Hüseyin Siret Özsever

Cem YAVUZ

Kâlbe sürgün bir şair

Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün
Ak pak olmuş saçlarımla bi-karar oldum bugün
Bir muhabbet neş’esiyle ilkbahar oldum bugün
Ben huzurunda yer öptüm, tacidar oldum bugün…

Gençliğin yalımı yerini usul usul “kıvılcımlı kül”e terk ederken giderek daha fazla geriye bakma ihtiyacı hisseden ‘orta yaş sâkini’ pek çok insan, Şükrü Tunar’ın Müzeyyen Senar icrasıyla yaygınlık kazanan bu şarkısını hatırlayacaktır.
Ancak şair denen türün bahtı nisyan kelimesine bitişik yazıldığından olsa gerek, adeta bir ünlem işareti kıymetinde Hüseyni makamla bestelenmiş eserin güftekârı Hüseyin Sîret Bey’i bugün hatırlayan, zannımca yok denecek kadar azdır.
Benim için de önceleri herkes gibi bir şarkıyı terennümle başlayan ‘burukluk’, Sîret Bey’in “Bağbozumu” isimli şiir kitabına ulaşmamla, handiyse kayıp şairin peşinde bir sergüzeşte dönüştü…
1928 yılında, harf devriminden hemen önce Ebuzziya matbaası tarafından yayınlanan 54 sayfalık bu solgun kitapçıkta, şairin ikinci sürgün döneminde Cenevre, Selanik, Nis vd. şehirlerde kaleme aldığı, “Ben bu tabut-ı arz içinde bugün;/Tozlu bir na’ş-ı gurbetim ki bütün/Geçmişim bir avuç gubar-ı heder” gibi mısralarla sanki bir açık yara misali sancıyan şiirleri yer alıyordu.
İşte Hakkı Süha Gezgin’in ifadesiyle, “akşam saatlerinin o dokunaklı ve ince hüznünün sindiği; ruhun enininden damla damla süzülmüş mısralarında darasız bir altın halisliğinin parladığı” Bağbozumu’nda karşılaştığım bir şiirin, Hicran-ı Mukadder’in son sözcüklerindeki derin iç çekişten şahsıma yönelmiş bir çağrı anlamı çıkarmasaydım, belki de Hüseyin Sîret Bey bir elli yıl daha puslu karanlıkta can kulağı bekliyor olacaktı!..

“Ilık, sakin bir sonbahar akşamıydı… Montrö
gazinosunun bahçesinde, halk kümelerinden uzak bir ağaç
gölgesinde oturmuştum. Orkestra Şopen’in elemlerini teevvühe
başladı… O asi hıçkırıklar bir hicran-ı mukaddere – kim bilir
kime ait- ağlıyor sandım. Başmak üstünde ser-nigûn bir dâl-ı
mevzun, yeşil bir sürahi gibi ruhuma şarab-ı elhan döktükçe
kendimden uzaklaşmışım… Bu sekr-i musiki ne kadar devam
etti, bilmiyorum. Epeyce bir zaman geçmiş olmalı ki bağçede ne bir enin-i
hemderd, ne de benden başka bir ferd kalmıştı. Her zaman kaçtığım
ve daima karşılaştığım ay yine karşıma çıkmış duruyor; sanki
akşamın hülyaperver eli ufkun yorgun ve solgun dudaklarına
şule-i hicran dolu bir donuk altın kâse sunuyordu. Orada,
mehtabın sarışın aydınlığında bir kağıt parçasına karaladığım bir neşide,
Şopen’in o zâde-i ilhamı, tam beş yıl sonra, perakende evrak
Arasında dün gece yavaşça elimi sıktı. Kılığı mazi gibi
Eski, hatırası yine mazi kadar mübki olan bu mevlüde-i elhanın
Biraz kıyafetini düzeltmek, tozunu, toprağını silkmek istedim.
Düşündüm… Bir kelimesine el sürmeden yine olduğu gibi bıraktım.
Belki bir nazar-ı âşina ona biraz hayat ve ziya serperse ne mutlu…”

