<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Chronicle Dergisi</title>
	<atom:link href="http://www.chronicledergisi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.chronicledergisi.com</link>
	<description>Hayatın Seyir Defteri</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Jun 2011 09:34:55 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>PKK&#8217;dan Önce Özgürlük Yolu Vardı</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/pkkdan-once-ozgurluk-yolu-vardi/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/pkkdan-once-ozgurluk-yolu-vardi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Apr 2011 13:07:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1736</guid>
		<description><![CDATA[Murat TOKLUCU
Kürt siyasetinde 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran TKSP’nin, diğer adıyla Özgürlük Yolu’nun 1974’te başlayan öyküsü, Kürtlerin siyasi bilinçlenmesi, PKK’nın nasıl oluştuğu ve devletin bu oluşumda oynadığı role dair pek çok soruya ışık tutuyor.
TKSP (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi), daha önce bir bölümü Türkiye İşçi Partisi ve diğer sol gençlik örgütlerinde yer alan bir grup Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Murat TOKLUCU</p>
<p>Kürt siyasetinde 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran TKSP’nin, diğer adıyla Özgürlük Yolu’nun 1974’te başlayan öyküsü, Kürtlerin siyasi bilinçlenmesi, PKK’nın nasıl oluştuğu ve devletin bu oluşumda oynadığı role dair<span id="more-1736"></span> pek çok soruya ışık tutuyor.</p>
<p>TKSP (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi), daha önce bir bölümü Türkiye İşçi Partisi ve diğer sol gençlik örgütlerinde yer alan bir grup Kürt sosyalisti tarafından 1974’ün ekim ayında kuruldu. İllegal olarak kurulan partinin adından çok, çıkardıkları yasal derginin adıyla, yani “Özgürlük Yolu” olarak anılan bu grup 12 Eylül darbesine kadar en güçlü Kürt örgütlerinden biri, hatta birincisi oldu. 1974’te çıkan genel aftan sonra ardı ardına çeşitli Kürt örgütleri kurulmaya başlamıştı. TKSP &#8211; Özgürlük Yolu’nun öyküsüne geçmeden önce, 1974 affını takip eden dönemde neden birdenbire 10’a yakın Kürt örgütünün kurulduğunu anlamak gerekiyor.</p>
<p>60’lı yıllarda Kürt hareketi</p>
<p>Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan ve 1938’deki Dersim ayaklanmasının bastırılmasıyla son bulan Kürt isyanlarından sonra Türkiye’deki Kürtlerin 1960’lara kadar örgütlü bir siyasi faaliyeti olmamıştı. 1950’lerin sonuna doğru yükselişe geçen Irak Kürt hareketinden ve Molla Mustafa Barzani’nin Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nden (KDP) etkilenen Türkiye’deki milliyetçi Kürtler, 1965’te illegal Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni  (KDP) kurdular. Kurucuları arasında 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanıp Sivas’taki çalışma kamplarına gönderilenlerin de (DİPNOT1) olduğu partinin Iraklı Kürtlerle de ilişkisi bulunuyordu. Ancak Irak’taki Kürt hareketinden istedikleri desteği bulamadılar. Zaten Irak KDP’nin kendi ülkesi dışındaki Kürt bölgeleriyle ilgili herhangi bir talebi, yani “Birleşik Kürdistan” hedefi yoktu. Ayrıca Irak yönetimine karşı savaşan Irak &#8211; KDP’nin yöneticileri, Türkiye’deki Kürtleri destekleyip Türkiye’yi karşısına almak istemiyordu.</p>
<p>Milliyetçi Kürtler KDP’de örgütlenirken, Musa Anter, Yaşar Kaya, Medet Serhat, Naci Kutlay, Kemal Burkay, Mehdi Zana, Tarık Ziya Ekinci ve Canip Yıldırım’ın başını çektiği bir grup Kürt aydını ise 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katılmışlardı. Bu grubun oluşturduğu “Doğulular” kanadının etkisiyle, TİP ilk kez genel başkan Mehmet Ali Aybar’ın 1963’te bir konuşmasına konu ettiği  “Doğu Meselesi”ni 1966’da parti programına aldı. Böylece TİP, bölgede ekonomik sıkıntılardan başka sıkıntılar olduğunu söyleyen ilk siyasi parti oldu. O dönem devlet söyleminde ve siyasi partilerin programında Kürt sorunu, “Kürt sorunu” olarak görülmüyor, yalnızca bölgenin ekonomik olarak geri kaldığı tespiti yapılıyordu.</p>
<p>60’ların ikinci yarısında yükselen sol gençlik hareketleri içinde de çok sayıda Kürt genci yer aldı. TİP’te ve diğer sol gençlik gruplarında yer alan Kürtler, sosyalizmin Kürt ulusal sorununu da çözeceğini savunuyordu.</p>
<p>Ancak bir süre sonra üniversite çevrelerinde ve öğrenci yurtlarında Kürt hemşehriciliğiyle başlayıp sol örgütlerin içinde –TİP’teki gibi- “Doğulular” grupları oluşmasıyla devam eden bir süreç başladı. Bu gruplaşmaya, büyük bölümü Kemalist izler taşıyan Türk solunun, Kürt sorununu tanımlamada ve çözüm önermede yetersiz kalmış olması eklenince Kürtlerin Türk solundan ilk kopuşu gerçekleşti. 1969’da Kürt sosyalistleri “Marksizm egemen ulusun tekelinde olamaz” gerekçesiyle Ankara’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nı (DDKO) kurdular. DDKO’lar Türkiyeli Kürtlerin siyasi tarihleri bakımından önemli bir dönüm noktasıydı, zira Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin kendi kimlikleriyle örgütlenebildikleri ilk legal kuruluşlardı.</p>
<p>Kürt sosyalistleri ayrı örgütlenmeye karar vermişlerdi ama Kürt halkı ile ilgili ileriye dönük somut bir programları yoktu. DDKO üyeleri genellikle TİP ve Dev-Genç kökenli oldukları için tartışmalar da bu iki siyasi çizginin görüşleri doğrultusunda yürüyordu. (DİPNOT-2)</p>
<p>Kürtlere 12 Mart darbesi</p>
<p>12 Mart 1971 darbesi sonrası Türkiye KDP yönetici ve üyelerinin büyük bölümü yakalandı. Ayrıca tüm DDKO şubeleri kapatıldı, çok sayıda üye ve yönetici tutuklandı. Bu yargılamalar bazı ilklere de sahne oldu. Savcıların iddianamesi tamamen “Kürt diye bir milletin ve Kürtçe diye bir dilin olmadığı” üzerine kuruluydu. İddianameden önce DDKO’cular arasından sadece altı tutuklu, mahkemede atfedilen suçlamaları reddetmek yerine yaptıkları işlerin arkasında durmaya, yani siyasi savunma yapmaya karar vermişti. Ama iddianame açıklanınca hem KDP’den hem DDKO’dan onlarca kişi siyasi savunma yapmaya karar verdi. Savcıların iddianameleri sayesinde, DDKO davaları Kürtlerin varlığı – yokluğu tartışmasına döndü.  Bu bir ilkti, zira Cumhuriyet sonrası binlerce kişinin öldüğü Kürt isyanlarının mahkemelerinde dahi siyasi savunma yapılmamıştı, böyle bir gelenek yoktu. Bu savunmaların Kürt halkı nezninde çok büyük sempatiyle karşılanmasının en büyük sebebi de, ilk olmalarıydı. Siyasi savunma yapan DDKO’cular 16 yıla varan hapis cezalarına çarptırıldılar.</p>
<p>12 Mart darbesinden 1974 affına kadar geçen üç senede, cezaevindeki DDKO mahkûmları Kürt sorununu daha ayrıntılı tartışma ve değerlendirme yapma fırsatı buldular. Temel tartışma konusu Kürt bölgelerinin statüsünün tanımlanmasıydı. ““Kürdistan” bir sömürge mi, değil mi? Eğer sömürgeyse Kürt hareketinin Türk solundan bağımsız örgütlenmesi gerekmez mi?” sorularına yanıt arandı. Yine bu dönemde TİP de “Kürtçülük” gerekçesiyle kapanınca Kürt siyasetçiler “TİP gibi şiddeti reddeden, yasal, mecliste grup kurmuş bir partinin bile Kürt meselesine dair söz söylemeye hakkı yoksa biz ne yapalım” diye sormaya başladı. Bu durum</p>
<p>Kürtler’in sorunun demokratik yoldan ve Türk partileri öncülüğünde çözüleceğine dair inançlarını yitirmelerine sebep olmuştu. TİP yöneticilerinin parti programının Kürt sorunuyla ilgili kısımlarını mahkemede layıkıyla savunamamaları da Kürtlerin artık tamamen ayrı örgütlenme kararı almalarının sebeplerinden biri oldu. (DİPNOT-3)</p>
<p>Başından beri TİP’te çalışan Canip Yıldırım, bu kopuşun çok önemli olduğunu, 30 yıldan fazla sürecek yeni sürecin koşullarını bu kopuşun belirlediğini ve bugünkü Türk-Kürt siyasal ilişkilerinin iyi anlaşılabilmesi için o dönemin iyi anlaşılması gerektiğini söylüyor. (DİPNOT-4)</p>
<p>Kürtlerin 1974’ten sonra oluşturdukları örgütlenmelerde milliyetçi-ulusalcı çizgiye rağbet eden pek olmadı. O tarihlerde ardı ardına kurulan Kürt örgütleri Marksist olma konusunda birbirleriyle yarış halindeydi. Özgürlük Yolu, Rızgari, DDKD, KAWA, KIP, KUK gibi Kürt örgütleri Türk solunun büyük bölümü gibi dünya sol siyaseti üzerinde etkili üç devletin, yani SSCB, Çin ve Arnavutluk çizgilerinin etkisi altındaydılar.</p>
<p>TKSP kuruluyor</p>
<p>TKSP(Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi) 1974’ün Ekim ayında aralarında kapatılan TİP’in bazı yöneticilerinin de olduğu Kürt aydınları ve sosyalistleri tarafından kuruldu. Liderliğini Kemal Burkay’ın yaptığı partinin üyeleri arasında Mehdi Zana, Ziya Acar, Yılmaz Çamlıbel, İhsan Aksoy, Faruk Aras, Veysi Zeydanlıoğlu ve Bayram Aras gibi sol hareket içindeki tanınmış Kürtler de vardı.</p>
<p>TKSP, kuruluşundan 12 Eylül darbesiyle birlikte partinin varlığının açığa çıkmasına kadar illegal olarak faaliyetini sürdürdü. O dönem Kürtler için illegal örgütlenmek zorunluydu; zira programına Kürt sorununu alan bir partinin yasal olarak kurulması imkânsızdı. Ama zaten TKSP silahlı mücadeleyi kabul etmediği için legal faaliyetlere ağırlık veriyordu. 1975’ten başlayarak Kürtçe “Riya Azadi”, Türkçe “Özgürlük Yolu” dergilerini çıkardılar. Örgütün ileri gelenleri TKSP’nin varlığını 12 Eylül darbesine kadar kabul etmeseler de dergi çevresinde toplanan, herkesçe kabul edilen bir siyasi grup oldular ve dergilerinin adıyla, “Özgürlük Yolu” olarak anıldılar. Özgürlük Yolu dergisi yalnızca Kürt sorunuyla ilgilenmiyor, Türk solunun tamamını ilgilendiren yayınlar da yapıyordu. Derginin tirajı 10 bin civarındaydı. Örgüt, 1977 yılında 30-40 bin tirajlı Roja Welat (Vatan Güneşi) adlı Kürtçe bir dergi daha yayınlamaya başladı. Deng Yayınlarını da kuran örgüt, çıkardığı yayınlarda tarihte ilk kez Kürt sorununu tarihi, ekonomik, sınıfsal ve kültürel boyutlarıyla ele almak gibi bir ilki de gerçekleştirdi.</p>
<p>Örgütün kurucularından İhsan Aksoy, amaçlarını şöyle anlatıyor: “Legal planda koşulların elverdiği tüm olanaklardan yararlanılacak, gençlik dernekler etrafında örgütlendirilip, bilinçlendirilerek parti saflarına yönlendirilecekti. Basın ve yayın aracılığıyla örgütün düşünceleri kitlelere ulaştırılacak, Kürt kitlelerinin bilinçlendirilmesine çalışılacaktı. Ayrıca seminerler, konferanslar, demokratik kitle gösterileriyle kitleleri demokratik hareketlilik içinde tutacaktık. Yine yayın aracılığıyla Kürt dili,tarihi ve edebiyatıyla ilgili araştırma ve değerlendirmelerle yazılı örnekler sunulacaktı.”</p>
<p>Parti, solun “Sovyetçi” kanadındandı ve Sovyet tipi federatif yapıyı savunuyordu.</p>
<p>Partinin kısa vadedeki hedefi “Kürdistan”ı sömürgeci baskıdan kurtarmak ve Türkiye Kürdistanı’nda demokrasi ve özgürlüğü kurmak için Kürt toplumu içindeki gerici güçleri tasfiye etmek”ti. Parti, Sovyet modelindeki bir Kürt cumhuriyeti kurulabileceğini, bunun da yine aynı modeldeki bir Türk cumhuriyetiyle federasyon kurabileceğini savunuyordu.</p>
<p>1977 yerel seçimlerinde Diyarbakır Belediye Başkanı olan Mehdi Zana ve 1979 ara seçimlerinde Ağrı belediye başkanı olan Urfan Alparslan TKSP’liydi. Gerçi Zana, parti kararlarına karşı çıkarak başkan olmuştu ama herkes kendisinin Özgürlük Yolu’nun lider kadrosundan olduğunu biliyordu.</p>
<p>PKK’yla ilişkiler</p>
<p>Diğer Kürt örgütleriyle dönem  dönem ittifak yapan TKSP’nin düzenli ilişki kurmayı reddettiği tek Kürt örgütü PKK, o dönemdeki adıyla “Apocular” oldu. (PKK, resmi olarak 22 Kasım 1978’de kuruldu. Ancak PKK’nın temelleri aralarında Abdullah Öcalan’ın da olduğu  Ankara Yüksek Öğretim Derneği AYÖD’ün 1975’teki Kürt yöneticileri arasında atılmıştı. Bu çekirdek kadro etrafında örgütlenen grup “Apocular” olarak anılıyordu. Örgüt, 1978’de kurulduğunu duyurup, adını PKK olarak açıkladıktan sonra bile uzun yıllar bu isimle anılacaktır.)</p>
<p>Silahlı mücadeleyi reddeden TKSP’nin aksine, PKK şiddeti savunmakla kalmıyor, bu yolda hiçbir fırsatı kaçırmamaya özen gösteriyordu. PKK Kürtlerin en yoksul kesimleriyle, özellikle büyük şehirlerdeki işsiz Kürt gençleriyle ilişki kuruyordu. TKSP ise daha “elit” bir örgüttü.</p>
