İhsan Yinal Özbek ve İnancın Dönüşümü
Handan Yalvaç Kaplan
Tiyatroyla uğraşırken 20’li yaşlarında Hıristiyan oldu. Şimdi, “International Church of the Foursquare Gospel” adlı dünya çapında kilisenin 2005 yılından bu yana Orta Asya, Orta Afrika, Kuzey Asya sorumlusu. Merak edilen İhsan Yinal Özbek’in hayatından, kendi ağzından kesitler…
Merak ediyoruz sizi. Bu yüzden nereden başlayacağımı da bilemedim.
Evet. Aslında nasıl birisi olduğum merak ediliyor. Gazetelerde benden söz ederlerken şöyle yazarlar: Eskiden solcu, sonra tiyatrocu, en son papaz olan biri. Sanki bunlar suçmuş ya da çok çelişiyormuş gibi. Aslında hiç çelişmiyor. Hayatın içinde biriken şeyler.
O halde, önce sol görüşlerden etkilenmenizden bahsedelim.
Radikal solculuğum ilk gençliğime denk gelir. Küçüklüğümden beri haksızlıklara tepki duyarım. Önce kendimin, sonra çevremdekilerin mutlu olmasını isterim. Onların yollarından biriydi solculuk. Bir de özendiğim ağabeylerimiz vardı okulda. Şişli Lisesi’nde solcu kimliğimi fark ettim. 15-17 yaş arasında en hızlı dönemimi yaşadım. Lisede çok okul değiştirdim, üç senede dört okulda okudum. Bir noktasında da, 1978’de sıkıyönetimin uygun gördüğü bir okulda okumak zorunda kaldım. Bir süre Urfa Lisesi’nde okudum.
Tiyatroya lisede mi başladınız?
Geç başladım. ODTÜ’de. 1980’de kimya fakültesine girdim. 1982’de Hıristiyan oldum. Bir sürü şey oldu hayatımda. 1985 yılında arkadaşlarımla ODTÜ Öğrenci Derneği Oyuncuları’nı kurdum. Oyunculuğa ilk orada başladım. 1982 – 95 arası tiyatroyla ilişkim devam etti. Metropol Tiyatro adında yarı amatör bir toplulukla çalışmaya başladım. 1985’te artık profesyoneldim. Peter Weiss’in “Marat” adlı oyununda başrol oynadım. Ankara Çağdaş Sahne’de, Ankara Sahnesi’nde de oyunculuk yaptım. Sonra kendim tiyatro kurdum. “Sahne”yi 12 arkadaşımla birlikte oluşturduk, deneysel tiyatro yapıyorduk. “Çevresel Tiyatro” türünde oyunlar deniyorduk. Kurduğumuz tiyatronun öncü bir tarafı vardı, yeniliklere açıktık. Neredeyse bütün zamanlarımız birlikte geçiyordu. Beraber düşünüyor, birlikte gelişiyor, karar verip uyguluyorduk. Alt kat tiyatro, üstteki iki kat kafeydi. Kendimizi kafeyle finanse edebiliriz diye düşündük. Ama olmadı, mali sorunların altında ezildik.
Şimdi o yıllara dönseniz, başka ne yapmak isterdiniz?
Yine aynı şeyleri yapmak isterdim. Yine oyuncu olurdum. Yücel Çelikler’le (oynadığım bazı oyunları yönetmişti) hâlâ tiyatro yapmanın hayallerini kurarız. Yönetmenlik de yaptım ama asıl işim oyunculuktu. Ankara Çankaya Halk Evi’nde Brecht’in III.Reich’ını yönettim.
O dönemde hiç çalıştınız mı?
ODTÜ’deyken TRT için çevirmenlik yapmaya başladım. Önce çizgi filmler, sonra da A Takımı, Santa Barbara dizileri. Birçoğunu eşim Çiğdem Özbek’le çevirdik. TRT’de dublaj da yaptım. Ama asıl parayı tiyatrodan kazandım. Esas işim oyunculuktu. Gerçekten profesyonel anlamda çalışan bir oyuncuydum. Çok meşhur olmadım. İçe dönük bir karakterim var. Kalabalıklardan hoşlanan biri değilim.