17 yılı aşkın iki dönemli uzun sürgün hayatından sonra 1918’de yurda dönen ve vefat ettiği 1959 senesine dek, Âkif’in “sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir” mısraı uyarınca kâlbe sürgün bir ömrü tesbih eden Hüseyin Sîret Özsever, Zaptiye Nezareti Müsteşarı Yorgancızâde Tevfik Efendi’nin torunu ve Zaptiye mektupçusu Süleyman Mazhar Bey’le Çerkes Fatma İclal Hanım’ın oğlu olarak, 1872 yılında, İstanbul Küçükbebek’de dünyaya geldi.
Şehzadebaşı civarında Taşmektep’te ve Aksaray’da Medrese-i Hayriye’de iki sene okuduktan sonra kız kardeşinin kayınpederi başmabeyinci Osman Bey’in delâletiyle Mülkiye Mektebi’ne yatılı kaydedildi. Orta kısmı bitirip yüksek kısımda da bir sene bulunduktan sonra zatürrieye tutulduğundan ailesi tarafından okuldan alındı. İyileştiğinde yeniden Mülkiye Mektebi’ne dönmeyip Moda’da Frerler okulunda iki sene Fransızca tahsil etti.
Hüseyin Sîret Bey, okulu bitirdikten sonra o sıralarda hariciye mektupçusu olan Münir Paşa’nın delâletiyle Hariciye Mektubî Kalemi’ne maaşsız olarak girdi. Ardından Nafia (Bayındırlık) muhasebecisi Sadi Bey tarafından, ‘150’ kuruş maaşla Nafıa Tercüme Kalemi’ne atandı.
Henüz 17 yaşındaydı ve hızla bir kördüğüme inkılab edecek istikbâlinin ilk ilmekleri atılıyordu. Mürekkebe ilişmenin İttihad Terakki’ye bulaşmakla eş anlamlı olduğu bir dönemde Hüseyin Sîret Bey de, meşrutiyetin yeniden tesisi için yoğun faaliyet gösteriyordu. Yine bir akşam, memleketin ahvali bahsini görüşmek üzere, Arnavut İsmail Kemal, İsmail Safa Bey ve Ubeydullah Efendi’yle eski sefirlerden Ali Galip Bey’in Rumeli Hisarı’ndaki evinde bir araya geldiler.
Toplantıda, hem o sıralar Afrika’da Boerlerle savaş halinde olan İngilizlere destek, hem de Abdülhamit’in hasmane siyasetine milletin iştirak etmediğini gösterme kabilinden İngiltere Sefiri’ne 70 civarında imzanın bulunduğu bir galibiyet temenni belgesinin takdimi kararlaştırılmıştı; öyle de yapıldı. Ancak iki gün sonra Hüseyin Sîret Bey, Ubeydullah Efendi ve diğer birkaç zatla birlikte tutuklanacak; önce Yıldız çadır köşkünde, ardından da Beşiktaş karakolunda hapsolunacaktı. Kısa süren bu ilk badire Sefir Sir O’connor’un araya girmesiyle atlatıldı ve Sultan Hamit, genç devrimbazları affetti…
Aradan on beş gün geçmemişti ki Sîret Bey yeniden saraya çağrıldı. Abdülhamit’in ‘muhtemel tehditler’i merkezden uzaklaştırma ve sisteme entegre etme siyasetinin bir parçası olarak sıkça başvurduğu usül üzre, kendisine Selânik mektupçuluğu teklif ediliyordu. Fakat gençler, aralarında hiç bir memuriyetin kabul edilmemesi yönünde karar almışlardı. Hüseyin Sîret, söz konusu vazife için yetersiz olduğunu gerekçe göstererek teklifi reddetti. Padişahın cevabı, ona uzun sürecek bir alacakaranlığın da kapılarını açıyordu: “Anlıyorum. Ben, onu Bitlis vilayeti dahilinde bir kaza tahrirat kitabetine gönderirim de orada usül-i kitabeti öğrenir!..”
Birkaç hafta sonra Bakanlar Kurulu kararıyla sürgüne yollanan Sîret Bey, kışın en şiddetli zamanında, yaklaşık bir ay süren meşakkatli bir yolculukla Malatya üzerinden Adıyaman’a ulaştı. Ne var ki bir önceki kuşağın gölgeleri düşlerine vuruyor; Namık Kemal’in, Ziya Paşa’nın hürriyet ideali hayallerini kışkırtmaya devam ediyordu. Nihayet, bu atalettense meçhule doğru bir macerayı yeğleyen Hüseyin Sîret, eski Amasya meb’usu İsmail Hakkı Paşa’nın tavsiyesiyle redif Binbaşısı Kâmil ve Yüzbaşı Refet beyin de desteklerini alarak, iki Kürt mihmandar eşliğinde yirmi dört günde Mersin’e vardı. Buradan, İngiltere Konsolosluğu’nca bir İngiliz vapuruna bindirilerek önce İskenderiye’ye, ardından Kahire’ye; daha sonra da sırasıyla Damad Mahmud Celâlüddin Paşa’nın daveti üzerine Hoca Kadri Efendi ile birlikte Brindizi üzerinden Korfu’ya ve nihayet Paris’e geçti. İstanbul hükûmetince idama mahkûm edildiği haberini de, yine Paris’e vardığında ‘İkdam’ gazetesinden öğrenecekti. Artık, siyasetin bin bir hesapla kurgulanmış çakma göğüne sahici yıldızlar nakşetme sevdasına kapılan Şair’in sukut-u hayâli başlıyordu…
Hüseyin Sîret, 1900 yılının sonbaharında Jön Türkler’in İngiltere/Folkstown merkezli yayın organlarından Osmanlı gazetesinin başyazarlığını üstlendi. Paris’te, 2 Şubat 1902’de Prens Sabahaddin başkanlığında toplanan I. Jön Türk Kongresi, üyelerin, Meşrutiyet’i kurmak maksadıyla yapılacak ihtilâlde büyük devletlerin desteğini kaçınılmaz gören ‘müdahaleci grup’ ile böyle bir desteğe gerek olmadığını savunan ‘ademi müdahaleci grup’ olmak üzere ikiye bölünmesiyle sonuçlanmış; kongre boyunca olayları en ince teferruatına kadar halka yansıtan Osmanlı gazetesi de bu süreçte giderek daha etkin bir yayın organı haline dönüşmüştü. Prens Sabahaddin yanlısı bir yayın çizgisi izleyen gazetede Osmanlı toplumunun geri kalma nedenleri irdelenirken, merkeze bağlı, tembel ve dalkavuk memur ordusuna dayalı bir idare sisteminin er geç iflas etmeye mahkûm olduğu; bunun yerine bireylerin yeteneğine ve sorumluluğuna dayanan dinamik bir adem-i merkeziyet sisteminin benimsenmesi gerektiği; ancak bu şekilde imparatorluğun parçalanmasının önlenebileceği yönünde görüşler serdediliyordu. Ne var ki Fransız ekolüne bağlı Jakoben İttihatçılar açısından, bizzat nemalandıkları pozisyonlar itibarıyla ciddi rahatsızlık doğuran bu fikirler pek de fazla taraftar bulamayacak ve Osmanlı gazetesinin 1904 yılında Kahire’ye nakledilmesiyle, liberal kanat tamamen tasfiye edilecekti…
İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte dokuz senelik bir ayrılıktan sonra İstanbul’a dönen Hüseyin Sîret bir süre vilayet mektupçuluğu, matbuat ve hazine-i evrak müdürlükleriyle iştigal ettiyse de, İttihad Terakki’nin ‘üstü çizilecekler’ listesinde yer alan biri olarak, Babıâli baskını neticesinde yeniden ülke dışına çıkmak zorunda kaldı. Harp yıllarını Selanik ve İsviçre’de geçirdi; bu kez İstanbul’a dönmesi 10 yıl alacaktı.
Uzun ayrılıkların ruhunu sürdüğü kıyılarda,