<p>TKSP, PKK’yı “Kürdistan’ı yönetmeye yeteneği olmayan, kör terörizm uygulayan anarşist ve terörist bir örgüt” olarak tanımlıyordu. İki örgüt arasındaki gerilim yalnızca ideolojik düzlemde kalmadı. 1975-80 arasında TKSP ve PKK militanları defalarca karşı karşıya geldiler. Bu dönemde çok sayıda Özgürlük Yolu militanı öldürüldü. PKK, Mustafa Çamlıbel adlı militanını öldürünce bir bildiri yayınlayan Özgürlük Yolu, PKK’yı devletin kurdurduğunu, MİT’in Abdullah Öcalan’la daha 12 Mart öncesi Türk Komünizmle Mücadele Derneği’nin üyesi bir öğrenciyken ilişkiye başladığını iddia etti.</p>
<p>PKK, bir grup olarak ortaya çıktığı günden itibaren, diğer bütün mücadele biçimlerini reddederek, silahlı mücadeleyi tek mücadele biçimi olarak benimsedi. Bu stratejisi gereği de, kendisine göre, yani şiddetini meşrulaştıracağı alanlar bulmaya çalıştı.</p>
<p>PKK’ya kadar kurulan Kürt örgütlerde, bölgenin önde gelen aşiretlerine mensup kişiler de vardı. Bu nedenle bu örgütler teorik bazda “feodal düzene” ve ağalığa karşı olsalar da bu kişilere karşı somut bir saldırıya girişmemişler, onları karşılarına almak istememişlerdi. PKK ise bu kuralı alt üst etti ve bazı bölgelerde aşiretlere saldırdı, birçok yerde aylarca sürecek ve on binlerce kişiyi etkileyecek çatışmalar başladı.</p>
<p>Kürt siyasetçi, avukat Canip Yıldırım PKK’nın güçlenmesini de buna bağlıyor:</p>
<p>“PKK’nın o dönemde gerçekleştirdiği eylemler çok sarsıcıydı. Siverek’te Bucakları vurdu, Mehmet Bucak’ı öldürmeye kalktılar. E, Mehmet Bucak herkesin korktuğu biri. Feodal güçlerle silahlı çatışma içine girebilen bir hareket oldu PKK ve bu yüzden de halk arasında taban buldu. Batman’da Ramanlılarla çatışmaya girdi. (…) Diğer Kürt grup ve örgütler bu çatışmaların dışında kaldılar ve doğru bulmadılar. Seslerini duyuramaz hale geldiler gittikçe. Bazı Kürt örgütleri ulusal cephe kurabiliriz inancındaydılar, bu ulusal cephede ağaların, beylerin de rolü olduğuna inanıyorlardı.” (DİPNOT-5)</p>
<p>Diğer taraftan Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde Gaziantep ve Urfa’da ülkücü örgütlenme hız kazanmıştı. Özellikle Urfa’daki Toprak Reformu  Müsteşarlığı aracılığıyla bölgeye sayıları binlerle ifade edilen ülkücü yerleşmişti. 1977 ve 1978’de Apocular, Urfa’daki ülkücülerle uzun süre çatışılar ve bu mücadelenin sonunda kendi tabirleriyle “faşistleri Urfa’dan sürdüler”. Bu da bölgede büyük sempati yarattı. Bu durum, PKK’nın ağalara karşı tutumuyla da birleşince diğer Kürt örgütlerinin tabanından PKK’ya kaymalar oldu.</p>
<p>PKK bu stratejisiyle tabanını genişletti, bazı aşiretlere savaş açarken bazılarına yakın durmayı ve çatışmalar sırasında bunları yanına almayı da başardı. Bir yandan güçlenirken, Özgürlük Yolu ve diğer Kürt örgütlerine karşı saldırılarını da arttırdılar.</p>
<p>PKK’nın o dönem yarattığı şiddet dalgasının yarattığı sonuçlara örnek olarak Siverek’te yaşananlar verilebilir. TİP’in milletvekili çıkaracak kadar güçlü olduğu Siverek, Kürt siyaseti ve sol muhalefet açısından önemli bir yerdi. 74’ten sonra da bu çizgisini korumuştu. PKK’nın 1978’de Kawa lideri Ferit Uzun’u öldürmesiyle ilçede olaylar başladı. (Olayı Bucak Aşireti’nin üstüne atmaya çalışan PKK bu cinayeti üstlenmedi. Cinayeti PKK’nın işlediği biliniyordu gerçi ama olayın açığa çıkması 12 Eylül sonrası yakalananların itiraflarıyla oldu.) Bu cinayetin ateşlediği ve PKK’yla diğer örgütlerin ve bazı aşiretlerin katıldığı savaş 12 Eylül 1980’e kadar sürdü. 12 Eylül’de bir günde bıçak gibi kesilen çatışmalarda yüzlerce kişi öldü, onbinlerce kişi göç etmek zorunda kaldı. Olaylar başlarken 60 bin olan Siverek nüfusu, iki yıl içinde 29 bine gerilemişti.</p>
<p>Rızgari örgütü yöneticilerinden İbrahim Güçlü PKK’nın diğer örgütlere saldırılarını şöyle özetliyor: “PKK, Özgürlük Yolu, Kawa ve DDKD’den yurtseverleri katletti. Rizgarî’de yaralamalar oldu. Beş Parçacılar denilen Kürt yurtsever grubunu tümden yok etti. KUK ve Têkoşîn’e karşı tam anlamıyla bir savaş açtı. Têkoşîn geniş bir kitleye sahip olmadığı için, PKK’nin saldırısı sonucu savaşın boyutları fazla genişlemedi. Ama Têkoşîn PKK’nın saldırısı sonucu çok değerli yöneticilerini ve üyelerini kaybetti. KUK’la olan savaş, her iki grubun kitle tabanının geniş olmasından dolayı sınırları ve çapı geniş olan tam bir savaş oldu. Bu savaşta, yüzlerce sıradan Kürt ve Kurt yurtseveri katledildi. PKK, Kürt örgütlerine karşı savaşırken, Kürt yurtseverlerini katlederken, Türk sosyalist muhalefetine karşı olan görevini de ihmal etmiyordu. PKK, Türk sosyalistlerinin Kürdistan’da örgütlenme hakkına sahip olmadığı stratejisini ileri sürerek, Türk sosyalist örgütlerinin yöneticilerini ve üyelerini de katletti. PKK’nın bu yaptığını, devlet bu rahatlıkla, ekonomik ve risksiz yapabilir miydi? Hayır. PKK, devletin yapmak isteyip de sağlıklı gelişmeden dolayı yapmadığını yaptı.” (DİPNOT-6)</p>
<p>Özgürlük Yolu lideri Kemal Burkay da geçen yıl yazdığı bir yazıda o dönemle ilgili şunları söylüyor: “PKK bu işte paravan bir örgüt olarak kullanıldı. Çok daha radikal bir söylem ve pratikle sahneye sürülen PKK eliyle Kürt yurtsever hareketi terörize edildi, onun eylemleri devletin şiddet kullanması ve Kürdistan’a yönelik planlarını hayata geçirmesi için bahane edildi.” (DİPNOT-7)</p>
<p>TKSP – Özgürlük Yolu, bir yandan siyasi çalışmalarını sürdürürken bir yandan da PKK saldırılarıyla uğraşıyordu. Abdullah Öcalan’ın 1978’deki “Bölgede egemen olmamızın önünde engel olan tüm örgütler ortadan kaldırılacak” kararının ardından işler daha da zorlaştı. PKK yalnızca lider kadroları değil, TKSP – Özgürlük Yolu’nun yasal gençlik örgütü DHKD (Devrimci Halk Kültür Dernegi) üyesi öğrencileri bile hedef alıyordu. Tüm zorluklara rağmen, TKSP – Özgürlük Yolu, en güçlü ve saygın Kürt örgütü olma özelliğini korudu. Türk soluyla da dönem dönem işbirliği yapan örgüt, bir dönem Türkiye Öğretmenler Derneği (TÖB-DER) ve Halkevleri yönetiminde de yer aldı. Aralık 1978’de sıkıyönetimin ilanının ardından Roja Welat ve DHKD kapatıldı. Riya Azadi yurtdışında basılıp Türkiye’le illegal yollarla sokulmaya devam etti.</p>
<p>TKSP – Özgürlük Yolu’nun en büyük şansı o ana kadar örgüt olarak deşifre edilememiş ve büyük bir operasyonla karşı karşıya kalmamış olmasıydı. 1980’in mart ayında işler değişmeye başladı. O tarihte Diyarbakır Dilan Sineması’nda meydana gelen ve bir üsteğmenin ölümüyle sonuçlanan bir eylemin ardından TKSP’ye yönelik geniş çaplı bir polis operasyonu başlatıldı. TKSP, o zamana kadar bir parti olarak değil legal olarak yayınlanmakta olan Özgürlük Yolu dergisinin veya legal faaliyet yürüten Devrimci Halk Kültür Derneği (DHKD)’nin adıyla anılıyordu. Polis bu operasyon sırasında partinin tüzüğünü ele geçirmiş, örgütü deşifre etmişti. Diyarbakır’da faaliyet gösteren bazı merkez komite üyeleri tutuklanmıştı. Tehlike büyüktü. TKSP, belirli kadrolarını Diyarbakır’ın dışına çıkarma kararı aldı.</p>
<p>Bu dönem, TKSP açısından oldukça sıkıntılı bir süreçti. Çünkü henüz polis operasyonlarının yarattığı tahribatlar giderilmeye çalışılırken 12 Eylül askeri darbesi geldi ve işler iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Lider kadroların büyük bölümü İran Kürdistanı’na bir bölümü de Avrupa ülkelerine gitmek zorunda kaldı.</p>
<p>PKK’nın şiddet yoluyla yarattığı rüzgâra rağmen barışçı alternatifi temsil eden Özgürlük Yolu 12 Eylül’e kadar çok daha etkili bir hareket olmayı sürdürmüştü.</p>
<p>12 Eylül’den sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşet bu barışçı alternatifi ezdi ve şiddet alternatifini temsil eden PKK’yi güçlendirdi. Çok ağır işkenceler yaşayan ve 10’a yakın Kürt örgütünden içeride yatan mahkumlar üzerinde artık solculuk sağcılık gibi kavramlar değil, “Kürtlük” bilinci etkili oluyordu. Hem cezaevinde yatan hem dışarıdaki çok sayıda Özgürlük Yolu ve diğer örgüt militanları PKK’ya katılmayı tercih etti. Yüzlerce mahkum, içeri başka bir örgüt militanı olarak girip dışarı çıkınca PKK saflarında dağa çıktı. (DİPNOT – <img src='http://www.chronicledergisi.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>PKK giderek güçlenirken, diğer örgütler hızla kan kaybediyordu. Kendisi de TKSP &#8211; Özgürlük Yolu geleneğinden gelen yazar ve siyasetçi Orhan Miroğlu o dönemle ilgili şunları söylüyor: &#8220;(PKK dışındaki Kürt hareketinin)12 Eylül sonrasında Kürdistan’da faaliyet kabiliyetleri ve olanakları yavaş yavaş tükendi ve bu örgütlerin lider kadroları uzun yıllar diaspora koşullarında Kürdistan’da başlayan yeni siyasal sürece politik müdahale ve etkin olma imkanlarını yitirerek yaşamak zorunda kaldılar. TKSP’nin nispeten varlığını sürdürdüğü ve PKK’dan sonra en etkin hareket olarak kalmayı başardığı söylenebilir.” (DİPNOT-9)</p>
<p>Miroğlu’nun da dediği gibi TKSP – Özgürlük Yolu varlığını bugüne kadar sürdürdü, ancak eskisinin çok altında bir güce sahipler. Adını PSK (Partiya Sosyalist a Kürdistan &#8211; Kürdistan Sosyalist Partisi) olarak değiştiren grup, 1980’den beri 6 kez kongre yaptı. 2003’teki kongrede Kemal Burkay’ın liderliği kendi isteğiyle bıraktığı örgüt, Avrupa’daki çeşitli işçi konfederasyonlarında etkili durumda ve yayıncılık faaliyetlerine ağırlık veriyor. Lider kadroları yurtdışında olan örgüt Türkiye’de pek etkili değil. Ancak Hak ve Özgürlükler Partisi (Hak-Par) başta olmak üzere çeşitli legal kuruluşlarda çalışmalar yaptıkları biliniyor.</p>
<p>KEMAL BURKAY</p>
<p>“Bir kedim bile yok” dizesinin şairi</p>
<p>Kemal Burkay, 1937’de Turceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı Dırban (Kızılkale) köyünde doğdu. Babası köy öğretmeni olan Burkay, 12 yaşındayken Köy Enstitüsü’ne girdi. 1955’te öğretmen oldu, üç yıl öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik yaptığı dönem Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi, 1960’ta mezun oldu.</p>
<p>Mezun olduktan sonra, Elazığ’da kaymakamlık stajı ve Osmaniye’de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak sol görüşlü olması nedeniyle merkeze çekildi. Bunun üzerine 1964 yılında Elazığ’da avukatlığa başladı.</p>
<p>Edebiyata ilgisi erken yaşta başlamıştı. Öğrencilik yıllarında şiir ve hikayeler yazan Burkay, ilk romanı “Yaşamanın Ötesinde”yi 1964’te, ilk şiir kitabı “Prangalar”ı 1967 yılında çıkardı.</p>
<p>1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1966’da “Yeni Akış” dergisinde çıkan bir yazısı yüzünden tutuklandı ve dört ay tutuklu kaldı. Yine siyasi çalışmaları yüzünden 1969 ve 1971 yıllarında üç kez tutuklandı, işkence gördü.</p>
<p>12 Mart döneminde artan baskılar nedeniyle 1972 yılında yurt dışına çıktı, önce Suriye ve Lübnan’a, oradan Avrupa’ya gitti. 1974’te çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara’da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi TKSP’yi kurdu ve genel sekreterliğe seçildi.</p>
<p>1980 yılı mart ayında örgüte karşı operasyon başlayınca nisan ayında yeniden Avrupa’ya gitti. İsveç’te siyasi mülteci olan Burkay, o günden beri Türkiye’ye dönemedi.</p>
<p>PKK ve Abdullah Öcalan’la arası hiç iyi olmadı. Kürt kamuoyunda PKK’yı eleştirmenin en zor olduğu zamanlarda bile söyleşeceğini söyledi. 1999’da Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra Almanya’da düzenlenen bir parti gecesinde yaptığı konuşmada şunları söyleyecekti: “Türk devleti PKK&#8217;nın silahlı eylemini bahane ederek son 15 yılda Kürt halkına karşı acımasız bir savaş yürüttü, dört bin köyü ve onlarca kent ve kasabayı yakıp yıktı, boşalttı. 4-5 milyon insanımız göçe zorlandı. Bunların çoğu Kürdistan&#8217;ı terk ettiler, evsiz, işsiz perişan oldular. Çoğu genç olmak üzere, 30-40 bin insanımız yaşamını yitirdi. Peki kazanımlar ne? Kürt halkı büyük bir bedel ödedi, ama hiçbir şey elde edemedi. PKK&#8217;nin bütün vaatleri boş çıktı. Kürtler bu yanlış yolda 20 yıl yitirdiler. Yaraların sarılması için de daha çok yıllara gerek var.”</p>
<p>Abdullah Öcalan da oldum olası “pasifist”, “hain”, “oportünist”, “fazla aydın” ve “elit” olmakla suçladığı Kemal Burkay ve arkadaşlarını “sahte Kürt” olarak adlandırıyordu.</p>
