Konya Sivil-Askeri Havaalanı

Gündüz Vassaf

1 Ekim 2005, Konya

Havaalanında hacı adayları, umre yolcuları…
Kadınların açık renkli pardösülerinin üstüne ay yıldızlı kokartlar dikilmiş, ellerinde ay yıldızlı Diyanet İşleri çantaları. Erkeklerin başlarındaki beyaz namaz takkeleri dışında belirgin özellikleri yok. Elleri boş. Kıyafetleri kokartsız.
Yük kadınlarda. Sahipsiz olmadıkları kanıtlanırcasına, etiketlenmek kadınlarda. Nazım Hikmet’in destanında sözünü ettiği, “Bizim kadınlarımız.” Hepsi nur yüzlü, yumuşak bakıyorlar.
Beklemekten sıkılmış, 40 – 50 yaşlarında erkekler teneffüste ilkokul çocukları gibi. Birbirleriyle şakalaşıp gevrek gevrek gülmüyorlarsa, bu modern, tertemiz, gösterişsiz havaalanında bir o yana bir bu yana koşuşturabilirler.
Konya Havaalanı bana eski Sovyetler Birliği’ne geldiğim duygusu veriyor. Etrafıma bakıyorum, sanki kapitalist bir ülkede değilim. Reklam yok. Sonunda bir başörtüsü reklamı gözüme ilişiyor. Çoğu cinselliği de uyaran diğer reklamları hac yolcularını rencide etmemek için geçici olarak kaldırmış olabilirler mi? Havaalanı görevlileri de Sovyetler Birliği’nde olduğum hissini pekiştiriyor. Yer hostesi kızlar ve polis, devlet ciddiyetinde. Davranışları, asık suratlı bakışlarıyla hem bizleri kaale almaz gibiler hem de sanki bizleri hizaya gelmeye çağırıyorlar. Özenerek makyaj yapmış, etek bluz giymiş THY kızları da hac yolcuları için devletin yozluğunun simgesi olabilir mi?
Yanımda oturan hacı adayı erkek bir diğerine soruyor, “Havaalanını genişletiyorlar mı?”
“Evet” diyor öbürü, “asker genişletiyor.”
Dışarıda Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı mavi renkli kamyonlar bir o yana bir bu yana gidiyor.
“İsrail burada eğitim yapıyor” diye ilave ediyor.
Yanında oturanın sesi yükseliyor: “En gâvuru İsrail. Sokmayacaklar! Daha var mı ötesi?”
Konudan konuya atlıyor, durmaksızın konuşuyor. Dinliyorum. Konya-İstanbul uçağımızın gecikmesinden şikayetçi: “Vakti saati geldiğinde kalkmalı! İnsanı aldatmak var mı? Avrupa’da vaktinde kalkar. Vaktinden erken bile kalkar!”
Uçağın geciktiği doğru ama gecikme nedeni hacı adayları.
İkazlara rağmen ceplerinden boşaltmadıkları anahtar, bıçak, bozuk para, kontrol cihazını öttürüyor. Cihazdan tekrar geçmek üzere geri dönerken, geldikleri yerden gerisin geriye, cihazın içinden geçmeye yeltendiklerinden, gelenlerle çarpışıyorlar. Cihaz susmamacasına ötüyor. Görevli yolu açmayan bir yolcuya sesleniyor: “Hacım, biraz çabuk olalım, uçak kalkıyor.”
Telaş, kargaşa daha da artıyor.
Batı Avrupa’da çalışmaya başladıklarında ilk uçağa binen çoğu köy kökenli Türk işçilerine hostesler, görevliler aşağılayıcı muamele ederdi. Babaları yaşlarında yolcuları azarlar, sözde onlara bir de adab-ı muaşeret dersi verirlerdi. Bakıyorum bu ilişki artık değişmiş. Eskiden uçakta hizmet edenler İstanbullu, Ankaralı, lise mezunu kızlardı. Devletin vatandaşlarına yurt dışına iki yılda birden fazla çıkmayı yasakladığı Türkiye’de, hosteslik prestijli bir meslekti. Zengin erkek yolcuların gözüne girip onlarla evlenmek peşinde kızlar uçaktaki köy kökenlilere tepeden baker, onlara hizmet etmeyi kendilerine yakıştırmazdı.
Günümüzde hostesler belki de bir zamanlar Almanya’ya işçi gidenlerin çocukları, torunları. Alan görevlilerinin tersine uçakta yolculara son derece müşfik, anlayışlı davrandılar, “hacım,” “bacım” diye hitab ettiler. Nitekim konuşmalarından anlaşıldı ki yanımda oturup yarenlik edenlerden biri Avusturya’dan emekli olmuş Konya’da yaşayan bir işçi. Diğeri Almanya’da çalışıyor, memlekete izin için gelmiş.
Almanya’da yaşayanın uçağın gecikmesinden gocunmasının nedeni öğle namazını kaçıracağı korkusu.
“Hayırlısıyla öğleyi İstanbul’da kıyıp, saatlerimizi Avrupa’ya göre bir saat geri aldıktan sonra yatsıyı da inşallah Berlin’de kılarız.”
“İstanbul’da yaşanmaz” diyor yanındaki, “Akşam hele bir sokağa çıktın mı, belli olmaz başına gelecekler. İstanbul mafyanın. Bir vurdular mı seni, denizde kaybolup gidersin.”
Uçağa çağırdılar.