Bu da ilginç. Sanki çelişiyor gibi. Oyunculuk kalabalık gerektirir.
(Gülüyor) Şu anda da kalabalıklarlayım. Ama daha çok bire bir ilişki kurabilen biriyim. Sahnede kalabalıkların önündesiniz. Kendinizi ya da bir başka rolü, fikirleri açıklıyorsunuz. Ama siz açıklıyorsunuz. İstediğiniz kadar açıklıyorsunuz. Çok fazla iç içe geçmiyorsunuz kalabalıklarla.
İKİ KURŞUNLU DEDE
Bütün bu anlattıklarınızdan sonra biraz kurcalayarak gidelim. Babanızdan bahsedelim. Çerkezsiniz sanırım?
Evet. Bildiğim kadarıyla dedemin babası buraya gelmiş; İslam Bey. Duvarda tablosu var (Yağlı boya – kim yaptı bilinmiyor). Atalarım 19. yüzyıldaki büyük göçlerin sonuna doğru Trakya’da bir yere geliyorlar. Çok kısa kalıyorlar. Sonra Balıkesir Gönen’de bir köye yerleşiyorlar. Anne tarafım da yine göç dolayısıyla Kayseri’ye Pınarbaşı’na geliyor. Baba tarafım mensuplarına çok az rastlanan bir koldan, Ubıh. O köyde Ubıhlar yaşıyordu. Annem Kabartay. Kendi dillerinden vazgeçmiş bir halk Ubıhlar. Abhazlar içinde var olmuşlar. Bizimkiler o köyde de çok kalmamış. Askerlikle çok ilişkileri olmuş. Ailemizin Çerkezce adı İmam. Dedemin babasından İmam İslam diye bahsedilirmiş. Dedem ve onun kardeşi İhsan Bey asker olmuşlar. Babamın amcası İhsan Bey Balkan Savaşı’nda ölmüş. Benim adım oradan geliyor. Ailede doğan ilk erkek çocuk olduğum için, onun ismini almışım. Dedem Mehmet Bey ise Harp Akademisi’nde iken savaş dolayısıyla okuyamamış, erken mezun etmişler. Hayatı, gençlik zamanları hep cepheden cepheye gitmekle geçmiş. 1960’ta albay olarak emekli oldu.
1960 ihtilalinden hemen sonra mı oldu. Hangi taraftaydı?
O 60’ın hem dışında, hem de içinde yer aldı (gülüyor). Politik nedenlerle emekli oldu. Doğrudan 60 ihtilalini desteklememiş. Ama olaylardan haberdar. Hatta babam o toplantılardan bazılarının İstanbul’da, bizim evde yapıldığını anlatırdı. Dedem çok fazla içinde yer almak istememiş. Sonra da ilişkilere tepki olarak emekliye ayrılmış. Dedem çok savaşmış. Bedeninde iki mermiyle öldü. Biri ayağında, diğeri kafatasındaydı. Ömrü boyunca onları taşıdı.
Çerkezlik sizin için önemli mi?
Evet, ben safkan Çerkezim. Kimlik özelliklerimden birini Çerkez olarak tarif etmişimdir. Çerkezlerin çektiği sıkıntıya da tepki duydum. Onun için de Sovyet yanlısı bir siyaset içinde yer almadım. Sol görüşlere inandım ama Sovyetler Birliği’ne değil.
Annenizden devam edelim.
Annem Sine Hanım, annesini ve babasını tanımıyor. Babası annesi hamileyken vefat etmiş. Annesi de annem çok küçükken ölmüş. Kayseri’de çiftçi bir aile. Büyük ağabeyi tarafından büyütülmüş. O zaman sıkça yapılan düğünlerden birinde babamla tanışmışlar. Sonra da evlenmişler. Annem çok genç ve güzel bir hanım. Babam da orta yaşlarda. Aralarında 15 – 16 yaş fark vardı sanırım. Babam bankalarda çalıştı. Daha sonra banka müdürlüğünden ayrıldı. Ticarete atılmak istedi, ama o işlerin peşinde pek koşamadı. Yine devlet memuru oldu. Sonra da İstanbul’dan Çanakkale’ye taşındı. Annem ve babam biz çok küçükken 70’lerde ayrıldılar. Kardeşlerim Setenay ve İlhan’la aynı evin içinde uzun süre yaşamadık. Yine de bağlıydık birbirimize, İlhan’ı maalesef iki yıl önce kaybettik.