<p>Şimdiye kadar Burkay’ın 40 dolayında kitabı, onlarca broşürü yayınlandı. Bunların bir bölümünü Türkçe bir bölümünü Kürtçe, bazılarını ise iki dilde birden kaleme aldı. Bazı eserleri yabancı dillere çevrildi. Bu eserlerin bir bölümü siyasi ve teorik nitelikte, bir bölümü ise dile ve tarihe ilişkin, ya da şiir, roman, öykü, tiyatro eseri, mizah ve deneme türünden edebi ürünlerdi. Ama daha çok şiirleriyle tanındı. Sezen Aksu’nun söylediği “Gülümse” şarkısının sözleri de kendisine aittir. (Orijinal şiirdeki “işçiler iyi çalışsın, gülümse” dizesi şarkıdan çıkarılmıştır). Burkay’ın şiirlerinin bazıları İngilizce, Almanca, İtalyanca, İsveççe, Bulgarca, Yunanca, Arapça ve Farsça dillerine çevrilip dergilerde yayınlandı, ya da antolojilerde yer aldı.</p>
<p>Parti liderliğinden ayrılan, ancak siyasi ve edebi çalışmalarını sürdüren Burkay Türkiye ve Almanya’da basılan haftalık “Dema Nu” gazetesinde ve www.kurdistan.nu adlı sitede düzenli olarak yazı yazmayı sürdürüyor.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>1- 27 Mayıs darbesinden hemen sonra, 1 Haziran 1960’ta bölgelerinde etkili olan Kürt toprak ağaları, aşiret reisleri ve &#8220;Kürtçü&#8221; olduğundan şüphelenilen 485 kişi tutuklanıp Sivas&#8217;ta bir kampta toplanmıştı. Bu kişilerden 55&#8242;i daha sonra batı illerine sürgün edildiler. Babalarının 1919’da Erzurum ve Sivas kongrelerine davet edildikleri halde katılmadıkları iddia edilen bu kişiler 1963 yılı ekim ayına kadar sürgün hayatı yaşadılar.  Sivas kampı  konusunda detaylı bilgi edinmek için kapatılan Nokta dergisinin 18-24 Ocak 2007 tarihli 12&#8242;nci sayısındaki Nevzat çiçek imzalı habere bakılabilir.</p>
<p>2-Hatice Yaşar, &#8220;Kürt Milli Meselesi Karşısında Türk Sosyalistlerinin Tutumu&#8221;,  Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt:7, s. 2114-2115, İstanbul, 1990, İletişim Yayınları.</p>
<p>3- TİP 1974 affından sonra yeniden kurulurken kapanmamak için Kürt sorununu programının dışına çıkarmıştı. Bu durum da Kürt sosyalistler arasında büyük hayal kırıklığı yarattı.</p>
<p>4-Orhan Miroğlu, &#8220;Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı-Canip Yıldırım&#8217;la Söyleşi&#8221;, s.117, İstanbul, 2005, İletişim yayınları.</p>
<p>5-Age, syf:246</p>
<p>6-İbrahim Güçlü&#8217;nün www.rizgari.com&#8217;daki &#8220;PKK Devletin imdadına yetişti (III)&#8221; başlıklı yazısı.</p>
<p>7-Kemal Burkay&#8217;ın www.kurdistan.nu&#8217;daki &#8220;Derin Devlet ve PKK el ele&#8230;&#8221; başlıklı yazısı.</p>
<p>8-PKK’nın yarattığı cazibenin bir sonucu da demokratik mücadeleyi benimseyen TKSP &#8211; Özgürlük Yolu içinde bazı yöneticilerin mücadele yöntemleri konusunda görüşlerini değiştirmeleri oldu. TKSP içinden demokratik mücadele yöntemini bırakan bir grup, diğer bazı örgütlerden ayrılanlarla birlikte Kürdistan Sosyalist Hareketi TSK’yı (Tevgera Sosyalista Kürdistane) kurdular. 1986’da Beka Vadisi’ne yerleşip silahlı mücadele için hazırlanmaya başlayan örgüt 1988’de örgütün ikinci adamı, eski Ağrı belediye başkanı Urfan Aslan’ın askerler tarafından öldürülmesi ve 1990’da da örgüt lideri Zeki Adsız’ın ölümünden sonra  tarihe karıştı.</p>
<p>9-Orhan Miroğlu, &#8220;Çapraz Ateşte İki Halk Kürtler ve Türkler&#8221;, s.36-37, İstanbul, 2005, Beybün Yayıncılık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/pkkdan-once-ozgurluk-yolu-vardi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sayı 14 / 2009</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/sayi-14-2010/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/sayi-14-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Mar 2011 13:17:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1740</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1741" href="http://www.chronicledergisi.com/sayi-14-2010/chroniclekemalburkay/"><img class="alignleft size-full wp-image-1741" title="chroniclekemalburkay" src="http://www.chronicledergisi.com/wp-content/uploads/2011/01/chroniclekemalburkay.jpg" alt="chroniclekemalburkay" width="145" height="186" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/sayi-14-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzelliğin Karanlık Sırları</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/guzelligin-karanlik-sirlari/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/guzelligin-karanlik-sirlari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Jan 2011 11:48:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1720</guid>
		<description><![CDATA[
 Ahu ERKIVANÇ YILDIZ
Saça zarar vermeyen boyanın mucidi Eugène Schueller’in 1909’da kurduğu L’Oréal dünyanın en büyük kozmetik şirketlerinden biri olarak 100’üncü yaşını kutluyor. Ancak Schueller ailesinin geçmişi ve bugünü, Nazi karanlığından tutun da anne-kız hesaplaşmalarına dek pek çok ilginç ayrıntıyla örülü&#8230;
Zenginin parası züğürdün çenesini yorar derler. Avrupa magazin basını son aylarda bu malum dertten muzdarip. Kozmetik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1808" href="http://www.chronicledergisi.com/guzelligin-karanlik-sirlari/loreal/"><img class="alignleft size-full wp-image-1808" title="loreal" src="http://www.chronicledergisi.com/wp-content/uploads/2011/01/loreal.jpg" alt="loreal" width="175" height="55" /></a></p>
<p> Ahu ERKIVANÇ YILDIZ</p>
<p>Saça zarar vermeyen boyanın mucidi Eugène Schueller’in 1909’da kurduğu L’Oréal dünyanın en büyük kozmetik şirketlerinden biri olarak 100’üncü yaşını kutluyor. <span id="more-1720"></span>Ancak Schueller ailesinin geçmişi ve bugünü, Nazi karanlığından tutun da anne-kız hesaplaşmalarına dek pek çok ilginç ayrıntıyla örülü&#8230;</p>
<p>Zenginin parası züğürdün çenesini yorar derler. Avrupa magazin basını son aylarda bu malum dertten muzdarip. Kozmetik devi L’Oréal’ın bir numaralı hissedarı Liliane Bettencourt ile yegâne kızı Françoise Bettencourt-Meyers arasında kızışan kavganın satır aralarında aile serveti de masaya yatırılıyor. Kaldı ki bu servet çeneyi yormayacak türden değil: Liliane Bettencourt Avrupa’nın en zengin kadını; Fransa’da Bernard Arnault’un ardından ikinci sırada geliyor. Forbes’un listesinde ise dünyanın en zengin 21’inci kişisi olarak gösteriliyor. Zenginliğinin rakamsal karşılığı ne kadar mı? 2009’da tahminen 13.4 milyar dolara vurmuş durumda…</p>
<p>Rakamları bir yana bırakıp olayın “magazin” içeriğine gözattığımızda şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Liliane Bettencourt 2007’de eşi André’yi kaybetti. Kısa bir süre sonra, 2008’de biricik kızları Françoise Bettencourt-Meyers annesinin akıl sağlığının yüklü servetini idare etmekte yetersiz kaldığını iddia ederek dava açtı. Davanın en önemli bölümünü, sosyetik fotoğrafçı François-Marie Banier için 2002’den beri çekler, mülkler, hayat sigortası ve sanat eserleri gibi ufak ayrıntılar aracılığıyla 1 milyon Euro’ya yakın para harcamış olması oluşturuyor.</p>
<p>Aslına bakarsanız L’Oréal’in kurucusu Eugène Schueller’in kızı Liliane Bettencourt öyle fazla ortalıklarda görünen, gazetelere sürekli demeçler veren bir kadın değil. Ancak kızının açtığı dava nedeniyle son yıllarda hiç konuşmadığı kadar konuştu, gazetecilerle tumturaklı sohbetler etti. Her seferinde de kızının iddialarını “çok aptalca” bulduğunu tekrarlayarak, özetle “Para benim, size ne oluyor?” demeye getirdi: “Tüm olan biteni tam anlamıyla aptalca buluyorum. Boşa enerji kaybı. Olaylar hem nahoş hem de üzücü. François-Marie Banier’i 20 yılı aşkın süredir tanıyorum; kocam da 20 yıldır tanıyordu. Kızıma ne oluyor? Belki her şeyin sebebi François-Marie Banier ile aramızın iyi olmasıdır. Kıskançlığın bunda rolü olabilir… Artık kızımı ne görüyorum, ne de ileride görmek istiyorum.”</p>
<p>86 yaşındaki Bettencourt’a göre, Paris moda çevrelerinin tanınmış yüzlerinden olan, arkadaş hanesine Hollywood yıldızlarının adlarını yazan 62 yaşındaki fotoğrafçıya akıttığı para, servetiyle karşılaştırıldığında “fazla büyük sayılmaz”. Üstelik Banier sayesinde hiç tanımadığı ortamlara giriyor olması da cabası… Le Monde’da yayımlanan bir mektubunda Bettencourt aynen şöyle söylüyor: “Servetim yüzünden yazgılı olduğum bir çevreye tıkılıp kalmaktan onun sayesinde kurtuldum.”</p>
<p>Anne-kız arasındaki kavganın yalnızca magazin sütunlarında yankılandığını sanmayın. Kızının başvurusu üzerine Bettencourt’un yakın çevresi polis tarafından sorgulandı, Paris’in hemen dışındaki yüksek duvarlarla çevrili malikânesine girildi ve hizmetçilerinden sekreterine kadar pek çok kişi soru yağmuruna tutuldu. Sonuçta tarafların birbirini “Zaten kızım çocukluğundan beri soğuk bir kızdı” ya da “Anneme güven olmaz” gibi ağır sözlerle suçladığı akıllara zarar bir dava çıktı ortaya…</p>
<p>Çenemizi yoran bir dava…</p>
<p> </p>
<p>RESMİ TARİHİN ANLATTIKLARI</p>
<p>Ama söz konusu bu yıl 100’üncü doğum gününü kutlayan L’Oréal olunca, çenemizin yorulmaması imkânsız zaten. Öncelikle 100 yıllık bir geçmişe sahip devasa bir şirket ve o şirketin “ilk”lerle bezeli öyküsü var&#8230; Sonrasında şirketi kuran aile üyelerinin günümüze uzanan, ilginç detaylara sahip yaşam öyküleri&#8230;</p>
<p>Yaşam öykülerinden ilki Eugène Schueller’in 1904’te Fransa’da kimyager olarak üniversiteden mezun olmasıyla başlıyor&#8230; Eugène azimli ve yeniliklere açık bir genç olarak üniversite hocalarının bile boşuna kürek çekmemesini salık verdiği saç boyası alanında çalışmalarını sürdürme kararı alıyor. O dönemde saç boyası kına ya da kaya tuzu gibi maddelerden imal ediliyor ama o boyalar ne kalıcı olmayı başarıyor ne de doğal bir görünüm kazandırıyor kadınlara&#8230; Schueller başarısının tohumlarını 1907’de bir apartman dairesinde, saça zarar vermeyen kimyasal bileşimlerle ürettiği saç boyasıyla atıyor. Kozmetik alanında gerçek bir devrim sayılıyor bu yenilik. Schueller 24 Mart 1908’de boyanın patentini de alıyor. 30 Temmuz 1909’da da ileride L’Oréal’e dönüşecek olan şirketi “Société Française des Teintures Inoffensives pour Cheveux”yü kuruyor.</p>
<p>Schueller’in azminin elinden kurtulamayan Parisli kuaförler kısa sürede onun saç boyalarını kullanmaya ikna oluyor. Paris’te kurduğu kuaförlük okulu, tüm Fransa’ya yaydığı ürün mümessilleri, fikirlerini geliştirmesi için profesyonellerle yaptığı ortaklıklar gelecekteki imparatorluğunun sinyalleri sayılabilir. 1920’lerde Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından dünyanın aldığı yeni şekil de Schueller’in epeyce işine yarıyor. Zira savaşın etkileri yüzünden kadınlar artık her yerdedir&#8230; Çalışıyor, üretiyor, para kazanıyor ve kişisel bakımlarını daha fazla önemsiyorlar. İyi görünmenin ilk adımı da saçlardan geçiyor. Böylece L’Oréal’in uluslararası macerası da başlıyor: 1910’da İtalyan, 1911’de Avusturyalı, 1913’te Hollandalı kadınlar nasipleniyorlar doğal saç boyasının avantajlarından. Sonra ver elini Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İngiltere ve hatta Brezilya&#8230;</p>
<p>Schueller’e göre büyümenin ve başarılı olmanın anahtarı; araştırmak ve yenilik peşinde koşmak. Dolayısıyla araştırmaktan hiç vazgeçmeden saç boyasını geliştiriyor ve 1925’te piyasaya sürdüğü, sarı saçları daha da doğallaştırarak parlak ışıltılar yaratan ürünle bir kez daha çığır açıyor. 1928’de Savons Français’i satın alıp biraz daha büyütüyor şirketini. Savons Français’in Clichy’deki fabrikası ileride L’Oréal’in genel merkezi haline geliyor zaten.</p>
<p>Fransız iş adamının modernizmle dansı, reklamlara yaptığı yatırımla hız kazanıyor. Ona göre reklamcılık da iki koldan işleyen bir alan: İnsanların ilgisini çekmek üzere tasarlananlar ile satışları arttırmak için tasarlananlar&#8230; İşte bu düşüncelerle 1928’de o gün için inanılmaz reklamlarla piyasaya sürdüğü O’Cap adlı ürün, köpük şeklinde bir çeşit şampuan aslında. 1931’de Paris’te bir binanın dış yüzünü baştan aşağı O’Cap reklamıyla kaplıyor. 1932’de radyo programlarında O’Cap “cıngılı”nın melodisi yankılanıyor&#8230; “Saçlarınızı bol bol yıkamaktan çekinmeyin” temasını taşıyan reklamlar, Fransızların kişisel hijyenlerine eskisinden daha fazla önem vermelerini sağlamayı hedefliyor. Market rafları “saç losyonu” diye adlandırılan bu yenilikçi şampuanla doluyor bir anda&#8230; Nihayet 1933’te, sabun ihtiva etmediğinden saçları yumuşatan gerçek şampuanla tanışıyor Fransızlar. 1 litrelik ambalajlarda sunulan “Dop” şampuanı, büyük kitlelere ulaşmayı başaran ilk şampuan oluyor.</p>
<p> </p>
<p>BİR GÜN HERKES SARIŞIN VE BRONZ TENLİ OLACAK</p>