MADRİD BARAJAS HAVAALANI
20 Şubat 2004, Madrid

Bavuluma kocaman iki etiket yapıştırdılar.
Üstünde silah yazıyor. Salamanca’dan Doğan için 19. yüzyıl modeli bir tabanca aldım. Delta Havayolları’ndaki görevlinin, “Bavulunuzu siz mi hazırladınız, nerede yaşıyorsunuz” gibi mutad sorularını cevaplandırırken, “Silah var mı” sorusuna müsbet cevap alınca bavuluma yapıştırdı kocaman etiketleri. Böylece daha şimdiden başladı ABD’ye varınca sorgulanmanın huzursuz telaşı.
Pasaport kontrolünden geçtim, New York uçağının kalkacağı B28 kapısını buldum, oturdum, yazıyorum.
Havaalanı kocaman bir alışveriş merkezi. Yıllık ya da birkaç yıllık giyim alışverişinizi bir çırpıda burada yapabilir, hepsini yine buradan aldığınız bavula yerleştirebilirsiniz.
Havaalanlarının yeniden tasarlanması gerek. Artık hepsi birbirine benziyor. Uçağın kalkışından üç saat önce gelin diyorlar, sonra da son derece sıkıcı geçen ölü bir zaman. Yeni neler yapılabileceğinin ipucu Amsterdam Havaalanı’nda var. Küçük bir kumarhane açmışlar. Rulet, Black Jack, bir sürü oyun var.
Başka neler olabilir?
* Yalnız seyahat eden erkek ve kadınlar için tanışma köşesi ya da bir tür “singles” barı. Havaalanlarının bekleme salonlarında binlerce erkek ve kadın birbirini süzüyor, seyahatte olmanın, özgürlüğün alıcı gözüyle macera kolluyor ve bu fırsat çoğumuzun pısırıklığından kaybolup gidiyor. Böyle bir tanışma yerinin bir adım ötesi de havaalanlarında saatle kiralanacak küçük yatak odaları olabilir.
* Kütüphane ve sinema salonu. Özellikle bulunduğunuz ya da gideceğiniz ülke hakkında sizi bilgilendirecek bir mekân. Kitaplar, broşürler, tanıtım filmleri, hatta o ülke hakkında bilgi verebilecek, sohbet edebileceğiniz kaynak kişiler.
* Yüzme havuzu, sauna ve aletli jimnastik salonu.
* İçinizi dökebileceğiniz, problemlerinizi paylaşabileceğiniz psikologlar. İnsan seyahate çıkınca genellikle hayatını, evliliğini, işini, nerede yaşamak istediğini şöyle bir gözden geçirir, hatta yakın dostlarıyla bile paylaşmadığını uçakta yanında oturana anlatır. Havaalanından daha iyi bir yer olabilir mi hayatını uzman bir kişiyle birlikte gözden geçirmek için?
* Dans edecek, müzik dinlenecek mekânlar. Örneğin şimdi Madrid havaalanında boşu boşuna beklemek yerine fena mı olurdu Flamenko danslarını seyredebileceğim kulüpvari bir yer olsaydı? Ya da biz bekleyenlerin dans edebileceği bir disko?
* Spor da önemli. Havaalanının başka bir mekânında da İspanyol futbol liginin maçlarını ya da boğa güreşlerini seyredebileceğim dev bir ekran olmalıydı.
Kısaca günün moda deyimiyle yeni bir “konsept” lâzım havaalanları için.
İyi tasarlanırsa öyle havaalanları olabilir ki, uçak yolculuğu ters yüz hale gelir. Bir ülkeyi görmek için falanca havaalanına uçacağımıza, bakarsınız günün birinde falanca havaalanını görebilmek için o ülkeye gider oluruz.
Herhalde hayatımda en az güzel kadın ve erkek gördüğüm havaalanı burası olmalı. Zaman zaman şu yazımdan başımı kaldırıp etrafıma bakınıyorum. Güzel ya da cazibesi olan bir kadın görmedim. Madrid sokaklarında, lokantalarında, müzelerinde gördüğüm insanlar da öyleydi. Yeni kuşaklar da öyle. Dün bir üniversite şehri olan Salamanca’daydım. Binlerce genç, gözüme çarpan tek güzel yok. Sırça köşkte mi yaşıyorum yoksa?
Dört ayrı şehre uçacak olanlarla aynı salondayım. B26 kapısı Manchester üzerinden Glasgow’a gidecekler için, B27 Havana, B28 benimki, New York, B29’da Los Angeles.
Çağrı yapıldı. Gidiyorum.



© 2009 Chronicle Dergisi