Çerkezler’de bir kategorizasyon var herhalde? Mesela soyluluk.
Üç sınıf var. Biri soylu sınıf, diğeri köle. Üçüncüsü halk. Soylular kendilerinin soylu olduğunu söylerler. Berbat bir feodal durum. Ama ben de soyluyum. İki taraf da soylu. 20 yıl öncesine kadar soylu olmak çok önemliydi. Soylulardan biri salona girdiğinde, mesela ben girdiğimde benden yaşlı insanların ayağa kalktığını hatırlıyorum.
Kafkasya’ya gittiniz mi?
Babamın geldiği taraf Abhazya’da, Gürcistan sınırları içerisinde. Anne tarafı Rusya sınırlarında. Ama kendimi daha çok Ubıh olarak hissediyorum. Dünyanın pek çok yerini gördüm ama oraya gitmedim. Büyük kızımla hayalimiz bu.
ASLAN ASKER ŞVAYK
Hepimizin anılarında yer kaplayan mekânlar vardır, sizinkiler neler?
Hayatımda bazı mekânlar önemli olmuştur. Mesela Heybeliada. Yazları giderdik. Akrabalarımızla paylaştığımız bir ev vardı. Orayı hâlâ çok severim. Bir yandan adalı hissederim kendimi. Yine hayatımdaki ikinci önemli evim Kuzguncuk’la Bağlarbaşı arasındaki korunun hemen yanındaydı. Arkadaşlarımla paylaştığım, özgürlüğümün eviydi. Sonra ODTÜ yurtlarında kaldım. Evlenmeden önce Ankara’da babamla yaşadığım bir ev vardı. İlginç bir deneyimdi. Babamla olmayı, onunla yaşamayı yıllar sonra tekrar öğrendim. Birbirimizin hayatlarının içindeydik. Hayatının son zamanlarını beraber geçirdik.
Okuma alışkanlığınız da babanızdan gelen bir özellik olmalı.
Evet. Babam çok okurdu, özenirdim. İyi bir kitaplığı vardı. Kitaplığın büyük bölümünü de benim okuyabileceğim Varlık Yayınları’nın o küçük kitapları oluşturuyordu. Çağdaş Edebiyat Dizisi. Bende büyük bir okuma zevki yarattı. Okuduğum şeyler kendi kendime yeten biri olmama, sosyal konularla ilgili olmama yol açtı. Herşeyi okudum. Hâlâ herşeyi okurum. İlginçtir, ilk satın aldığım kitap, ki hâlâ durur, Varlık Yayınları’ndan “Aslan Asker Şvayk.” 11-12 yaşındaydım. Sonra tiyatro oyunları için bir kere daha okumak zorunda kaldım. Seçici bir çocuktum. Şimdi benim büyük kızım da çok okuyor. 13 yaşında, büyük insanların okuduğu kitapları okuyor. Mesela Ahmet Ümit’leri bitirdi. Bir başka kitap daha var o dönem satın aldığım. Muhammet Ali’nin kitabını almıştım. İnsanları merak ederim ve yaşamlarla ilgilenirim. Hâlâ öyle.
Babanız Cumhuriyet’in kuruluş döneminin bankacılarından değil mi?
Evet, Cumhuriyet hem dedemin hem babamın hayatıydı. Babam 1927 doğumlu, Cumhuriyet çocuğu. Çok okurdu ve gerçekten çok özenirdim ona. Ailede onunla en çok vakit geçiren çocuk bendim. Hep hayatımın içindeydi, ama ölçülüydük. Babama hep “siz” diye hitap etmişimdir. Aynı evde yaşarken bile hiç bacak bacak üstüne attığımı hatırlamıyorum. Aslında onunla hiçbir zaman siyasi fikirlerimiz örtüşmedi. Babam çok katı sağcı olmamakla beraber, sağ görüşlüydü. İki gazete gelirdi evimize, Milliyet ve Tercüman.
Peki, sizin üzerinize çok hayal kurmuş muydu?