<p>Rivayet o ki, Schueller bir seferinde saç rengini ağartan ilk solüsyonlarından birini eline alıp şöyle buyuruyor: “Bu küçük şişede devasa bir endüstri saklı! Bir gün milyonlarca esmer sarışın olmak isteyecek.” 1900’lerin ilk çeyreğinde yapılan bu tahminin ne denli okkalı olduğunu 2000’lerde bizler gayet iyi biliyoruz. Ancak maharet elbette zamanında parsayı toplamak&#8230; Hollywood’un da hatırı sayılır ölçülerdeki katkılarıyla L’Oréal’in sarı renkteki saç boyası en ünlü kuaförlerin de listesinin zirvesine oturarak 1930’larda bu “platin sarısı” akımın baş köşesine yerleşiyor elbette.</p>
<p>1935’lerde “platin sarısı”nın yanında “bronz ten” çılgınlığı kadınların kanına giriveriyor. Bronzlaşmış bir ten sağlıklı ve modern görünümün simgesine dönüşürken Schueller de boş durmuyor. Bugün de gayet aşina olduğumuz bir güneş kremi, Ambre Solaire düşüyor bu kez raflara. Ambre Solaire’in vaat ettikleri pek çok kadını cezbetmeye yetiyor: Kahverengiye çalan bir ten, çekici bir koku, kolay taşınan bir ambalaj&#8230;</p>
<p>Ve tarihler 4 Nisan 1939’u gösterirken “Société Française des Teintures Inoffensives pour Cheveux” olarak hayatına başlayan şirket, “yeni” adını alıyor: L’Oréal&#8230;</p>
<p>1940’larda yine pek çok yeniliğin ayak izlerini bırakıyor gerisinde L’Oréal. Ancak özellikle üç yıllık bir pazar araştırmasının ardından Atlantik’i aşıp 1954’te Amerika Birleşik Devletleri’ne girişi şirket tarihi açısından çok önemli bir dönemeç. “Cosmair” adıyla ABD’de kurulan şirket, L’Oréal saç ürünlerinin ana mümessili olarak hizmet vermeye başlayınca, dünya çapında büyüdüğü tescilleniyor. Aynı yıl “Société d’Hygiène Dermatologique de Vichy” ile imzaladığı teknik anlaşma sayesinde eczane raflarında da yer buluyor kendine. O tarihe dek L’Oréal’in her şeyi olan Eugène Schueller’in 1957’de hayata gözlerini yumması ile şirketin önünde yeni bir sayfa açılıyor&#8230;</p>
<p>Buraya kadar okuduklarınız L’Oréal ile Schueller’in “resmi” yaşam öyküsüydü. Bundan sonra okuyacaklarınız ise “tartışmalı” bir geçmişin izlerini taşıyan bir bulmaca&#8230;</p>
<p> </p>
<p>AL TAKKE VER KÜLAH</p>
<p>Eugène Schueller’in 1930’lu yıllarda son derece hiyerarşik bir yapılanma modeliyle Fransa’daki rejimi devirmeye yönelik faaliyetlerle bulunan, faşist yeraltı örgütü La Cagoule’ün safında yer aldığı artık alenen bilinen bir gerçek. Ancak bu ilişkinin ayrıntıları bazı araştırmacıların kaleme aldığı iddialar ile zaman zaman su yüzüne çıkıyor. O iddialara gelince&#8230;</p>
<p>Schueller, Nazi sempatizanı olan La Cagoule’ün başındaki Eugène Deloncle’un yakın arkadaşı. ABD’deki Ku Klux Klan’ın kullandığı külahlara benzer kıyafetler tercih ettikleri için bu adı alan örgütün önemli toplantıları L’Oréal’in Paris’teki merkez binasında gerçekleştiriliyor. Hareket, Nazi yandaşlarınca da kısa sürede sahipleniliyor ve André Bettencourt ile François Mitterand gibi gençleri kendine çekiyor. Mitterand’ın kimliği malum. André Bettencourt ise -günümüzün gözü yaşlı dulu- Liliane’ın müstakbel kocası&#8230; İlerleyen zamanlarda La Cagoule’ün Hitler ve Mussolini hükümetleriyle bağları ciddi finansal ve lojistik destekler alacak kadar güçleniyor. 1940’lara girildiğinde ise örgüt içindeki ayrışmalar nedeniyle Schueller, Deloncle ile birlikte yeni bir örgüt kuruyor: Toplumsal Devrimci Hareket. Hareketin programında Fransız ırkını ve Fransa’yı onarıp yeniden canlandırmak, Yahudileri Fransa’da çok katı bir statüye tâbi tutarak “Fransız ırkını kirletmelerini engellemek” gibi maddeler bulunuyor. 1941’de Schueller’in kaleme aldığı “Ekonominin Devrimi” adlı kitap, Fransa’daki faşistlerin elinden düşmüyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Hitler işbirlikçilerinin yaşadığı hüsran, Schueller’i duygusal açıdan yıpratsa da zarar görmeden düze çıkmayı başarıyor. Fransa’nın fırtınalı siyasal ortamında saflarını grileştirerek ayakta kalan Bettencourt ile Mitterand’ın desteği sayesinde “direnişe büyük katkılar sağlamış kişi” sıfatıyla toplumsal anlamda da aklanıyor. O da eski dostlarını büyüyen şirketinin yönetim kademelerine atayarak borcunu ödüyor. Mitterand, L’Oréal’in bünyesindeki Votre Beauté dergisinin yayın yönetmeni oluyor; Bettencourt ise üst düzey yönetici&#8230; Bir suikastta ölen Deloncle’un kardeşi Henri’ye İspanya’daki, faşistliği tescilli Jacques Corréze’ye ise ABD’deki L’Oréal’in yöneticiliği kalıyor.</p>
<p> </p>
<p>TARTIŞMALI BİR GEÇMİŞİN İZLERİ</p>
<p>Bu muamma dolu geçmiş günümüze kadar L’Oréal’in yakasından düşmüş değil aslında.</p>
<p>2005’te Paris’te yaşayan Edith Rosenfelder adlı bir kadın, L’Oréal ve Alman sigorta şirketi BGV aleyhine dava açtı. İddiasına göre Almanya’da Edith Rosenfelder’in ailesine ait olan ev, ebeveynlerinin Auschwitz’e gönderilmesinden sonra BGV tarafından yasadışı yollarla sahiplenilmiş ve BGV savaş sırasında bombalanarak yıkılan evin arazisini, Schueller’e satmıştı. Rosenfelder, Schueller’in aslında kime ait olduğunu bildiği halde araziyi satın aldığını söylüyordu. Rosenfelder’ın kızı Monica Waitzfelder’ın kaleme aldığı “L’Oréal a pris ma maison” (“L’Oréal Evimi Aldı” diye çevrilebilir) adlı kitapta tüm iddialar ve ailenin şirkete karşı yürüttüğü mücadelenin ayrıntıları yer aldı.</p>
<p>Şirket aleyhine açılan tek dava bu değil. Rosenfelder’in açtığı davadan iiki yıl sonra, 2007’de, L’Oréal’in kozmetik bölümü Garnier’nin satışa sunacağı bir saç ürününün Paris dışındaki satışlarında çalıştırmak üzere “18 ile 22 yaşları arasında, 38 ile 42 beden giyen ve beyaz” kadınlar aradığının duyulması, şirketin ırkçılıkla suçlanmasına neden oldu ve Fransa’da şirket aleyhine dava açıldı.</p>
<p>Eugène Schueller’in aile ağacına geri dönersek ilginç detaylara rastlamaya devam edebiliriz: Schueller’in, tek çocuğu Liliane’ı André Bettencourt ile evlendirerek kendince hayırlı bir iş yaptığını söylemiştik. Liliane ile André’nin tek çocuğu Françoise ise hem annesini hem de babasını Auschwitz’deki ölüm kampında kaybeden Jean Pierre Meyers ile evlendi. Hayatın garip bir cilvesi olarak André Bettencourt, 1994’te L’Oréal’in yönetim kurulundaki koltuğunu damadı Meyers’e devretti. Ve şu anda gelinen noktadaysa, sık sık çenemizi yoran ailenin yüklü serveti nedeniyle anne-kız Bettencourt’lar mahkemelik&#8230;</p>
<p>Gelelim neticeye&#8230; Yiğidi öldür hakkını yeme denir; L’Oréal halihazırda kendi alanında zirveyi mesken tutmuş bir şirket. 1920’lerde üç kimyagerle yola çıkmasına rağmen bu sayı 1950’lerde 100 araştırma ekibine, 1984’te 1000 ekibe günümüzde ise 2 bine yükselmiş durumda. Saç ürünlerinden tutun da makyaj, parfüm, kozmetik krem gibi ürünlerde 500’ü aşkın markayı bünyesinde barındırıyor. Bu markalar arasında kimler yok ki? Body Shop, Maybelline, Giorgio Armani, Diesel, Lancôme, La Roche-Posay, Biotherm, Ralph Lauren&#8230;  Ürünlerine kuaför salonlarından, parfümeri, eczane ve marketlere dek pek çok yerde rastlamanız mümkün. İkisi Fransa’da, biri Amerika Birleşik Devletleri’nde, biri Japonya’da, biri de Çin’de olmak üzere beş tane araştırma-geliştirme merkezi var. Pek yakında ABD’de yeni bir merkezi daha hizmete sokacak. 30 farklı disiplinden, 60 farklı milletten 3 bin 268 çalışanıyla 2008’de kozmetik ve dermatolojik araştırmalara 581 milyon Euro harcayarak yoluna devam ediyor L’Oréal. Eugène Schueller’den miras kalan araştırmacı ve yenilikçi ruhu da hâlâ sapasağlam ayakta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/guzelligin-karanlik-sirlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihte Aşkla Yolculuk &#8211; 2</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/tarihte-askla-yolculuk-2/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/tarihte-askla-yolculuk-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 17:26:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zihnimin Kanatları]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1805</guid>
		<description><![CDATA[Nermin BEZMEN
KIRIM’DA, ATALARIN İZİNDE
Nermin Bezmen, kaybettiği eşi Pamir Bezmen için “ İkimiz de tarihe, geçmişimize âşıktık. Ama en önemlisi, bu aşk yolculuğunu yaparken birbirimize de âşıktık” diyerek, Kırım’da kendi ailesinin izini birlikte nasıl sürdüklerini anlattığı yazısına “Tarihte Aşkla Yolculuk” başlığını atmıştı. Bu yolculuğa bir önceki sayımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz…
Üzerinden yeni buldozer geçmiş toprak yığınları arasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nermin BEZMEN</p>
<p>KIRIM’DA, ATALARIN İZİNDE</p>
<p>Nermin Bezmen, kaybettiği eşi Pamir Bezmen için “ İkimiz de tarihe, geçmişimize âşıktık. Ama en önemlisi, bu aşk yolculuğunu<span id="more-1805"></span> yaparken birbirimize de âşıktık” diyerek, Kırım’da kendi ailesinin izini birlikte nasıl sürdüklerini anlattığı yazısına “Tarihte Aşkla Yolculuk” başlığını atmıştı. Bu yolculuğa bir önceki sayımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz…</p>
<p>Üzerinden yeni buldozer geçmiş toprak yığınları arasında duruyoruz. Firuze, az ileride derme çatma briketlerden yapılmış, çatıları teneke levhalarla kaplı kulübelere doğru ilerliyor. Az sonra, yanında bir Tatar kadınla dönüyor. Kadının, yeşil gözlerin aydınlattığı vakur yüzü ile, toprağa, çamura bulanmış terliklerini sürükleyen ayakları, sanki aynı kadına ait değil. Kendisinden son derece emin tavrı, sakin, ağır ses tonu ile konuşurken, aşağılara, denize doğru uzanan yeşil dağlara ve Karadeniz’e bir bakışı var ki, onu bütün buraların sahibi sanırsınız. Kendisine verilen beş, on metrekarelik toprak parçası üzerine, elleri ile, taşlarını tek tek dizerek ev yapmak zorunda kalmış olmak gerçeği, onun bu toprakların asıl sahibi olduğu fikrini kafasından çıkarmamış.</p>
<p>Tatar kadını, 100 yaşını aşmış olan ninenin konuşamayacak kadar hasta olduğunu söyleyip bize kendisi yardımcı olmaya çalışıyor. Stalin’in 18 Mayıs 1944 sürgününde, henüz on yaşlarında bir çocukmuş. Fotoğraflardaki yüzleri bir yerlerden hatırlamasına rağmen, çıkaramıyor. Büyük babamın “Guvardia” lakabını söylediğimiz zaman, gözleri parıldıyor.</p>
<p>“Guvardia’lar mı? Onlardan var, Kuruözen Köyü’nde… yeni geldiler… Guvardia’lar, Tatar değildir onlar, Tat’tır. Onlar Türk asıllıdır. Görevli olarak asırlar evvel Kırım’a gönderilmişler. Bir varıp Kuruözen’e gidin. Bir de Aluşta’da doğmuş büyümüş Şevkiye Ramazanof var. 82 yaşında, o da yeni döndü Aluşta’ya. Ona da varıp sorun.”</p>
<p>Ayrılırken bana sarılıyor, yine beklediğini söylüyor. Yeşil gözleri ile ışıl ışıl, öylesine güzel bakıyor ve öylesine gururlu…</p>
<p><strong>BİR SÜRGÜN YETİMİ</strong></p>
<p>Sabah sabah programımızda bugün, Kuruözen Köyü’nde kendilerine dönüş izni verilen Tatarların yerleşim bölgesine gitmek var. Köyde “Guvardia” lakaplı biri ile görüşeceğiz. Firuze ile Şevkiye Nine, yine bize eşlik ediyorlar.</p>
<p>Feodosia, yani Sudak yolunda Rusların Malariçka diye isimlendirdiği eski bir yerleşim alanı Kuruözen. Ama harpten sonra bütün köy halkı sürüldüğünde, evleri de yerle bir edilmiş. Sonradan, yeniden iskâna açılmış, Rusya’nın diğer yörelerinden getirilen Rus vatandaşları yerleştirilmiş. Şimdi topraklarına geri dönen Tatarlara iskân izni verilen bölgelerde, Ruslara da aynı hakkı tanıyorlar. Böylelikle, Tatarların grupça kendilerine ait bir bölge oluşturmaları engelleniyor.</p>
<p>Kıyıda uzanıp giden tabii plaja paralel, dağlara doğru kurulmuş şirin bir köy Malariçka. Açıkhava pazarını geçerek arabayla tırmanıyoruz. Teneke ve naylon parçaları ile örtülü kulübeleri görmeye başladığımız an, aradığımız yere geldiğimizi anlıyoruz. Ev yapmak için izin ve toprak verilen Tatarlar, inşaat yapacak güçleri olmadığından, önce çevreden buldukları artık malzemelerle başlarını sokacak bir çatı yaratıyorlar. Sonra güçlerine, alabildikleri yardımlara göre, bazen bir sene, bazen iki sene, bazen daha uzun sürecek bir mücadeleye giriyorlar. Ellerinde bir kazma, kürek; çimentoyu sırtlarında taşıyarak, avuç avuç harç koyarak, tek tek briket dizerek ev yapmaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>“ HEP RUSLARLA BÜYÜDÜM…”</strong></p>
