Kudret Simsarı Bir Diplomat ve Çürüksulu Yalısı

İzzeddin ÇALIŞLAR

Muharrem Nuri Birgi, Bilderberg Yönetim Kurulu’na girmişti.
Çürüksulu Yalısı 18. yüzyılda inşa edildi. Bilinen ilk sahibi Tırnakçızade isimli bir tüccardı. Yalı daha sonra Çürüksulu Ailesi’ne geçti. Yalının son sahibi ise ünlü diplomat Muharrem Nuri Birgi oldu. Birgi, aynı zamanda Bilderberg toplantılarını düzenleyen üç kişiden biriydi. Ölümünden önce yalısını işadamı Selahattin Beyazıt’a bıraktı.
On sekizinci yüzyıl boyunca varlıklı Türkler, Boğaziçi’nin Top- kapı Sarayı’na ve İstanbul’un bütün büyük camilerine hakim bir manzarası olan Anadolu yakasındaki Üsküdar’da, kendilerine büyük ahşap evler yaptırmışlardı. Manzara çok önemli olduğu için, duvarların, tavandan yere kadar uzanan geniş pencereler için sadece bir çerçeve işlevi görmesini sağlamışlardı. Sonra da kara tarafında etraflarını özenle yapılmış bahçelerle çevrelemişler ve haklı olarak da dünyada cennetin bir benzerini yarattıklarını düşünmüşlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve dağılması ile, ünlü ailelerin çoğu güçlerini kaybetmişler ve terkettikleri yalılar da bir süre sonra çürümeye başlamışlardı. Büyükelçi Birgi kendisine gelen resmi bir emirle alelacele Brüksel’den geri döndüğünde, kendi ifadesi ile yaşlı, çürümüş ama hâlâ gözleri kamaştıran iki güzel buldu; ve de bunlardan biri, diğerini satışa çıkartmıştı.
Sözü geçen iki güzelden biri yalının Birgi’den önceki sahibesi Belkıs Hanım’dı. Türk diplomasi tarihinin en çok takdir toplamış kişiliklerinden biri olan Muharrem Nuri Birgi, bu nadide evi özgün haliyle restore etmek için çok çaba harcadı. Büyük ihtimalle Bizans döneminden kalmış temel taşlarının yeniden yapılması gerekiyordu. Ahşap cephe mümkün olduğunca korundu ve aşı boyayla boyandı. Sonradan yerleştirilmiş bölmeler kaldırıldı. Oyma tavan ve trabzanlar Imagekorundu, pencereler art nouveau zarafetiyle çalışır hale getirildi. Bu eve bir başkası sahip olsaydı görmeye alıştığımız manzaralardan biri olurdu; ev yıkılır yerine betonarme bir apartman dikilirdi. Ama nadide evin yeni sahibi de nadide bir insandı. Onlarca yıl Türk dış politikasını yönlendirecek diplomasi ehliyetinin yanında, sanat ve estetiğin her yönüne vakıf donanımıyla, tanıyanların hayranlığını anında kazanan, tam anlamıyla nevi şahsına münhasır bir ekselans…
Binanın özüne titizlikle sadık kalan Büyükelçi bahçede ise alabildiğine hayal gücünü kullandı. Egzotik ağaçlar, süs havuzları, fıskiyeler ve zengin çiçek tarhları ile dolu kocaman bir park ortaya çıkardı. Taş bir teknenin içine, arkalarında uzun tül gibi kuyruklarını sürükleyerek süzülen nadide süs balıkları kondu… Soldaki küçük tepede mor çiçekli polovnia ağacının gölgesinde nilüferlerle süslü bir havuz, kaktüsün arkasında da harikulâde renkleriyle coleus kümeleri… Yan cephe ise geleneksel bir gülistan olarak düzenlenmişti.
Sanki Boğaz’a atlayıverecekmiş gibi duran konumu, ancak evin içine girildiğinde fark edildiğinden, ilk bakışta ne porselenler, ne gümüş kutular, ne Türk hat levhaları, ne de gravürler dikkat çekiyordu. Üst düzey bir seçiciliğin göstergesi olan tüm koleksiyonlar bizzat Birgi tarafından öylesine ince bir uyumla yerleştirilmişti ki, eve giren, karşısında önce İstanbul’un en güzel manzarasını bulurdu.