Evet, mutlaka. Ancak fikirlerimde tamamen özgürdüm. Farklı görüşlere sahiptik ama saygı duyardı bana.
Hıristiyan olduğunuzu söylediğinizde kaç yaşındaydınız, tepkisi nasıl oldu?
18-19 yaşlarındaydım. Babam üzerinde fazla durmadı, çok konuşmadık. Ama arkadaşlarımla konuştuğunu biliyorum. Belki de onun tabu saydığı noktalara girdim. Aslında annemden de babamdan da tepki almadım.
Sanırım ilk kazandığınız para oyunculuktan.
Yok, hayır çok erken yaşta çalışmaya başladım. 12 yaşındaydım ve yazları küçük bir atölyede çalışıyordum. Çeliktepe’de bir aile şirketiydi. Kuşları vurmak için kullanılan sapanların lastiklerini yaparlardı. Kazandığım paranın bir kısmını anneme veriyordum. Bir kısmıyla da…
Ne yapıyordunuz? Sinemaya mı gidiyordunuz? (gülüyorum)
(Gülerek) Yok sigara alıyordum. Otomobil lastiklerini giyotinle kesiyorlardı. Ben de o lastikleri ayıklıyordum, seçiyordum. Sabahtan akşama ellerimle çalışıyordum. İşten döndüğümde annemin nasır tutmuş ellerime sevgiyle baktığını hatırlıyorum. Lise hariç hep çalıştım. Bazen sanayide, konfeksiyonda bazen de ofiste telefona baktım. Hiç serseri olmadım. O “soylu aile” çocuğu olarak yetiştirildim. Ama sokaklarla bağım hiç kesilmedi. Futbol oynardım. Kavga ederdim. O zamandan beri Galatasaraylıyım.
Evet. Geldiğimde ilk dikkatimi çeken terlikleriniz oldu (GS terlikleri). Maçlara gidiyor musunuz?
Fırsat olduğunda evet. Ama şampiyon olduğumuzda mutlaka kızlarımla birlikte bayraklar ve atkılarımızla Tunalı’ya iniyoruz.
“TANRI’YI ÖĞRENMEYE ÇALIŞTIM”
Tercih sürecinizle devam edelim.
Bu tercihte sempatizan gibi değil de, ilk başta bir Tanrı’nın varlığına inandım. Sonra Tanrı’nın kim olduğunu öğrenmeye çalıştım. Değişik dinleri okumaya başladım. Ankara’daydım. İran İslam Devrimi olmuştu. Bir sürü kitap vardı. Onları okudum. Kur’an okudum. Sonra bir kitap fuarında Yahudiler’in kitabını okuyayım diye, Kitap-ı Mukaddes’i aldım. ODTÜ’de New Age gruplara katıldım. Yine aynı kitap fuarına gittim. İncil aldım, okudum, beğendim. Birkaç ay sonra yeniden okuma ihtiyacı hissettim. Karar verdim ve İncil’e inandım. Maneviyatımla da inandım.
Yani, daha önce hiçbir Hıristiyan’la karşılaşmadan İncil’i mi okudunuz?
Evet, kendime Hıristiyan dediğim zaman daha önce hiçbir Hıristiyan’la karşılaşmamıştım. O zaman Ankara’da bu tür faaliyetlere açık olan Türkler’i kabul eden kilise de yoktu. Hıristiyanlık hakkında sorularım çoktu. Katolik kiliselerine gittim. Papazlarla konuştum. Tatmin olmadım. İstanbul’da kitapların basıldığı bir şirkette çalışan biri vardı. Onunla mektuplaşmaya başladık. Sonra İstanbul’daki Protestan kilisesine gitmeye başladım (Ankara-İstanbul o zaman 8 saat). Gelenler çoğunlukla Doğulu Süryaniler’di ve çok muhafazakârdılar. Onlardan çok farklıydım. Uzun saçlarım ve sakalımla, merak konusuydum. Onlar için de benim için de özel bir deneyim oldu. 1990 Temmuzu’nda Ankara’daki kiliseden haberim oldu. 15 – 20 kişilik küçük bir gruptuk. 1992’de bu grubun “Hizmet Edenler”inden biri oldum.
Bunu biraz açalım mı?