<p>Çukurların, toprak yığınlarının arasında ilerleyip bir tepenin önünde kalıyoruz. Ziyaretine geldiğimiz Osman Guvardeev, bu tepenin üzerindeki kulübede. Firuze’nin seslenmesi üzerine, tahta, teneke yığınları arasından bir erkek beliriyor. Keyifli bir “Hoş gelmişsiniz” ile tepeden koşarak iniyor. Bıyığı ve eski fötr şapkasının örttüğü saçları, masmavi gözlerinin aydınlattığı güneş yanığı yüzü ile tezat bir beyazlıkta. Güçlü kuvvetli, sıhhatli bir yapısı var. Tepede toprağı kazarak meydana getirdiği basamaklardan, bizleri, elimizden tutarak yukarı çıkarıyor. Mavi muşamba sarılmış ahşap masaya buyur ediyor. Önce, biz, orada oluş nedenimizi anlatıp sonra onu dinliyoruz.</p>
<p>Osman Guvardeev’in babası, Guvardeev Vacip Osmancı, dedem Kurt Seyt gibi, Çar’ın ordusunda görevliymiş. 1917 İhtilalinden hemen sonra alıp götürmüşler. Anlatıyor Guvardeev:</p>
<p>“Ardından da, zengin aileleri sürdüler. 1936-1938 arasında… Bir kısmı Urallar’a yollandı. Oralarda öldüler. Çoğu da öldürüldü. Biz çocuklar kaldık. Bizleri de, Özbekistan’da yetim evlerine verdiler. Hep Ruslarla büyüdüm ben. Hiç anım yok o yıllardan. Daha 12 yaşındaydım.”</p>
<p>Osman Guvardeev’i dinlerken, dedemin anlattıklarını hatırlıyorum. Analarından, babalarından ayırdıkları çocukları mektep, kışla avlularına toplayıp günlerce aç bıraktıklarını, sonra da açlıktan ağlaşan çocuklara, “Haydi bakalım, şimdi Allah babadan ekmek isteyin, babanızdan ekmek isteyin” dediklerini. Ve küçücük ağızların, “Allah baba, bize ekmek ver!” ardından, “Babacığım, gel bizi al!” yakarışlarını. Ama biçareler, ancak kendilerine söylendiği gibi, “Stalin Baba, bize ekmek ver” diye yakarınca ekmeğe kavuşabilirler ve öğrenirler ki, onların hakiki babaları artık Stalin Baba’dır.</p>
<p><strong> </strong><strong>“BİR TEK DAYIM KAÇABİLDİ…”</strong></p>
<p>&#8220;Ama hatırladığım şeyler de var…” diye devam ediyor Osman Guvardeev :</p>
<p>“Şu tepeler var ya… Şimdi ev olan yerler. Hep kiraz bahçeleri vardı o zaman. Kıyıdan ta Aluşta’ya kadar, arada hiç başka köy, kasaba yoktu. 20 dakika sürerdi gitmek. Ne güzel yerlerdi buraları, ne asude… Benim anam, ablam bulaşıcı hastalıktan, iki ağabeyim sıtmadan öldüler. Bir ben kaldım. Bir de dayım vardı. O, kaçabildi. Şimdi İstanbul’da… Büyükdere’de oturuyor. Aziz Yeşilada… ne olur onu bulursanız adresimi verin<strong>.”</strong></p>
<p>Bolşevikler, Osman Guvardeev’i ailesinden ayırıp Özbekistan’ın Angreen’inde yetimhanede büyütmüşler, ama onun Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı’na katılmasını engelleyememişler. Bugün, teneke damlı, naylon pencereli kulübesinde, Rus karısı Nataşa ile beraber, bahçesinde yetiştirdiği kuru soğan ve domatesi katık yaparak mücadelesini sürdürüyor. İznini aldığı evinin temelini atmış, suyunu çekmiş, ilk katın zemini olacak, şimdilik daha toprak, mekânda ince çıtalarla odalarını, mutfağını işaretlemiş. Guvardeev’in toprak üzerindeki çıtaları, çocukluğumuzda, dedemin Ortaköy’deki ahşap evinin bahçesinde oynadığımız Hıdrellez oyunlarını hatırlatıyor bana. Hayalimizde sahip olmayı canlandırdığımız evleri çizerdik, kibrit çöplerini üst üste dizerek. Osman Guvardeev de, işte bizim çocukluk hayallerimizden birkaç adım önde şu anda. Evini daha uzun müddet bitirmesi imkânsız. Aldığı destek, işi ancak buraya kadar getirmiş.</p>
<p><strong>“AŞ TATLI OLSUN”…</strong></p>
<p>Yine yardım gelir mi, yoksa bahçesinden topladığı soğan, domatesin satışından gelecek paraya mı kalır iş, onu Allah bilir. Kasım ayı gelince, Kırım kıyılarının yazına mahsus, munis okşayan rüzgârı, ciltleri renklendiren güneşi zaman perdesinin arkasında yok olup, yerini çetin, karların savrulduğu bir kışa bırakacak. O zaman ne yapacak Osman Guvardeev ve diğerleri? Teneke çatılı, naylon pencereli kulübelerinde varsa bir sevdikleri yanı başlarında, ona sarılıp baharı beklemekten başka.</p>
<p>Hikâyesini bitirdikten sonra derin bir nefes alıyor ev sahibimiz. Sonra, eksik yaptığı işten utanır gibi bir yüz ifadesiyle, ellerini, kimbilir kaç kez yamanmış pantolonunun dizlerine vurarak, bir koşu naylon pencerenin ardında kayboluyor ve az sonra emaye bir leğene doldurduğu, bahçeden dalından taze kopmuş domatesleri ve koca bir baş soğanı sofraya getiriyor. İkramda kusur ettiğini söyleyerek özür diliyor. Patiskaya sarılı ekmek ve tuz eşliğinde sofra tamam. İkram edebileceği varı yoğu o zaten Osman Guvardeev’in. Ve bize sunmaktan son derece mesut. “Aş tatlı olsun” dilekleri ile yemeye başlıyoruz.</p>
<p>Osman Guvardeev’ın siyah kurt köpeği, zincirlerini şakırdatarak dolanıyor. Onun da kulübesi, efendisinin evi ile aynı malzemeden yapılmış: Tahta çubuklar üzerine teneke levha.</p>
<p>Özbekistan’da kömür madenlerinde mühendislik yapıyormuş Osman Guvardeev. Acı acı gülüyor: “Şimdi ne iş mi yapıyorum? Şimdi, inşaat ameleliği yapıyorum.”</p>
<p>“<strong>KIRIMLILAR ÇOK KÜLTÜRLÜYDÜ”</strong></p>
<p>Toprakla, suyla kardeş olmuş botlarına, amacını gerçekleştirene kadar dimdik ayakta kalmaya yeminli gövdesini saran eskilerine bakıyorum. Kendinden o kadar emin, o kadar rahat ve o kadar mağrur ki, gözlerim, gayri ihtiyari, masanın ucunda dimdik oturmakta olan Şevkiye Ramazanof’a kayıyor. Geçmişlerinin verdiği hırsı, acıyı, güler yüzlerinde ve sükûnetlerinde bu kadar güzel perdeleyerek, geleceğe inatla ve inanarak sarılan insanlar, beni son derece hislendiriyor.</p>
<p>“Kırımlılar, Rusya’nın en kültürlü halklarından biriydi” diyor Osman Guvardeev, “Birkaç lisan konuşurlardı. İyi işlerin sahipleriydi bu yörenin halkı. Gel gör, şimdi ne haldeyiz…”</p>
<p>Nataşa’nın pişirdiği acı kahveyi kıtlama ile içtikten sonra vedalaşıyoruz Guvardeev’lerle. Ellerini göğsünde birleştirmiş, başı yukarıda bizi uğurluyor Osman Guvardeev. Ayaklarını sıkı sıkı basmış toprağa. Buralardan bir daha ayrılmamaya yeminli. On iki yaşında sürüldüğü, anasını babasını ondan ayırdıkları topraklara geri dönmüş. Doğduğu topraklarda ölmek istiyor. Eceliyle…</p>
<p>Aluşta’ya dönüp Şevkiye Ramazanof ve Firuze Mamedova ile vedalaşıyoruz. Geçmişimi ararken yaşadığım hüznü ve çaresizliği, Firuze’nin ne kadar iyi hissetmiş olduğunu şu son sözlerinden anlıyorum: “Nermin canum, inan olsun, eğer derdine çare canum isteseler, veririm. Öyle içim sıkkın senin şu haline, inan canum veririm”</p>
<p><strong>HAYAL İLE GERÇEK ARASINDA BİR GEZİNTİ</strong></p>
<p>Bugün, Mişa’nın arabasında, Yalta<strong> </strong>ormanlarının tepelerine doğru bir yolculuktayız. Nadiren Türk ismi ile kalmış yerlerden biri, “Uçansu” şelalesi, Çarlık kartalının kanatları arasından, kayaları yıkayarak ayaklarımızın dibine kadar iniyor. Aynı isimdeki lokantada karnımızı doyurarak yola devam ediyoruz. Sık ağaçların arasından dar bir yolda tırmanarak Karagöl’ün yoluna geldiğimiz zaman, yine o garip hisse kapılıyorum.</p>
<p>Yine, o çok iyi bildiğim yollardan birinde, çok iyi tanıdığım bir yere gidiyorum. Güneş ışıklarına zaman zaman geçit veren yüksek ağaçların arasından ilerleyip Karagöl’ün kıyısına vardığımızda, neredeyse soluğum kesiliyor.</p>
<p>İşte, dedemin sularında serinlediği gölün kıyısındayız. Asırlık ağaçlar gölü çepçevre sarmış. Kıyıdaki kayanın üzerine oturup, bir an için, kendimi romanımdaki sayfaların akışına bırakıyorum. Etrafta sadece kuşların yankılanan sesleri duyuluyor. Durgun suyun içinden güneşi görebilmek için uzanan yosunlar ayaklarımın dibine kadar geliyorlar. Ormanın derinlerine doğru uzaklaşan patikada dedemi görür gibi oluyorum yine. Yanında Celil, Mişa ve Vladimir. Atlarının sırtında geliyorlar. Güneş batmış olmalı ben fark etmeden. Mehtap yükseliyor ağaçların arasından. Kahkahalarla iniyorlar atlarından. Göl, ay ışığı ile pırıl pırıl aydınlanıyor. Ne kadar keyifliler hepsi, oldukça da çakırkeyif. Baharın ilk gecelerinden biri olmalı. Topraktan ve ağaçların gövdesinden serinlik yayılıyor.</p>
<p>Rüya mıydı, yoksa Karagöl’ün kıyısında saklanıp kalmış bir geceyi mi seyrettim? Ayağımın altındaki toprağa daha sıkı basıyorum. Çınar ağacının gövdesini avuçluyorum. O geceden bu yana çok kişi gelmemiş olmalı buralara. Çok zaman geçmiş olabilir, ama dedemin ayak izleri henüz taze olmalı. Bu ağaca dokunmuştur muhakkak. Çantamdaki resmini çıkarıp bakıyorum. Bana şu an o kadar yakın ki, sanki fotoğrafta değil, hemen yanı başımda. Benimle beraber, tekrar buralara dönmekten mutlu mudur? Onu özlüyorum…</p>
<p>Dedemin yürüdüğü, atıyla gezindiği her yerde yürümek, havayı teneffüs etmek istiyorum. İfade etmesi garip bir his, ama sanki o buralarda bir yerlerde saklanıyor da, karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Hiç değişmemiş, ihtiyarlamamış olarak…</p>
<p>Pamir’ciğim, yosunlu suya elini daldırıyor, su avuçlarından akarken, sanki benim için geçmişi yakalamaya çalışıyor gibi. Onu çok seviyorum.</p>
<p><strong>YAŞAYAN BİR EFSANE: MUSTAFA CEMİLOĞLU</strong></p>
<p>Bu yolculuğumuz esnasında, Kırım Tatar Mili Meclisi Başkanı Mustafa Cemiloğlu ile tanışmamız seyahatimizin en mühim anılarından biri oluyor..</p>
<p>Mustafa Cemiloğlu’nu, Kırım Tatarlarının hakkını dünyaya duyurabilmek için yaptığı açlık grevi, hapiste geçirdiği yıllar ve Tatar Meclisi Başkanı sıfatıyla gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinden tanıyorduk. Ama, bu idealist lideri ve ailesini şahsen tanıyıp, kendisi ile yaptığımız sohbetten sonra, hayranlığımız kat kat artıyor.</p>
<p>Cemiloğlu’nun davetlisi olarak, Simferepol’de (Akmescit) Tatar Milli Meclisi’ni ziyaret ettikten sonra, akşam bir Tatar toy’unda bize anlattıklarını dinliyoruz; Tatarların geçmişini, bugününü ve gelecek için hayallerini…</p>
<p>Bu güzel insanlar için kara günlerin artık bitmiş olmasını diliyoruz Pamir’ciğimle beraber. Hiçbir şey, kaybedilenleri geri getiremez ama, bunca badireyi atlatıp bugünlere gelebilen, toprağına, geçmişine, bunca azim ve inatla sarılan insanların mutluluğu çoktan hak etmiş olduklarını düşünüyorum.</p>
<p>Mustafa Cemiloğlu, yaptığı bir araştırmadan sonra, Novorosisk’de, Eminof soyadı ile bir ailenin bulunduğunu, kendilerine haber gönderdiklerini söyleyince, umutlarım yeniden filizleniyor.</p>
<p><strong>TANIDIK BİR YÜZ: AYDIN</strong></p>
<p>Yalta’da son günümüz… Bütün yorgunluğumuza rağmen zamanımızı değerlendirmek istiyoruz. Aslında benimki, daha ziyade manevi bir yorgunluk. Eskiyi sanki kendi hayatımmış gibi derinden hissetmem, beni tarifi imkânsız bir hüzne ve yalnızlığa itiyor. Sevgili Pamir’im, başından beri olduğu gibi, büyük bir sabır ve anlayışla, bu tempoyu götürmemi sağlıyor. Gittiğimiz yerleri gezerken, her şeyden kopup ayrı bir âleme gitmemi, kendimle ve hayal gücümle baş başa kalarak geçmişi yaşamamı büyük bir anlayışla karşılıyor.</p>
<p>Bugün ilk durağımız, Krymskiye Gory’nin en yüksek tepelerinden birinde yer alan Baydar Kapısı. Ayaklarımızın dibinde uzanan manzaranın güzelliğinden nefesimiz kesiliyor. Eski rejim tarafından depo olarak kullanılan Baydar Kilisesi’ndeki restorasyonu izlerken, kireç boyasından henüz arınan ikonaların önünde huşu içinde mum yakanları sessizce izliyoruz. Kilisenin yeni altınlanmış damlarının Kırım güneşinde pırıldayışını seyrederek uzaklaşıyoruz.</p>
<p>Mişa, bizi yüksek bir tepeden dolaştırarak, aşağıda denizin hemen üzerinde yerleşmiş, ağaçlar arasındaki büyük malikâneyi gösteriyor. Gorbaçav’un hapis tutulduğu yazlık ev bu. Kırmızı çatılı malikâne şimdi yeni patronunu ağırlamakta… Gravçuk’u…</p>
<p>Yunusların şovunu seyretmek üzere Laspi’ye geldiğimizde, sahil boyu uzanan plajın bittiği yerde, ağlarla kapatılmış iskelelerin arasında tembel tembel yüzen iki yunus ve hemen ötede iki beyaz balina fark ediyoruz. Pamir’le birbirimize bakıp, espri olsun diye; “Bu Aydın olmasın?” diyoruz. Şu meşhur bizim Aydın… Sinop’a kadar gelip de, milli kahraman ilan edilen Aydın. Ancak, şovun anonsu yapılırken, düşündüğümüzün hakikat olduğunu anlıyoruz. Sarışın, amazon vücutlu bakıcısının işaretlerini takiple, suda çılgın gibi numaralar yapan Aydın, yaşadığı macera ile Lapsi’de meşhur olmuş. Sunucu, uzun uzun Sinop’a nasıl kaçıp geri getirildiğini anlatırken, Aydın da arada birkaç uskumru yutarak, bakıcısının attığı topları topluyor. Bizim sulara vurduğunda, başının üzerinde top tutturduğumuz için çok sevdiğimiz Aydın’ın eğiticisine su kayağı yaptırdığını seyrederken, “İyi ki bu yönünü keşfetmedik, yoksa Sinop-Yalta arası sefer bile yaptırırdık” diyorum. Pamir’le kahkahaları koyveriyoruz. Son derece mutlu görünüyor Aydın. Rengi hafif griye çalan sevgili Alicia’sı ile beraber, sarışın bakıcılarının adımlarını takip ederek neşeli sesler çıkarıyorlar.</p>