1890′larda İstanbul’da yapılmış olan bu mobilyalar, 17. yüzyıl İran halısı, kırmızı ve altın yaldızlı özgün rokoko tarzındaki kanepe, kuyruklu piyano, muhteşem divit koleksiyonu… Birgi, evini ve bu dünyayı terkettiğinden beri herşey yerli yerinde, aynen duruyor. Bu mücevher kutusunu kendinden sonra en iyi koruyabilecek insanlar olduğuna inanan Birgi, evi Selahattin-Ayşe Beyazıt çiftine emanet ederek göçtü. Bu mekânı ziyaret edebilme ayrıcalığına sahip olan herkes de bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu kabul etmiş olsa gerektir. Yazının girişi farkettiğiniz gibi bir hayli uzun oldu. Ama öyküsünü anlatacağımız yalı ve onun sahipleri böylesi bir girişi hakeden renkli kişiliklerdi…

TEMELİ BİZANS’TAN
Osmanlı toplumunun artık şehrin boğucu yaz sıcağından kaçıp, daha sağlıklı bir yaşam sürdürmek üzere Boğaziçi kıyılarında oturmaya başladığı 18. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış olan yalının ahşap cephesi, ta o zamandan beri padişahın en ayrıcalıklı Türk tebaasına ayırdığı kırmızıyla boyalı. Bahçe duvarında, 16. yüzyıl duvar işçiliğinin izlerini görmek hâlâ mümkün. Temel taşlarının arasında ise burada çok daha eski yüzyıllarda bir yapı bulunduğuna işaret eden geç Bizans dönemine ait tuğlalar var.
1968 yılında Muharrem Nuri Birgi yalıyı satın aldığında, burası hemen hemen bir harabe gibiydi. 1972 yılında yalı oturmaya hazır hale geldi. Böylece bir devir değişmiş oldu. Burası Birgi’den önce güzelliği ve skandalları dillere destan Belkıs Hanım’ın pembe tüller içinde çevresine hayranlarını topladığı bir anılar eviydi. Belkıs Hanım, 1978 yılında açılan sahil yoluyla yalının denizden kopuşunu göremedi ama Nuri Bey evinin yalılıktan köşklüğe tenzil-i rütbe geçirmesine tanık oldu.
Yalının yapıldığı yıllarda Sinan Paşa Camii, 14. yüzyılda yapılmış Byras ve Domastris saraylarının kalıntıları ve Sokullu Mehmet Paşa ile Rüstem Paşa’nın 16. yüzyılda inşa ettirdiği ahşap köşklerin yıkıntılarının dışında bu burun boştu. III. Selim’in Salacak’ta İmparatorluk arazilerinden bir bölümünü kimlere ve neden bağışladığı bilinmemekte. Bununla beraber, Avrupalılaşmış ve Fransız taraftarı bir padişahın tahtta olduğu ve Boğaziçi’nin Büyük Venedik Kanalı’ndan çok daha güzel olduğunun söylendiği 1790′larda bu arazilere mutlaka gıptayla bakılıyordu. On yıllık bu  süre içinde, eski binaların temel kalıntıları arasında dört yalı inşa edildi.  Duvar ve doğrama ustaları buldukları işe yarar her kereste parçasını, çini ya da tuğlayı kullandılar. Sonuçta, öyle ya da böyle Prenses Marthe Bibesco ve Kontes de Noailles’ın salkım ağaçlarının dalları altında şiir sohbetleri yapacağı bir mekân ortaya çıktı.
İlk onarım, muhtemelen bir yangın ya da orta şiddette bir deprem sonrasında 1810 yılı civarında yapılmış olmalı. 1853′te yapılmış olan kadastro, dört yalının kuzey uçtaki ikisinin o tarihlerde Tırnakçızade adında, varlıklı bir toynak ve boynuz tacirine ait olduğunu göstermekte. Yalılar, sert veraset tartışmalarının, mirasçıları araya bir duvar çekerek mülkü ikiye bölme zorunda bıraktığı 1890 yılına kadar Tırnakçızade ailesinin elinde kaldı. Güneye bakan yalı satışa çıkartıldı. 1890 yılında padişah II. Abdülhamid’in hizmetinde olan bir Gürcü paşa tarafından satın alındı ve Çürüksulu Mehmet Paşa Yalısı olarak tanındı. Paşa, yalının içini de dışını da tadil ederek kutu gibi simetrik 18. yüzyıl Osmanlı yapısını, örnek bir 19. yüzyıl Boğaziçi yalısına dönüştürdü.