“Hizmet edenler” kilisedeki her şeyi yaparlar. Vaaz da verirler, ilahi de söylerler, temizlik de yaparlar. Bu altı – yedi kişiden biri oldum. Gündelik işlerin yürümesiyle ilgileniyordum. Aslında verilen bu görev Hıristiyan olarak yaşamaya karar verdiğimizin bir ifadesidir. 1992’de Çiğdem hanımla evlendim. Şanslılardan biriyim. Çünkü Türkiye’deki Hıristiyanlar’ın en büyük sıkıntılarından biri evlenememek. Protestanlar’ın kendilerine uygun eş bulabilmeleri zor oluyor.
Çiğdem Hanım da Protestan mıydı?
Evet. O da kendi inisiyatifiyle, kararıyla sonradan Protestanlığı seçmiştir. Çeviri yaparken bana yardım ediyordu. Sonra arkadaşlığımız flörte dönüştü ve evlendik. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’ndandır. O da üniversiteyi bitirmedi, hâlâ iki dersi var.
Bu arada kilise hayatınızda bir değişiklik oldu mu?
Hem de çok büyük bir değişiklik oldu. 1992’den sonra Ankara’da ilahiyat dersi almaya başladım. Çok şanslıydım; hocamız dünya çapında ünlü ve yetenekli bir teologdu. Kariyer yapmaktan vazgeçmiş ve Türkiye’ye gelmişti. Ondan çok şey öğrendim. Daha çok “ilahiyata uygun düşünce tarzı nedir, nasıl analiz edilir” konularında çalışıyorduk. Temel, basit teoloji okuduk. Şu an artık birçok konuda onunla aynı fikirde değilim. Ama yöntem bilgimi ona borçluyum.
Sonra…
1995 yılında kilisede “Önder”lerden biri oldum. Aynı zamanda 95 yılına kadar tiyatro yapmaya devam ettim. Hatta sonra da oyunculuğu sürdürdüm. Kilisemizden geldiler ve izlediler. Politik bir oyundu. Beraber tiyatro yapmaya başladığım arkadaşlarımla ilişkim hiç bir zaman kopmadı. Sonra da “Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği Başkanı” oldum. 32 yaşındaydım. Toplantıda teklif ettiklerinde; arabayla dönerken eski başkana “Başkan oldum ama şimdi ne yapacağım” diye sorduğumu hatırlıyorum (gülüyor).
Ne kadar hızlı bir süreç işlemeye başlamış, devam edelim…
10 yıl başkanlıkla geçti ama iki yıl boşluk var bu arada. 2005’te genel başkan gibi sembolik bir rol verdiler bana. Bir tür taltif ve onurlandırma. Daha ziyade temsil yetkisi olan ama imza yetkisi olmayan bir cumhurbaşkanı gibi düşünebilirsiniz. Bürokratlarla, bakanlarla, devlet görevlileri ve elçilerle iletişimi sürdürüyordum. Avrupa Birliği sürecinde temsil konumunu sürdürdüm. İki yıl da bu görev devam etti. Hayat başka şekilde gelişiyordu. Şu anda “Türkiye Protestanlar Birliği”nde görevim yok. Üyeyim. Gerektiğinde onları temsil ediyorum. Burada kendi kilisemin, “Kurtuluş Kiliseleri”nin “Önder”iyim.
Dünyada bağlı olduğunuz bir merkez var mı?
“International Church of the Foursquare Gospel” adlı dünya çapında bir kilise grubuna bağlıyız. 135 ülkedeki 6 milyon kişilik cemaatin kiliseleri de ona bağlı. 1920’lerde Los Angeles’de kurulmuş. 2005 yılında bu uluslararası kilisede Orta Asya, Orta Afrika, Kuzey Asya sorumlusu oldum. 2006’da Pastör olarak seçildim. 2007’de en üst beş yöneticiden biri oldum.
“PEMBE TAKIMIM HEP VAR”
İlk teoloji derslerinden sonra eğitiminiz sürdü mü?