“Dalgın nazarlarınla karıştırma elverir,
Sönmüş deveran-ı ocakta kıvılcımlı bir külü;
Terk eyle kendi haline, meftur ve münkesir,
Kalsın biraz da ateşi kalbinde örtülü.

Pür nağme bir bahar idi evvel şebabeti;
Bak şimdi hâl-i zarine; yanmış bir iskelet…
Ümidi, aşkı, gençliği, âlamı, firkati
Göklerde bir duman; arar enzar-ı taziyet”

diye mırıldanarak ağır ağır ‘rıza’ sularına sokulan şair Hüseyin Sîret, mütareke ve cumhuriyet döneminde daha ziyade edebiyat öğretmenliğiyle hayatını sürdürdü. Şiirle seyre koyulduğu yıllarda önünde Abdülhak Hamit ve Tevfik Fikret gibi iki atlas vardı; ‘Manş’ın Sahili’nde’n döndüğünde ise karşısında, Hâşim ve Yahya Kemal’in açtığı bambaşka bir âlem-i misal buldu…
İbnülemin Mahmut Kemal’in, “Zaman geçtikçe her şey, bittabi, letâfet ve kuvvetini zayi eder. Fakat o, yaşlandıkça -bazı emsâli gibi- sözlerinde letâfet ve kuvvet artıyor. En ince hisler, en ruh nevaz seslerle terennüm ediyor” sözleriyle yad ettiği Hüseyin Sîret Bey’i, yine onun temennisiyle, bu kez tarihi tersinden okuyarak selamlayalım:
Sîret, şair olarak gurub etti, şair olarak yeniden tulû edecektir…



© 2009 Chronicle Dergisi