Birgi’den önce yalının son sahibesi, Çürüksulu ailesinden Ahmet Paşa’nın kızı Belkıs Hanım’dı. Belkıs Hanım, güzelliği ile dillere destandı. Bu güzelliği sayesinde İstanbul’da yaşayan tüm yabancıların gözdesi olmuştu. Belkıs Hanım’ın ilk eşi Atatürk’ün uluslararası hukuk danışmanı Ethem Menemencioğlu’ydu. Menemencioğlu, bir görevle Afganistan’a gidip orada uzun süre kalınca, Belkıs Hanım muazzam bir servete sahip olan Mısırlı Ratip Bey ile evlendi. Ardından iki evlilik daha yaptı ve son eşinin iflası dolayısıyla parıltılı hayatı bırakıp 1950′li yılların ortasında, biraz da şartların zorlamasıyla sakin bir hayat sürmeye başladı. Savaş sonrasında Almanya’nın konsolosluk binaları kapatılınca, yalıyı geçici konsolosluk olarak kiraya verdi ve konsolosluk 1951 yılında yeniden açılıncaya kadar da yalı izin belgelerine veya yardıma ihtiyacı olan Alman vatandaşları tarafından kullanıldı. Alman Konsolosluğu, Ayaspaşa’da tekrar açılınca, Belkıs Hanım yalıyı Ankaralı diplomatlara yazlık olarak kiralamaya başladı. Derken Belkıs Hanım, tekrar yalıya geri döndü. Bu dönüş gidişindeki kadar görkemli olmadı. Üst kattaki çalışma odası ilk kez kış yağmurlarını sızdırdığında, Belkıs Hanım’ın ünlü elmas ve yakut broşu ortada görülmez oldu. Tavan çöktüğünde ise söylentilere göre ev ipotek edildi ve ceplerinde önceden hazırlanmış kontratlarla müteahhitler kapıyı çaldılar. Devir değişmişti ve Belkıs Hanım’ın evi yenileyecek gücü kalmamıştı. İşte tam o sırada eski arkadaşı Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi ile yalı arasındaki aşka tanık oldu ve biraz da zorunlu olarak yalıyı ona sattı. Birgi, üç mülkünü satma pahasına evi alıp mimar Turgut Cansever’in yetenekli ellerine bıraktı ve 1986 tarihinde ölene kadar burada yaşadı.

BILDERBERG’Cİ DİPLOMAT
Yalının Birgi’nin konutu olduğu 1971-1986 yılları arasında düzenlenen davetlere katılan pek çok sanatçı ve politikacı arasında, dönemin NATO Genel Sekreteri Joseph Lunz, keman üstadı Yehudi Menuhin, Churchill ve Rotschild ailelerinin üyeleri de vardı. Buradan da anlaşılacağı gibi, Muharrem Nuri Birgi sıradan bir diplomat değildi. Türkiye’yi NATO’da 12 yıl gibi rekor sayılacak bir süre boyunca en üst düzeyde kesintisiz temsil ettikten sonra, yaş haddinden emekli oldu. Atlantik’in her iki yakasındaki en zengin ve en etkili kişileri bir araya getiren “Bilderberg” topluluğuna kabul edilmekle kalmadı, üç kişilik idare heyetinde de yer aldı. Hem Türk Atlantik Derneği’nin hem de dünyadaki Atlantik derneklerinin başkanlığını yaptı. Uzun yıllar resim yapan, suluboya tabloları ile şöhret kazanan, keman çalan, onu tanıyan müzisyenlerin müzikolog olarak gördüğü, tahta ve taş boyamalarıyla ardında birçok iz bırakmış, aynı dönemdeki birçok sanatçının yakın dostu olan bu müstesna kişilik bugün bile genç diplomatlar arasında bir efsane gibi anılmakta. Bunun sebebi sadece 1935′te Varşova Büyükelçiliği 3. Katipliği’nden, 1972′deki NATO Daimi Temciliği’nden emekli olana kadarki görkemli kariyeri değil. Cevval bir zekâsı, büyük çalışma gücü, inanılmaz süratli yazı yazabilme yeteneği, dillere destan nüktedanlığı, zaman zaman avangard bile olabilen şıklığı, sevmediklerine karşı tahammülsüzlüğü, alaycılığı ve espri anlayışından doğan onca hikâye var ki, bütün bunların tek bir kişiye ait olması birçoğuna inanılmaz gelebiliyor.