Tabii. Amerika’da Whitefield Theological Semary’de, ilahiyat diploması veren bir üniversiteden mezun oldum. Burası bir reform okuludur, yani öğretileri benim kilisemden farklıdır. Dört sene, bizzat orada yaşayarak değil de buradan eğitimimi sürdürdüğüm için Türkiye’de bizim diplomalarımızı kabul etmezler. Oysa diplomam Amerika’nın bütün eyaletlerinde geçerli. YÖK tarafından kabul edilmiyorum ama Almanya’da geçerli eğitimi alan insanların diplomalarını onaylıyorum. Bir Alman ilahiyat okulunun; Martin Bucer Seminar’ın Almanya dışı eğitiminden sorumlu dekanıyım. Şu anda Hıristiyanlar’ın da ilahiyat fakültelerinde yer almasının tartışmaları sürüyor. YÖK kabul ederse bizim ilahiyat okullarında da ders verebilirim. Hâlâ eğitimime devam ediyorum. Whitefield’de Apogelitics’de master yapıyorum. Tezimin konusu “inanç savunması.” Başta anlatmaya başladığım bir anıya geri dönmek istiyorum. Genellikle erkeklerin tercih etmeyeceği pembe renkli bir takım elbisem vardı. Çingene pembesi değildi, çok severek almıştım. Üsküdar Cumhuriyet Lisesi’ndeyim, okul yeni başlamıştı. İlk teneffüste koridorda sol grupla sağ grup arasında tartışma, bir çeşit çatışma başladı. Doğal olarak sol görüşlülere katıldım. Pembe takım elbisemle safımı aldım. Hiç kimseyi tanımıyordum. Hangi fraksiyondan olduklarını bile bilmiyordum. Sonra olaylar yatışınca sınıfıma girdim. Bu bir dayanışma içgüdüsü. Aslında şu an için de bir ipucu. Aramızdaki görüş ayrılıklarına rağmen, birlikte olduğum insanlar için dayanışma ruhunu hep taşırım. Onların savunmalarına destek olurum. Ama aynı zamanda dışarıda durup içinde bulunduğumuz etkinliğe de bakarım. Günümüzde Protestan hayattaki etkinlik için de geçerli bu. Protestanlar’da da büyük teolojik farklılıklar var ama ülkemde bunları önemsemeden, birleştirici, dayanışmacı bir rolde duruyorum. O yüzden de 10 yıldır kilise cemaatinin ayrı bir grubunun temsilcisi olmama rağmen bütün Protestanlar’ı birleştirici bir konumdayım. Aynı şeyi Katolik ve Ortodokslar için de yapmaya gayret ediyorum. Onlarla da atılmış köprüleri yeniden inşa etmek için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama pembe takımım hep var. O benim adeta dışarıdan bakışım.
Uluslararası kilisede de görevleriniz var mı?
“Önder”lerinden biri olduğum Foursquare’ın, 6 milyonluk cemaati temsil eden bu grubun yeniden organize edilmesinde rol oynayan kişilerden biriyim. Eskiden merkez olan ABD’nin, Batı Avrupa’nın yerini alacak olan üçüncü dünya ülkelerinin merkez haline gelmesi sürecindeki liderlerden biriyim.
Sanırım, AB sürecinde de cemaati temsil ettiniz.
AB sürecinde başlarda doğal olarak cemaatin sıkıntılarını ifade eden konumdaydım. Sonraları diğer insan hakları temsilcileriyle karşılaştıkça genel olarak ülkedeki insan hakları sıkıntısını ifade eden bir konumda oldum. Uluslararası Af Örgütü üyesiyim. IHOP “İnsan Hakları Ortak Platformu”nu oluşturan bütün örgütlerin temsilcileriyle görüşüyoruz. Grup olarak sivil toplumun bir parçasıyız. Dernekler yasasının değişmesinde bizim de katkımız oldu. Sadece dini örgütler açısından değil, dernekler yasası çok anti demokratik bir yasaydı. AB sürecinde değişmesi gündeme geldiğinde biz de kendi fikirlerimizi söyledik, tartıştık. Devlet temsilcileri tartışmaya çok açık oldular. O zamandan beri Hıristiyanlar bir dernek altında örgütlenebiliyorlar. 2005 yılından beri bizim bir derneğimiz var. Kurtuluş Kiliseleri Derneği. Artık tüzel bir kişiliğimiz var.
Geçmişteki sol eğilimli görüşlerin şu an durduğunuz yere etkisi oldu mu?