<p>Aydın’dan alkışlarla ayrılırken, o da kuyruğunu suya vurarak teşekkür ediyor. Arada başını uzatıp göz ucu ile bize bakması, bana biraz manidar geliyor doğrusu…</p>
<p><strong>BİR KADEH “ŞAMPANSKAYA” İÇİN…</strong></p>
<p>Kont Woranitsov’un 19.yüzyılın ilk yarısında, El-Hamra Sarayı’ndan esintilerle inşa ettirdiği Alupka Sarayı son durağımız. Dönüş yolumuzda, güvercin yuvasının, bir masal şatosu gibi Karadeniz’in üzerinde kayalarda yükselişini izliyoruz.</p>
<p>Akşam, otelimizin lokantalarından birinde revü seyrederek son yemeğimizi yiyoruz. Revünün birbirinden güzel kızları, usta balerin vücutları ile, Amerikan veya Fransız kaynaklı müzik eşliğinde sahneyi dolduruyorlar. Masalardaki otel müşterilerine bakıyorum. Büyük bir çoğunluğu genç kuşaktan. Dağılan Rusya’nın para harcayabilen şanslılarının onlar olması acaba bir tesadüf mü? Sadece iyi yaşamayı özledikleri için, çok mu çabalıyorlar? Yoksa, değişen dünyaları içinde eski kuşak yeni çarka ayak uydurmadığı için, para getirecek işler gençlere mi kalıyor?</p>
<p>Masalarda, sadece otelin lokantasında yemek yiyebilmek için turist erkeklere eşlik eden alımlı, zarif genç kızları izliyorum. Yaptıkları işin son derece tabii kabul edildiği belli. Otelde de zaten bu tip girişler için yasak yok. Yeter ki, bir otel müşterisi bu misafirleri, restorana geçmeden önce daha lobide sahiplensin. Ondan sonraki rölasyon, otelin parasını ödeyen adamın insafına kalmış. Bu taptaze, pırıl pırıl kızlara güzel bir yemek ikram etmek keyfi için davet yapan centilmenler de var. “Şampanskaya” içmekle lüks bir kadın olacağını zanneden zavallıları, gecenin karanlık saatine kadar götüren de var. O da, bazıları için ayrıca pazarlığa tabii, bazıları için ise yemek fiyatının içinde.</p>
<p><strong>ECDADIMIN ÖDEDİĞİ FİYAT</strong></p>
<p>St. Petersburg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden üç genç kızın, “sahipsiz” girdikleri için, oturdukları masadan bir görevli tarafından kaldırılışlarını üzüntüyle izliyorum. O kadar güzel, o kadar kibar ve zarifler ki… Ve biraz füme balık, birkaç kadeh şampanskaya için sofralarına oturmaya hazır oldukları erkeklerin birçoğundan daha zeki, daha tahsilli ve asiller. Düştükleri durumu, önce insan, özellikle de bir kadın olarak, son derece ağrıma giderek izliyorum.</p>
<p>Klasik bale, İspanyol dansı, Amerikan kabaresi esintileri ile dolu, çıplaklı, sihirbazlı, şansonlu, bize oldukça “kitsch” gelen bir geceyi, harika siyah havyar, nefis bir votka, füme balıklar, söğüş etler ve finalde nefis bir somon tava ile noktaladığımızda, karı koca ikimize gelen hesap, bahşiş dahil yedi dolar.</p>
<p>“Ne kadar ucuz , bedava” diyeceğiniz geliyor değil mi? Benim için öyle değil. Cedlerim bu topraklarda öyle bir fiyat ödemişler ki, kendimi hiç de bedava yemek yiyor gibi hissetmiyorum.</p>
<p>Günlerden 24 Ağustos Pazartesi. Saat sabahın beş buçuğu… Bizi Simferopol’e, havaalanına götürecek otobüsteyiz. Yalta Oteli’nden, yılankavi yoldan tırmanarak, anayola çıktığımızda, mehtabı fark ediyorum. Sağımızda, aşağıda, Karadeniz uçsuz bucaksız uzanıyor. Öylesine uzağa gidiyor ki, gecenin karanlığıyla birleşiyor bir yerden sonra. Tepeden denize doğru inen ağaç yığınları ve ardında üzüm bağları, ilerde suyun içinden uzanan küçük kayacıklar… Bütün bunları, ben daha evvel yaşamış gibiyim. Havada bildiğim bir koku var. İçimde çok iyi hatırladığım eziklik… Mehtap bir şeyler hatırlatmak istercesine, romanımda anlattığım aynı gölge oyunlarını yapıyor.</p>
<p>Aluşta levhasını gördüğüm an, yüreğim daha bir hızlı çarpıyor. Yine hayal perdem canlanmaya başlıyor. Bir an için, tepenin ucundaki evde dedemi görüyorum, Shura ile beraber. Sessiz, tepenin eteklerinde uzanan denizi seyrediyorlar. Ama kısa bir an… Karadeniz hiç bitmeyecek gibi gidiyor, gidiyor.</p>
<p><strong>ALUŞTA’YA VEDA</strong></p>
<p>Süratle geçiyoruz Aluşta kıyılarını. Ama burada yaşayacaklarım var, biliyorum. Gecenin karanlığı içimde sanki. Öylesine huzursuzum. Mehtap bulutların arasında kayboluyor. Hayal gücüm bana oyun mu yapıyor, diye silkiniyorum, ama değil. Sanki 76 sene öncesini yaşamam için, tabiat ilk günden beri oyun yapıyor zaten.</p>
<p>Uzaklaşıyoruz, uzaklaşıyoruz… Dalgalara karşı ilerlemeye çalışan takayı görüyorum. Silah sesleri kesildi. Dedemi görüyorum. Onun gözlerinden ne görüntüler geçtiğini biliyorum. Seyt Eminof’un gözlerinde, Aluşta kıyıları, yavaş yavaş, tül perde ardına saklanır gibi, uzaklaşmaya başlıyor. Kıyıda, Bolşevik kurşunlarına kurban, on yedilik kardeşinin kumsalda uzanan cansız bedenini, bir daha asla göremeyeceği ailesinin, memleketinin son resmini gözbebeklerine nakşedip saklamak ister gibi bakıyor… ağlıyor…</p>
<p>Kocaman bir dalganın, takanın kıç tarafında çırpınışı ile suya varışı arasındaki daracık zamanda, kıyının hayali tamamen gözden kayboluyor. Mehtabın bulutlar arasına bir dalıp çıkmasıyla, ben de denizdeki hayali kaybediyorum. Gördüklerim, gerçekten hayal miydi, yoksa dedem, benim de onun gerçeklerini yaşamamı mı istemişti?</p>
<p>Ona yine yetişemedim. Ama şu an biliyorum, Karadeniz’deki takanın üzerinde artık göremediği Aluşta kıyılarına bakıp, sessizce ağlamakta. Otobüsümüz “Aluşta” levhasını geride bıraktı. Ben de ağlıyorum…</p>
<p>Zihnimin kanatları, hüznüme hüzün katan yolculuktan, yıllar sonra bir kez daha yorgun, beni geri getiriyor. Çok yaptırdılar bana bu yolculuğu yıllardır. Ama, ilk kez, dönüşümde, başımı omzuna koyup ağlayacağım sevgili yok yanımda. Şimdiye dek tüm anlattığım kahramanlarım gibi, o da artık zamanın bir parçası, hem de sonsuz zamanın…</p>
<p>Pamir’imin yerine, zihnimin kanatları okşuyor başımı, gözyaşlarımı kurutuyor ve “Üzülme,” diyor, “Üzülme bu kadar. Sen geçmişi o kadar kuvvetli yaşıyorsun ki, sevdiğini, hayatta olduğundan daha fazla yaşatacaksın.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/tarihte-askla-yolculuk-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>VI. Hassan Havaalanı, Kazablanka</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/vi-hassan-havaalani-kazablanka/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/vi-hassan-havaalani-kazablanka/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 17:20:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uçmakdere]]></category>
		<category><![CDATA[gündüz vassaf]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1708</guid>
		<description><![CDATA[Gündüz VASSAF
6 Haziran, 2009
Fas’da işkence görenler, ülkelerinden kaçanlar, yıllarını hapishanelerde geçirenler&#8230; VI. Hassan’ın 36 yıl süren imparatorluğu döneminin ibret verici olayları. Özellikle  askeri darbe yönetimlerinde vatandaşlarına  vahşet seferberliğinde bulunan Türkiye’de de benzer olaylar yaşandı. Fas’ı, Türkiye gibi başka bir çok ülkeden farklı kılan, bu  ülkedeki terör mağdurlarının devletin televizyonunda günlerce süren  canlı yayına çıkıp neler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gündüz VASSAF</p>
<p>6 Haziran, 2009</p>
<p>Fas’da işkence görenler, ülkelerinden kaçanlar, yıllarını hapishanelerde geçirenler&#8230; VI. Hassan’ın 36 yıl süren imparatorluğu döneminin ibret verici olayları. Özellikle  askeri darbe yönetimlerinde vatandaşlarına  <span id="more-1708"></span>vahşet seferberliğinde bulunan Türkiye’de de benzer olaylar yaşandı. Fas’ı, Türkiye gibi başka bir çok ülkeden farklı kılan, bu  ülkedeki terör mağdurlarının devletin televizyonunda günlerce süren  canlı yayına çıkıp neler çektiklerini herkesle paylaşabilmeleri. Geçmişin üstüne sünger çekmek yerine,   “Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu” aracılığıyla Faslıların,  VI. Hasan diktasının  dehşetini sergileyebilmeleri.</p>
<p>Yoksa Fas’ın Türkiye’yle benzerlikleri çok.</p>
<p>Kasablanka VI. Hassan  Havaalanında  güvenlikten geçerken kendimi  Türkiye’yi ziyaret edenlerin sık yaşadıkları  iki yüzlüğünün içinde buldum Türk pasaportumu gören polis  güler yüzle, “Kardeş” deyince kendimi birlikte seyahat ettiğim  Güney Afrikalı ve Endonezyalı dostlarımdan bir an için ayrıcalıklı hissettim. Onları, kayıtsızlıkla sertliğin karışımı ifadelerle, “Geç” diyerek kışkışlayan  polisin bana dostça hitabının nedeni bambaşkaymış. Hiç de yabancısı olmadığım, bana bu işin içinde bir bit yeniği var dedirten bir ifadeyle   kardeş derken, bavulumu açmamı ceplerimi boşaltmamı istedi. Cüzdanımı açtı,   tehditkar  bir sesle kulağıma “Bahşiş” diye fısıldadı. Tecrübeliler. Sıradan   turistlerin rüşvete  yabancı olduklarını, bizim ise nasıl olsa bir açığımız bulunur diye yatkın olduğumuzu biliyorlar demek. Yüz vermedim. Biraz ötede duran başka bir polisi yanımıza çağırdı. Suç unsurunu ele geçirmiş gibi yeni gelen polise cebimden çıkan parayı gösterdi ve, bana kıyak yapmasını istercesine,   “Kardeş ve Türk” olduğumu söyledi. Yeni polis daha da talepkar bir sesle “bahşiş” dedi. Güldüm.  “Ben bildiğim kadınlardan değilim,” ya da rüşvet almana hak veriyorum ama bak ben de  senin gibi mağdurum   dercesine “Kapitalist değil yazarım,” dedim. Geçtim. Söylediklerimle, ben de aynı onlar gibi iki yüzli davranmış oldum. </p>
<p>Iberia ile Madrid üzerinden İstanbul’a uçacağım. Bir kaç yıldır  havaalanlarında aval aval beklemek, okumaya  niyetim olmayan gazete haberlerini   ayrıntılarına kadar okumak yerine, havaalanlarını yazıyorum. Madrid üzerinden Kazablanka’ya gelirken Barrares Havaalanına yapılan yeni binayı yazmaya vaktim olmamıştı. Burasını ilk gördüğünüzde, ne güzel  bina deyip  mimar amma da  döktürmüş diyorsunuz. Ama  gideceğiniz yere ulaşabilmek için yürüyen   merdivenlerden çıkıp, asansörlerden inip, yüzlerce metrelik devasa koridorlardan yürüyüp,  artık pasaport kontrolüne ulaştığınızı zannederken, kendinizi bir de trende bulmanız, “Yahu bu mimar hayatında  hiç uçağa binmemiş, havaalanına gitmemiş, tezgahı başında çizik çiziktirmiş mi?” diyorsunuz. Sonradan mimarın dünyaca ünlü İngiliz Norman Foster olduğunu öğrendim. Beş altı yıl önce Londra’da Thames nehri üstünde, kılıçtan ince estetiğiyle göz kamaştıran bir yaya köprüsü yapmıştı. Açılışın ilk gününün sonunda yetkililer köprüden geçişi bir yıl  kapatmaya mecbur kaldılar. Yayaların  ayak basmasıyla, deprem oluyormuşcasına,  bir o yana bir bu yana sallandığından köprüyü sağlamlaştırıp  kullanıma hazır hale getrdiler. Gazeteciler, dünyaca ünlü mimarımıza  ne diyeceğini sorduklarında, “İnsanlar köprüde yürümesini bilmiyorlar” diye cevap verdi.</p>
<p>Belli ki İspanya gibi ülkeler de, aşağılık komplekslerinden olsa gerek, (Biz de böbürlenmiyor muyuz alış veriş merkezlerimizin çağdaşlığıyla?) dünyanın parasını döküp güzel zannettikleri hilkat garibesi havaalanları yaptırmışlar. Oysa uçak yolcusunun derdi, zaten  birbirine benzeyen bu ruhsuz mekanlardan  kurtulup bir an önce kendini  dışarı atması.</p>
<p>Evet, Madrid’in bu yeni havaalanını  yazmaya vaktim olmadığından dönerken yazarım demiştim. Ama Kazablanka Havalanında, Istanbul’a gitmek üzere olan THY uçağını fark edince, bir an önce şehrime dönme arzum, Madrid’de uçak değiştirmeyi beklerken   havaalanını yazma tutkuma ağır bastı.</p>
<p>Alandaki Türk Hava Yolları görevlisine, biletimi THY’na  değiştirmemin mümkün olup olmadığını sordum. “Dünyanın parasını ödemeye mecbur kalırsınız,” deyince vazgeçtim. Sohbete koyulduk. Türkler Fas’la bir çok alanda iş yapıyor, yolcu ve kargo uçakları dolu dolu gidip geliyor, başta tekstil ve ilaç olmak üzere bir yığın ürün satıyor,  inşaat yapıyor, rafineri, lastik fabrikası  kuruyormuş. Fas’da AKP’nin ikiz kardeşi, simgesi ampul yerine gaz lambası olan siyasi partiyle Ankara hukumetinin ilişkileri de sıkı fıkıymış.</p>
<p>Istanbul’da Açık Radyo’da haftalık etnik müzik programı yapan  sınıf arkadaşım Reha Uz’a Fas müziginden örnekler bulmak için bir dükkana yöneldim. İçerde in cin top oynuyor. İstediğimi cebime koyup gidebilirim,  ama Fas böyle bir yer belki. Hem bir şey olmayacağına güveniyorlar hem de işlerine kayıtsızlar.</p>