1950′de Türk dış politikasının başlıca amacı Türkiye’nin NATO’ya girmesini sağlamakken, bu yolda Ortadoğu savunmasının yapılanmasında Türkiye önemli bir rol deruhte ederken, Bulgaristan’da Türk azınlığa uygulanan ağır baskılar ihtilaf yaratırken, Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte bakanlıkta parlayan iki yıldızdan biri oydu. Müsteşar ve Kâtibi Umumî olduğu yıllarda Soğuk Savaş dünyaya hâkimdi. Sovyetler Birliği’nin nüfuzunu Ortadoğu’ya yayma politikası yeni bir mücadele alanı yaratmıştı. Sovyetlerin desteklediği Cemal Abdünnasır liderliğindeki Arap milliyetçiliğine karşı Türkiye militan bir politika izliyordu. Amerika’nın ve İngiltere’nin desteklediği ve Irak hanedanının başını yiyecek olan Bağdat Paktı siyaseti güdülüyordu. Süveyş Krizi vardı. Yine bu yıllarda Kıbrıs meselesi Türk diplomasisinin en çetin sorunu haline geldi. Türkiye, uluslararası alanda destek bulamamıştı. Fatin Rüştü Zorlu kadar artık Londra’da Büyükelçi olan Nuri Birgi de sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğine inanıyordu. Her ikisinin de çaba ve katkıları ile 1959′da Zürih ve Londra anlaşmaları imzalandı. 1957 ile 1960 arasında Londra’da büyükelçilik yaparken de çok başarılı oldu. Londra Sefareti en parlak devrini onunla yaşadı. O dönemde hayat boyu sürecek dostlukları oldu. En ünlü sanatçılar ve müzisyenlerle, en önemli parlamenterler ve gazetecilerle yakın ilişkiler kurdu. Hatta Kraliçe Elizabeth’i güldürmeyi başaran tek diplomat olarak tanındı. Daha sonra bütün Londra’daki dostları emsalsiz derecede güzel ve bir büyük servetin bile asla sağlayamayacağı bir zevkle tanzim edilmiş olan yalısında onu sık sık ziyaret edeceklerdi. 1960 askerî müdahalesinden sonra Paris’te NATO Daimi Temsilciliği’ne atandı. Orada ve NATO taşındıktan sonra Brüksel’de NATO Konseyi toplantılarında Türkiye’nin ağırlığını hep hissettirdi. 1967 yılında Kıbrıs yüzünden Yunanistan’la doğan büyük gerginlikte müdahaleye lüzum kalmadan Yunan kuvvetlerinin çekilmesinin temininde etkin rol oynadı.
Bu hızlı ve yorucu yaşam emeklilikle birlikte Üsküdar’daki huzurlu bahçeye yöneldi. ‘Herhalde İstanbul’un en güzel manzarası bu’ diyen dostlarına; ‘Hayır, dünyanın en güzel manzarası’ cevabını veren Muharrem Nuri Birgi’nin her konuda olduğu gibi yaşamının son dönemini geçirdiği evin hakkını da tam anlamıyla verdiği tüm tanıyanlarının ortak kanısı. Eğer Birgi adını ilk defa bu yazı ile öğrendiyseniz, şehir hatları vapuruyla Üsküdar’a giderken başınızı yukarı kaldırın. Salacak İskelesi’nin 200 metre ilerisinde ve Harem tarafında bulunan kartal bakışlı ahşap bir ev sizi selamlayacaktır.



© 2009 Chronicle Dergisi