkek aksesuvarları da var. Bunları Türk, Suriyeli, İranlı, Lübnanlı ve Yunanlı erkeklerin ellerinde görürsünüz. Mesela dinlerinde tesbih bulunmayan Türk Musevileri de tesbihi ‘parmakların sakızı’ gibi kullanırlar. Görünüşleri dua tesbihlerine benzemekle birlikte, noksan taneli bu diziler bir çok Ortadoğu ülkesinde ‘stres aymak için’ kullanılan erkek aksesuvarlarıdır” diyor.
Dini ve aksesuvar boyutunu bir kenara bırakalım; tesbihin bir de kültürel olarak ifade ettiği şeyler var. Mesela Berrin Türkoğlu’nun “Rüyaların Gizli Dili” (Sınırötesi Yay., 2001) adlı kitabına göre rüyada tesbih almak, tesbih bulmak, tesbih yapmak ve tesbih çekmek hayra yoruluyor. Hayırlı, sevinçli, kazançlı olayların habercisi rüyada tesbih. Ama elde kırılan veya ipi koparak yerlere saçılan tesbih taneleri, elinize geçen bir fırsatı iyi değerlendiremediğinizi işaret ediyor.
Milliyet Yayınları Tarih Dizisi’nin “Tarihimizde Gariplikler” adlı kitabında ‘Tesbih’ başlıklı bölümde ise şunlar anlatılıyor: “Erkek veyahut kadın tesbih çevirirse, seni parmağa takmak kısmet olsun, demektir. Eğer tesbihi koparır gibi bir harekette bulunursa, sabır ve tahammülüm kalmadı, demektir. Eğer tesbihi ileriden geriye doğru sallarsa, kalınız, yahut ileriye geçiniz, demektir. Tesbihi hem ileriye ve hem geriye sallarsa, takip ediniz demektir.” Böylece tesbihin kabadayılık fonksiyonunun ‘racon’unu da çözmüş bulunuyoruz. Sarıcı, “Hemen bütün dinlerde ibadet aracı olarak kullanılan tesbihin yine çeşitli toplumlarda, mesela Ermeniler’de balık biçimi oluşturan yassı tanelerle, Yunanlılar’da ve Türkler’de ‘sallama’ denilen kısa boncuk dizileriyle külhanbeylik sembolü haline getirildiğini de görüyoruz” diyor.
Kitapta, “Müze Koleksiyonlarında Bulunan Tesbihler,” “Topkapı Sarayı Müzesi Tesbihlerinden Bazıları” adlı başlıklar altında sergilenen tespihler gerçekten görsel bir ziyafet sunuyor. Ama bir de bu tesbihlerin tarihini, nasıl ve kimler tarafından yapıldıklarını öğrenmek gerekmez mi? Cevaplar var kitapta. Ben kısaca bazı bilgiler vereyim.
“Türk tesbihciliğinin gelişmesi on altıncı yüzyılda başlar deniliyorsa da, bu konudaki bilgilerimiz on yedinci yüzyıldan geriye gitmiyor” diyen Sarıca, takip eden iki asırda tesbihçilik zanaatinin tam bir sanat haline geldiğini vurguluyor: “Pek çok şey gibi tesbihin de bid’at sayıldığı Vehhâbilik dışındaki İslâm dünyasında tesbih yapılmakla beraber, bu ürünlerden ancak bazıları, olsa olsa malzeme değeri bakımından ilgi çekebilirler. İşçilik değerlerinden söz etmek mümkün değildir.” Tıpkı hat sanatında olduğu gibi, tesbihi de gerçek bir sanat haline getiren ustalar, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’dan çıkıyor. 1920’lerden sonra kaybolmaya başlayan Türk tesbih sanatını tekrar dirilten ustalar ve o ustalara müşteri olan koleksiyonerler.
Tornaya gelebilecek sertlikteki her maddeden tesbih yapılabiliyor. Ele alındığında farklı keyifler veren, doku estetiği olan, bu sebeplerle de pahalı satılan çok çeşitli tesbih malzemesi beş kıtadan bu topraklara geliyormuş. Hayvanların artık malzeme için öldürülmediğinin, ölmüş hayvan malzemesi kullanıldığının altını çiziyor Sarıca. Peki tesbih nelerden yapılıyor? Zümrüt, yakut, akik gibi maden kökenli maddelerden; fildişi, boğa boynuzu, kaplan tırnağı gibi hayvansal maddelerden; inci, mercan gibi denizin verdiği maddelerden; kehribar, lületaşı gibi fosil kökenli maddelerden; abanoz, gülağacı, zeytin gibi ağaçlardan; kuka, narçıl gibi bitkilerden ve Almansakızı, uçak camı, katalin gibi sentetik maddelerden. Tesbih için en sihirli malzemenin kehribar olduğunu söylemeye gerek yok heralde.
Tesbihin bu topraklarda pek çok ustası var. Ama Sarıcı, bir efsâneden söz ediyor: Günümüz tekniğiyle bile ustalığı zor yakalanan ve tüm tesbihleri imzalı Topuz’un Halil Usta (1886-1949). Bu ustanın en büyük gururu, Atatürk’e, Mudanya’daki Bandırma Vapuru’nda bir kahve içimi kadar zamanda 33’lük bir tesbih çekip hediye etmesi. Atatürk, takdirlerini bir kağıda yazıp ona vermiş. Yine Halil Usta, seyyar sergi haline getirilen Karadeniz Vapuru’nda Mudanya’dan Bandırma’ya gidiş süresinde gergedan boynuzundan çektiği 99’luk tesbihle, kırılması da inanılması da zor bir rekor ortaya koymuş.
Bu göz kamaştırıcı sanat eserlerinin –böyle adlandırmak hiç yanlış olmaz- bir başka sanata, edebiyata yansımaları da yoğun olmuş. Yunus Emre’den Abdülhak Şinasi Hisar’a, Mithat Cemal Kuntay’dan Tevfik Fikret’e pek çok kişi kullanmış tesbih kelimesini ve imgesini. Hatta Semiha Berksoy’un Nâzım Hikmet’e yazdığı mektupta söyledikleri, bir edebiyatçının bu nesneye ne kadar ihtiyaç duyabileceğini gösteriyor: “Sana tütün ve tesbih yolluyorum.”
En çarpıcısı ise merhum başbakan Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Hanım’a ithaf ettiği bir şiirinde bu nesneyi kullanması. Sarıcı, Ecevit’in 1964’te yayımlanan “Yapamadığımız” adlı şiirinde ‘tespih’ yazmasına rağmen ‘son derece duygulu biçimde kullanıldığı için’ şiiri kitabına almış. Biz de bu şiirle bitirelim.

akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giymek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde
yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak senin
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak
oturmaya konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak
dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek

düşünmiyebilirdik yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyuyabilmek vardı vaktinde rahat
Duâ Tâneleri – Tesbih, Necip Sarıcı, Haz: Hasan Âli Göksoy, 320 sayfa, İstanbul 2008.



© 2009 Chronicle Dergisi