<p>Hep birlikte katıldığımız yazarlar toplantısına Açe’den gelen Endonezyalı gazeteci Linda ve Güney Afrika’dan gelen şair Anke’yle onların bineceği Dubai uçağı kuyruğunda vedalaştıktan sonra Madrid uçağının kalkacağı yere gittim. Henüz yolcu almıyorlardı. Belki açılmıştır diye müzik dükkkanına yöneldim. Yolda parfüm satan bir dükkanın camekanının önünde yere çömelmiş namaz kılanlara çarpıyordum az kalsın..  Müzik dükkanı işleten, sarışın mavi gözlü Berber güzeli kız bana  CD seçti. Kapıdan çıkar çıkmaz demin   vedalaştığım, Rabat’ta  bir hafta boyunca her beraber olduğumuzda içimi ferahlatan   Anke’yle karşılaştım. Hüzünlü ayrılmamızdan  on dakika geçmemişken  bu beklenmedik  kavuşmanın heyecanıyla  ikimizi de şaşırtan bir özlemle birbirimize sarıldık. Daha dün akşam, “Country of My Skull” kitabında Güney Afrika’da ırkçılardan “Orospu bu akşam işin bitti” diye ölüm tehditleri aldığını, her şeye rağmen evini terketmediğini, düzenini bozmadığını  okuyordum, o, otelde yanımdakı odasında mışıl mışıl uyurken. Kendimi  Güney Afrika’da onun evinde, onunla birlikte evimize ırkçıların saldırıya geçmek üzere olduğunu  hissetmiş, yatağımdan fırlayıp, odasında gidip,  kollarımın arasına almak istemiştim. </p>
<p>Linda ve Anke’nin Gulf Emirates Dubai uçakları bir saat gecikmiş. Birlikte oturduk.  Az sonra tekrar vedalaşacağımızın ağırlığı çöktü. Birbirimizi gördüğümüze sevinmişken şimdi susuyoruz. Sustukça geriliyoruz.   Başladım onlara havalanları maceraları anlatmaya.</p>
<p>Paris’de, Orly havaalanında, Boston uçağına binmek üzere bütün kontrollerden geçtiğimi, uçağa bindiğimi, yerimde başka birisinin oturduğunu görünce hostesi çağırdığımı, onun hayretle biletime bakıp bana Boston değil  Şam’a gitmek üzere olan uçağa binmiş olduğumu söylediğini,  apar topar Boston uçağına nasıl yetiştiğimi anlattım.</p>
<p>İkinci hikayeyi  ürpererek dinlediler  Bir yakınım 12 Eylül döneminde Türkiye’den sahte pasaportla  kaçmış İsveç’te üniversitede ders veriyordu. Meslekdaşlarıyla birlikte Çin’de  fizik kongresine davet edilmişler. Uçakları Istanbul üzerinden geçerken, o   hasretle  bir gün dönebilecek miyim diye düşünürken, jet  motoruna  martılar takıldığından Atatürk Havaalanına mecburi iniş yapmışlar. Uçağın tamiri  sabaha biteceğinden  akşam otelde kalmaya mecburlar. Pasaport kontrolünden geçecekler. Belki  kıskavrak yakalanacak, hapishaneyi boylayacak. Meslektaşları durumun farkında. Dayatmışlar biz Türkiye’ye gelmek üzere yola çıkmadık,  grup  olarak giriş yapmayı reddediyoruz diye. Olay çıkartmaya, havalanını birbirine katmaya, basının dikkatini çekmeye hazırlar. Her totaliter ülkede olduğu gibi,   gölgelerinden korkan görevliler, polis nezaretinde   Yeşilköy’de Çınar Otel’ine gidip  kalmalarına izin vermişler.. Gece otelden usulce kaçıp, yılardır göremediği anne babasına sürpriz zıyareti yapan yakınım sabaha karşı otele dönüp meslektaşlarıyla  Pekin’e uçmuş.</p>
<p>Üçüncü hikaye.</p>
<p>Londra’dan Paris’e giden  Kuveyt Havayolları uçağındaydım.  Saddam Hüseyin’in ABD askerleri tarafından Kuveyt işgalini sona erdiren   körfez savaşı bittikten  bir yıl sonraydı.</p>
<p>Uçak yarı boş. Arkamda oturan kadınla sohbete başladık. Söze uçağın eskiliğinden ötürü özür dilemekle başladı.   Kuveyt Havayollarında çalışıyormuş. Saddam, işgal esnasında alandaki  yolcu uçaklarını  da bombaladığından  yeni uçakları gelene kadar kiralıklarla idare ediyorlarmış. Sonunda Gloria ile yan yan yana oturduk. Tanıştıkça sohbetımız samimileşti. Bana başından geçen bir macerasını anlattı.</p>
<p>Körfez savaşı bitmiş,  Irak askeri geri çekilmiş, Kuveytliler yurtlarına dönmeye başlayacak. En zenginleri Londra’ya kaçmış. Gloria,  Londra’dan Kuveyt Cıty’e gidecek,  güç bela bir yerlerden bulup kiralayabildikleri ilk uçakta kabin amiri. Kuveytlıler  evlerine dönebilmenin sevinci içinde. Kadınlar, ülkelerinden kaçarken yanlarında götürdükleri,  Londra’dayken satın aldıkları elmasları, pırlantaları, altınları, çeşit çeşit mücevherlerini aynı anda sergilercesine  takıp takıştırmışlar.   Yol boyunca  şarkılar söylüyor, yerlerinde duramıyor  dans ediyor, göbek atıyorlar. Gloria’nın,  müşkülpesent olduklarını söylediği zengin  Kuveytliler o denli coşmuş, o denli keyifli ki, uçağın köhneliğini, tıkanan tuvaletlerini, içkilerine buz yapan makinenin bozulmasını umursamıyorlar. Ekranda izlenen yol haritasını, gidilecek yerdeki saati, ısıyı vs. gösterecek programı çalıştırmayı ancak Kuveyt’e yaklaşırken becerebilmişler.  Gloria, hikayesinin bu kısmına gelince durakladı, muzip bir gülüşle, “Her halde hataydı,” dedi, “Kimin aklından  böyle bir oyun oynamak geçebilir ki?” O ana kadar yılbaşı kutlarcasına coşan Kuveytli zenginler ekranda Kuveyt’e değil de, Bağdat’a inmelerine kaç mil ve dakika kaldığını gösteren yazıları görünce panik içinde kalmışlar. Erkekler, şaşkın ve korkak, bağırıp çağırır çığlık atarken, kadınlar başlamışlar kıymetli mücevherlerini oralarına buralarına gizlemeye.”</p>
<p>Binbirgece masallarında olduğu gibi ayrılmamızı erteleyecek  peş peşe anlattığım hikayelerden sonra Anke’yle tekrar vedalaştım. Güney Afrika’daki çiftliğinin toprağına ona sarıp verdiğim erik çekirdeğini dikeceğini söyledi&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/vi-hassan-havaalani-kazablanka/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Çizerken Bir Başka Sesi.. İbraniceden&#8221;</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/cizerken-bir-baska-sesi-ibraniceden/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/cizerken-bir-baska-sesi-ibraniceden/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 17:02:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyah Kalem]]></category>
		<category><![CDATA[cem yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1705</guid>
		<description><![CDATA[Cem YAVUZ
… Parantezi kapanalı yedi yıl oldu… Yine de Ece Ayhan’ın ‘girişim’i, ‘insanın hallerinin ismin halleriyle sınırlı olduğunu’ sanacak kadar ilm-i marifetten yoksun müesses kötülük toplumuna şöyle seslenmeye devam ediyor: Yort Savul!..
Seksen yedi yazıydı&#8230;
&#8230; Yıllar önce tabiatın esrik denizinden yedilerek iştihasıına emanet edildiğim Devlet-Moloch’un “parasız yatılı küçük zabit okul”undan uçup kurtulmuş; annem, bastırılmaz öfkesine uyup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cem YAVUZ</p>
<p><em>… Parantezi kapanalı yedi yıl oldu… Yine de Ece Ayhan’ın ‘girişim’i, ‘insanın hallerinin ismin halleriyle sınırlı olduğunu’ sanacak kadar ilm-i marifetten yoksun müesses kötülük toplumuna şöyle seslenmeye devam ediyor: Yort Savul!..<span id="more-1705"></span></em></p>
<p>Seksen yedi yazıydı&#8230;</p>
<p>&#8230; Yıllar önce tabiatın esrik denizinden yedilerek iştihasıına emanet edildiğim <strong>Devlet-Moloch</strong>’un “parasız yatılı küçük zabit okul”undan uçup kurtulmuş; annem, bastırılmaz öfkesine uyup kalbime kapılarını örtünce de, kendimi, “yarısı dışarıda bırakılmış” bir oğul olarak bulmuştum&#8230;</p>
<p>Günlerim, dar sokaklar ile, o zaman Aslıhanlar’da bulunan Simurg’un kitap rafları ya da Üç Horan diyakosu Abraham’ın, kilise morguna bakan bir tabut büyüklüğündeki odası arasında savrulmakla geçiyordu. Acı Birinci’ler, acı çay ve acı kelâm çoğalıp giderken, Simurgibo, “Bazen&#8230;” diyordu, “gelir, oturur.. gelir, girilmeyen bir dersin denizi gibi&#8230;”</p>
<p>&#8230; Sonra bir gün, “İçerde&#8230;” dedi&#8230;</p>
<p>İçerde, kitaplardan bir kuyunun dibinde, “Arı yapayalnızlığına çömelmiş”, duruyordu&#8230;</p>
<p>Suyu bulandırmayı göze alarak, yine de münasebetsiz, yabancı bir cisim tedirginliğiyle, “Sümerbank!” diye seslendim, ayakkabılarını işaretle&#8230;</p>
<p>Çarpık kara gözlükler üstüme çevrildi.. kısa bir duraklama.. ve.. “Evet.. Sümerbank.. evet&#8230;” yankısı geldi&#8230;</p>
<p>A ç ı l d ı m&#8230;</p>
<p>Uzun kamburluğum, Mekteb-i Bahriye talebeliğim boyunca bana da giydirilmiş o pabuçlardan kalkarak, Boğazkesen’de ‘parmak çocuk’luğumu; yetmiş yedi’de, orta ikide, bir çırakken tatillerde, henüz öldürülmemiş ustalarımızla Beykoz çayırındaki gülümsemelerimizi; usta çırak öksüz İsmet’le Dalyan’da dalgaları binişimizi.. anlattım, durdum.. bir de şunu:</p>
<p> “<em>Fakir kuş hiç unutmaz, ustaları ölmüş oğlan çocukları</em></p>
<p><em>Denizden çıkınca birbirlerinin saçlarını tararlardı&#8230;</em>”</p>
<p>&#8230; Sonra akşam, hep birlikte, İbo, ben ve o, ‘<strong>Resmi Tarih</strong>’e<strong>*</strong> gittik . <strong>İktidar</strong>’ın doğasını meşru (!) zulüm ve işkence, gözaltında ‘hiç’ etme ve kokuşmuş erkin kurban üretimi dolayımında teşrih eden <strong>film</strong>, zihnimize “<strong>insankakan</strong>” <strong>bir ülke</strong>den konturlar bıraktı&#8230;</p>
<p>&#8230; Nesnel karşılığını pek iyi tanıdığımız&#8230;</p>
<p>***</p>
<p> “Parasız yatılıların, hiç bir zaman <em>umran</em> görmemişlerin <em>sıçrama</em>sı” olarak tanımlanabilecek İkinci Yeni’nin, <em>Sivil Şiir</em>in Siyah Kalem’i <strong>Ece</strong>’yle ilk fiziki tanışıklığım, böyle oldu. Fiziki diyorum, çünkü onunla tanışıklığın ötesinde, bir tür iç-evren akrabalığı kesbetmem, çok daha öncelere dayanıyor&#8230;</p>
<p>Söz konusu akrabalık bağını kurmam, Ece Ayhan şiirinin, benim için sözcüklerin eksantrik-estetik süperpozisyonunun dışında, bundan daha fazla etik bir bağlamda anlam üretiyor oluşundandır (Yeri gelmişken <em>süperpozisyon</em> tabirinin, üst üste bindirme/çakıştırma mânâsında bir quantum terimi olduğunu; şair kisvesiyle salınmayı şiirin künhüne tercih eden bir takım <em>raté</em> zevatın tevehhüm ettiği gibi cinsel tedailer içermediğini belirtelim. Gerçi <em>insanoğlu babasızdır</em> amma, Ece Ayhan külliyatının isim babası, pırıl pırıl güneşli Türkmen kocası ‘bizim Yunus’un diliyle de berkitelim: <em>Dış yüzüne o sızar/İçinde ne var ise!</em>)</p>
<p style="text-align: left;">Şairin beslendiği pek çok farklı kaynak içerisinde önemli bir yer işgal ettiği müziğine yaptığı atıflardan anlaşılan Schoenberg’e göre, geçmişin elmaslarından bugüne dair bulanık bir yansıma yontmaya çalışan yerleşik zihinsel/kültürel algının yeni bir sezgiye imkân tanımayışı, müziğin (şiirin) tonalitenin ve geleneksel anlayışın dışında kurgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu itibarla aykırı bir ağız, a<em>[nti]</em>tonal bir bindirmedir Ece Ayhan şiiri; ama salt deneysellik olsun diye, indirgemeci dilsel düzlem ‘trik’lerine kilitlenmiş bir yapı kesinlikle değildir. Yeni bir anlam -<em>Ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek</em>- için, yeni bir bağlam kurulumu; <em>yeni bir dil bilgisi ve söz dizimi arayışıdır </em>(Yani ki; Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulabilir!).</p>
<p>Aldatıcılığı ve fakat taklid edilemez oluşu ile, ‘göbek bağı’nı hem kendine ‘baka’ hem benim açımdan <strong>sahih</strong> kılan yanı, tam da bu noktada iç içe geçiyor: İzlek avcısı, dize sevicisi, nabza şerbet batna cila devşirme problematiklerle yürüyen değil, kendi yerleminden doğrulan bir şiirdir karşımızdaki. İmajlar, <em>hisli duygular</em> yaratma saikiyle ya da artistik hamuleler olsun diye şiire bulanmış fantastik öğeler değildir Ece’de; O’nun yaşamı topos’u, topos’u da yaşamıdır.. <strong>ben</strong>lerin yaşamı: Bu şehir <strong>Pistanbul </strong>adını almadan çook önce, anası amme hizmetine dûçar kostakların, ekilisada her duayla bir dala gerilen usul-bebek İsaların, oğlan-kız-oğlanını şakıtan müezzinlerin, fazla analarlı kardeşleriyle Firüzağa-bey’de başlı ayaklı yatarken kırılıveren parmak çocukların, bir silkinip parasız yatılı küçük zabit okuluna kaçmış hem usta hem çırak kamburların, kurulu zulmün yetiştirme yurtlarına kafeslenmiş fakir kuşların&#8230;</p>
<p>&#8230;Velhasıl, onlar vurdukça biz büyüyenlerin yaşamı!..</p>
<p>İmdi, herkesin göstermelik yalanı ‘nesnelliğe’ neden ortak olayım ki?!. Üstelik de herkes öznelken&#8230;</p>
<p>O l m u y o r u m !..</p>
<p>***</p>