Bilemem ama benim cezaevi deneyimim, 80 öncesi yaşadığım işkence deneyimim şimdiki kimliğimin oluşmasında ciddi bir rol oynadı. Korkan, kolay yılan biri değilim. Solcu olmamdaki motivasyonum haksızlıklara karşı çıkmaktı, insanların mutlu olmasını içeriyordu. Hıristiyan bir birey olarak da şu anda aynı konumda duruyorum. Benim inandığım kitabın mesajı bu. Genel çizginin dışındaki insanlarla her zaman, hayatımın her döneminde ilgilendim. 80’den sonra cunta liderinin TV’ye çıkıp Türkiye’deki etnik gruplara ilişkin söylediklerine, onların varlıklarını reddeden kafatasçı tutumuna bakıp, “bunun doğrusu nedir” diye araştırma ihtiyacı duydum. Şimdi de inanç konusunda pek çok sıkıntı var. Protestanların da, Bahailer’in de, Sünniler’in de, Aleviler’in de, ateistlerin de sıkıntıları var. Hepsinin, kendisini özgürce ifade edebildiği bir dünya istiyorum. “Ben en iyiyim, diğerleri sussun” şeklindeki tavrın karşısında durmaya gayret ediyorum. 11 Eylül’den sonra Batı Avrupa’da Müslümanlar’a yönelik ciddi bir din özgürlüğü sorunu gündeme geldi. Bunu da Batılı muhataplarımla, kimi zaman Batılı devlet görevlileriyle de tartıştım. Müslümanlar’ın sıkıntısı benim de sıkıntımdır.
Çocukların nüfus cüzdanlarında din hanesi boş sanırım.
Evet. Biz insanların doğuştan dinsel bir kimliğe sahip olmadıklarına inanıyoruz. Kızlarımız doğduğunda onların Hıristiyan olarak doğmadığını, özgür bireyler olacağını ifade etmiştik. Bunu hem çevremizdeki insanlara hem de ailelerimize söyledik. Fakat geçenlerde, kızlarımız için nüfus müdürlüğünden vukuatlı nüfus örneği istedik. Onlar din hanesine Hıristiyan yazmışlar (gülüyor). Devlet kendi kendine dolduruvermiş.
Sizi çok mutlu eden oyunculuk, şimdilerde yok. Peki, başka bir şey var mı?
Tiyatrodan sonra sanatla uzun yıllar ilgim olmadı. Dört yıl önce kızlarımın gittiği müzik dershanesinde çok önemli şan hocalarını tanıma fırsatım oldu. Zaman zaman gittiğimde onları dinliyordum. Bir gün ben de söyleyebilir miyim diye cesaret ettim. Sesimi dinlediler ve derslere başladım. İlk başladığım hocam Türkiye’nin en önemli isimlerinden. Şu andaki de dünyada operacı, şancı olarak kariyeri olan biri. Sesim bas bariton. Sesime daha uygun olduğu için onunla çalışıyorum. Şarkı söylemeyi çok seviyorum.
Ne tür şarkılar?
Genellikle çeşitli dillerde, romantik şarkılar söylüyorum. 15-16. yüzyılın aşk şarkıları. Şimdi kendime çağdaş eserleri de içeren yeni bir repertuvar hazırlıyorum.
Kilise korosunda mı söylüyorsunuz?
Kilise koromuz yok. Yalnızca arkadaşlar arasında söylüyorum. Tabii ki bir müzik, tapınma grubumuz var. İbadeti yönlendirirken söylüyorum. Başlarda opera ağzıyla söylüyordum. Ama cemaate uygun bir şekilde söylemek gerektiği için onlara uymaya çalışıyorum. Yine de benim söylediğim fark ediliyormuş (gülüyor).
Tercihiniz hep klasik mi?
Yok, her şeyi dinlerim. Dönem dönem değişir. Bugünlerde Türk Halk Müziği dinliyorum. Mesela Sabahat Akkiraz’ı çok severim. İlkay Akkaya’yı, Kardeş Türküler’i. Çok sesli oldukları için tercih ediyorum onları. Eski zamanların anısına Rahmi Saltuk ve Sadık Gürbüz’de var, ama artık çok seyrek.