<p>Ece&#8217;yle sonraki görüşmelerimizin tamamı, <em>işletilen yürürlük </em>gereği hastanelerde, huzurevlerinde gerçekleşti. Bunu bence trajik kılan ise, uçta durmayı seçmiş biri için kaçınılmaz son-uç olan durumu değil, son yıllarını, <em>devletle iki kaşık gibi iç içe</em> geçirmek mecburiyetinde kalışıydı. Bilen bilir; belki de gerçeği, Hakkı’nı ararken, kozmografya uyarınca, Hak’kı onu bulmuştu&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; ‘Sivil Parantez’ kapanalı yedi yıl oldu&#8230; Yine de onun ‘girişim’i, yamuk yalabık ‘Kaptan’ duyarlığından yayıla yayıla bugün yeri göğü sarmış bir ‘sevgili şairim’ci hisli şiir dostları ‘society’sine; ‘insanın hallerinin ismin halleriyle sınırlı olduğunu’ sanacak kadar ilm-i marifetten yoksun müesses kötülük toplumuna ve tabii kişinin kimi kucakladığının kimin kucağına oturduğuyla ilintili olduğunu farketmesi gereken, “şiiriyle insanımızı kucaklayamamıştır” yollu inciler yumurtlayaduran bir kara kıl çadır dolusu boz/kır ozanına şöyle seslenmeye devam ediyor:</p>
<p>“Yort Savul!..”</p>
<p>* <em>Luis Puenzo’nun 1985 tarihli filmi: Anlatılan Arjantin’in hikayesi gibi görünse de, resmi tarihi sivil öümler üzerine bina edilmiş her ülkenin hesabına yazılabilir, yazılır!</em></p>
<p> </p>
<p><strong>ALA</strong><strong> ALA HEY</strong><strong></strong></p>
<p>Ey erkek Şehrazat! Suriye mantığı</p>
<p>Aydınlık bir el yazısını buruşturan</p>
<p>Ey son taksitlerini yatıranların kentindeki okuyucu!</p>
<p>Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı</p>
<p> </p>
<p>Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara</p>
<p>Yukarda parçalanmış yüzleri</p>
<p>Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp</p>
<p> </p>
<p>İşte rıh ve hokka!</p>
<p>Zulme karşı hadisler derleyen baba ve</p>
<p>Koşarlı ayaklarıyla oğul</p>
<p> </p>
<p>Mahmuzlu bir su üstü gemisi sığlığa oturmuştur</p>
<p>Uzun ölülerin gömülmeleri uzamış denizlerdeyse</p>
<p>Hiç bitmez</p>
<p> </p>
<p>Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi</p>
<p> </p>
<p>Ala ala hey! Artık şarkı olacak</p>
<p>Şiirin döndermesine genç hallaçlar ve</p>
<p>Kuş bakışlı çocuklar karşılık veriyorlar</p>
<p>Salarak gürlüklerine göğün uçurtmalar, hurra!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/cizerken-bir-baska-sesi-ibraniceden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hizmet Hilafetli “Şeyh”</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/hizmet-hilafetli-%e2%80%9cseyh%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/hizmet-hilafetli-%e2%80%9cseyh%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Jan 2011 11:24:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1829</guid>
		<description><![CDATA[Ali SATAN
GAZETECİ VE MÜZİSYEN NEZİH UZEL YAKIN TASAVVUF TARİHİ’NİN CANLI ŞAHİDİ
Kamuoyunun müzisyen olarak tanıdığı Nezih Uzel, Mevlana ve Mevlevi ayinlerini yurtdışına taşıyan isimlerden. Lise yıllarından itibaren Mevlevi müziğine gönül vermişti. Müzik Uzel’e aynı zamanda tasavvuf dünyasınını kapılarını açtı. Bu sayede cumhuriyetle birlikte yeraltına çekilen mutasavvıfların dünyasına girdi. O kadar ki Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi Necmettin Özbekkangay’dan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ali SATAN</p>
<p>GAZETECİ VE MÜZİSYEN NEZİH UZEL YAKIN TASAVVUF TARİHİ’NİN CANLI ŞAHİDİ</p>
<p>Kamuoyunun müzisyen olarak tanıdığı Nezih Uzel, Mevlana ve Mevlevi ayinlerini yurtdışına taşıyan isimlerden. Lise yıllarından<span id="more-1829"></span> itibaren Mevlevi müziğine gönül vermişti. Müzik Uzel’e aynı zamanda tasavvuf dünyasınını kapılarını açtı. Bu sayede cumhuriyetle birlikte yeraltına çekilen mutasavvıfların dünyasına girdi. O kadar ki Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi Necmettin Özbekkangay’dan “hizmet hilafeti” aldı.                                                                               </p>
<p>Seneler önce Sahaflar Çarşısında Nezih Uzel ile karşılaştık. Her zaman olduğu gibi yeni yayınları itina ile seçip alıyordu. Kitapçılar, sahaflar onu yıllardır tanıyordu. Yurt içinden ve dışından topladığı çok seçkin bir kütüphanesi olduğunu biliyordum. Kitapçıda ayaküstü kültür, sanat, muzik bahisleri açıldı. Avrupa kültür muhitlerinden Fransızca, İngilizce kitaplardan Heidagerre’den, Sartre’dan konuşuldu. Sonra Uzel’in mavi Ford marka otomobili ile oradan ayrıldık. Nezih Uzel hiç otomobil kullanmamasına rağmen yakın zamana kadar hep bir otomobili olur, arabayı da evin müdavimi öğrencilerinden biri kullanırdı. Bir büyük evin önünde durduk. Nezih Uzel beraber girdiğimiz evin kapısından sonra bize salonu göstererek “İçeri geçin” dedi ve kayboldu. Biz birinci kattaki salona geçtik. Geçtik ama salonda insanlar sıralanmış halde bekliyorlardı. Bizde bir kenara geçtik. Nezih Uzel bir başka kapıdan içeri girdi. Sırtında bir cübbe, kafasında bir sikke, elinde ise zil vardı. Salonda millet coştu, biz bir Kadiri zikir ayininin ortasında kaldık. Sanki evin kapısı ile salon arasında yüzyıl değişmişti. Biraz önce Avrupalı filozoflardan bahseden Nezih Uzel zikir meclisinin ortasında zil vuruyor, zikrin temposunu ayarlıyordu… </p>
<p>HER KATRE BİR NUR</p>
<p>Nezih Uzel, eskilerin on parmağında on marifet dediği tiplerden; Gazeteci, yazar, çevirmen, müzisyen. Peki Nezih Uzel kimdi? Senelerce İstanbul Bağlarbaşı&#8217;nda oturduktan sonra taşındığı Sapanca&#8217;da demiryolu istasyonu yakınındaki kocaman evinde ziyaretine gittik. Balkonundaki çifte vav&#8217;dan farklı bir yere geldiğinizi anlıyorsunuz. Uzel ailesinin 54 yıl oturduğu Üsküdar-Bağlarbaşı’ndaki evi senelerce yerli yabancı İslam, tasavvuf, tarih araştırmacılarının uğrak yeri olmuştu. Kapı herkese açıktı. Biz üniversiteden arkadaşlarla Uzel ile sohbet ederken mahallenin gençleri diğer odada saz çalar, ney üflerdi. Hepsi bir zaman sonra belli bir terbiyeden geçmiş kişiler olurdu. Merakı ve kabiliyeti olanlar neyzen, semazen olma yoluna girerlerdi. Gece yarıları sofralar kurulur, yemekler yenirdi. Nezih Uzel’in mutfağı  her zaman çok düzenliydi. Özel turşular, nefis börekler, hoşablar ve daha neler neler  vardı bu özenli mutfakta. Ama asıl yenen yemeklerden çok yapılan sohbetler bizim için kültür ziyafeti idi. Sofra beraber toplanır, bulaşıklar ev sahibine bırakılmaz, çayları da gençler ikram ederdi. Misafirin beraberinde getirdiği ikrama “zuhurat” denirdi. İçerde namaz odası vardı. İsteyen namazını kılar kimseye namaz kıl denmezdi. Nezih Uzel’in evi demokratik bir tekke idi.</p>
<p>Bazen Üsküdar’ın eski tekke kültürünü almış kişiler ziyarete gelirlerdi. Onların oturup kalkmaları, söz söyleyip sukût etmeleri başka idi. Müşekkel adamlardı. Kadim bir geleneğin temsilcisi gibiydiler. Destur isteyip edeple huzurdan ayrılırlardı&#8230;</p>
<p>Nezih Uzel Galatasaray Lisesi mezunudur. Neden Galatasaray diye sorduğumuzda babasının öyle istediğini söyledi. Babası Balkanlar&#8217;a yerleşmiş “Uz” Türklerinden ve Şumnu&#8217;nun “Hocazadeler” sülalesinden, Çanakkale gazisi, Haydarpaşa Askeri Tıp Mektebi 1915 mezunu Dr.Mehmet Muhlis. Tıbbiyeli olduğundan Fransız kültürüne yakınlık duyar. I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale çephesinde yaşanan müthiş çatışmalara katılmış ve burada Fransızlar düşman Almanlar müttefikimiz olmasına rağmen Fransızlara olan sevgisinden bir şey eksilmemiştir. Fransız kültürünün etkisi ile oğlunu Galatasaray&#8217;a vermek ister. Bunun için oğluna sınıfını pekiyi ile geçmesini söyler. O tarihlerde Galatasaray Lisesi’ne girmek için imtihan yoktur ama yine de başarılı öğrenciler alınır Mekteb-i Sultaniye.</p>
<p>Mehmet Muhlis Bey Çanakkale savaşından sonra Fatih medreseleri dersiamlarından Sarıgüzel camii imamı, Filibe doğumlu Hüseyin Hüsnü Efendi&#8217;nin kızı Hacer İhsan ile evlenecek ve bu evlilikten üç çocuğu doğacaktır: Sabih, Semih, Nezih. 1938 Mudanya doğumlu olan Nezih Uzel 1949 yılında ailesiyle İstanbul&#8217;a taşınır. Babası 1953’te vefat eder. Hocazadeler sülalesinden “Müftü dayı” 1910-15 arasında Sofya’da “başmüftülük” yapar. Nezih Uzel’in amcası topçu binbaşı Ahmet Hulusi ise, Yunan işgalinde İzmir’de Sarı Kışla bombardımanında şehit olur.</p>
<p>Galatasaray’daki yıllarına ait şaşırtıcı şeyler anlatıyor; “Fransızlar yatılı okulları müstemleke ülkeleri için düşünmüşler ve çok abartmışlar. Okul çok sertti. 12-18 yaşındaki çocukları haftanın altı günü hapishane gibi içerde tutuyorsunuz. Askerlik gibi disiplinliydi. Ben bunları söyleyince Galatasaraylılar kızıyorlar.” Nezih Uzel, içinde yaşadığı ve halen yüzbinlerce öğrencinin yaşamaya devam ettiği yatılı okul gerçeğine yeniden dikkat çekiyor.</p>
<p>1950&#8242;li yıllarda Galatasaray&#8217;daki hocalarını  “Tanzimat Müslümanları” olarak niteleyen Nezih Uzel, “Mektepte dini hayat yoktu. Ramazanlarda bir yemekhane iftar ve sahur için ayrılırdı. 900 kişiden 50-60 kişi kalkardı. Okulda cami vardı ama spor salonu yapmışlardı. Yazı odasında eski hüsnü hat örneği bir yazının üzeri örtülmüştü.”diye anlatıyor. </p>
<p>LİSEDE MEVLANA İHTİFALİNE KATILDI</p>
<p>Nezih Uzel Galatasaray Lisesi’nde hem öğretmenleri, hem de arkadaşaları arasında sevilen bir öğrencidir. Öğretmenleri Uzel’in edebiyata özellikle de Divan ve Tasavvuf edebiyatına ilgisini fark ederler. 1950’li yıllarda Mevlana İhtifalleri yeni başlamıştır. Yine bu ihtifallerden birisi yaklaşırken Galatasaray&#8217;daki tarih öğretmeni Halit Sarıkaya, Uzel’i teşvik eder; “Herkes Konya’ya gidiyor sen ne duruyorsun”. Konuyu izin almak için görüştüğü Okul Müdürü Macit Soner öğrencisinin bu isteğine son derece sıcak yaklaşır; “Edebiyat Öğretmenin bir rapor yazsın gidebilirsin”</p>
<p>Edebiyat öğretmeni Zahir Güvenli, “Nezih Uzel mesnevi okur ve eski edebiyatla ilgilidir” diye rapor yazar ve böylece liseli genç Uzel 1956 yılında Konya’da yapılmakta olan Mevlana ihtifaline gider.</p>
<p>17-18 yaşında bir gencin Konya’ya gitmesi Konya’da buluşan Mevlevi muhibbanı arasında büyük ilgi görür.  Daha önceden tanıdığı Ulvi Erguner vasıtası ile Konya’daki Mevlevilerle tanışır. Tanıştıkları kimseler hayatını değiştirecektir. Onlar arasında en önemlisi Üsküdar Özbekler Tekkesi Şeyhi  Necmettin  Özbekkangay&#8217;dır. Nezih Uzel, 1956-1979 yılları arasında 23 sene Aralık ayında Mevlana İhtifali için Konya’ya gider. 1956’dan Necmettin Efendi’nin 1971’de vefatına kadar da onun hizmetinde bulunacaktır. Bu sırada İstanbul tasavvuf çevreleri ile tanışır ve yaşayan son tekke adet ve törenlerini görür. Hayatı boyunca bunları yaşatmaya çalışacaktır. Nezih Uzel dünyasını oluşturan ve geleneğin taşıyıcıları olan bu isimlerin bazıları şunlardı; hattat Necmettin Okyay, Halim Yazıcı, Bekir Pekten, Neyzen Ulvi Erguner, Yenikapı Mevlevihanesi son şeyhi Abdülbaki Efendi&#8217;nin oğlu Resuhi Baykara, şeyh Mithat Bahari Beytur, Arusi şeyhi Aziz Çınar, Celveti-Bektaşi şeyhi Yusuf Fahir, Tophane İsmail Rumi Kadiri Dergâhı şeyhleri Misbah ve Aşki Erkmenkul, Karagümrük Cerrahi şeyhleri İbrahim Fahreddin Erenden ve Muzaffer Ozak, Kasımpaşa Rufai şeyhi Muhiddin Ensari.</p>
<p>Demokrat Parti ile gelen hürriyet ortamı içerisinde 1952 veya 53 yılında  Mevlana İhtifalleri başlar. Tekkelerin kapatılmasından  ancak 25-30 yıl sonra Türkiye’deki Mevleviler Konya&#8217;da bu ihtifallerde toplanabilirler. Nezih Uzel çeşitli yazılarında “Son Mevleviler” dediği bu kişilerin; Divan-ı Kebir okuyan Mevlana muhibbanları olduğunu yani tekke terminolojisine göre Mevlevi olmayıp sadece muhibban yani sempatizan olduğuna işaret ediyor.                                    </p>
<p>Bu ihtifalle birlikte önünde tasavvuf kapısı açılır Nezih Uzel’in. Bir başka fırsat ve kapı da bir arkadaşının vasıtasıyla ortaya çıkar. Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in oğlu Aydın Ünver Nezih Uzel’in Galatasaray&#8217;dan arkadaşıdır. 1959 yılında Süheyl Ünver ile Nezih Uzel’i tanıştırır. Bu tarihte Ünver Topkapı Sarayı Enderun mektebinde tezhib ve minyatür dersleri vermektedir. O gün Ülker Erke, Uğur Derman, Azade Akar, Melek Antel ile beraber başlayan dersler onbeş yıl devam eder. Bu sırada ilk ney dersini Kütahyalı Ahmet Yakupoğlu’ndan alacaktır. Ahmet Yakupoğlu o sırada Süheyl Ünver’in yanında kalmakta ve Halil Dikmen’den ney dersleri almaktadır.  Uzel, Rebab ve Ud sanatçısı Cahit Gözkan’dan da ders alır.                            </p>
<p>ŞİİR SÖYLEYEN DERVİŞ OLMAK İSTEDİM</p>
<p>“Müziğin kalfasıyım mimarı değil” diyen Nezih Uzel 1960’dan itibaren İstanbul’un o günkü seçkin saz ustalarının sohbetlerinde müzik öğrendi. 1966 yılında Ulvi Erguner’in daveti ile TRT Radyosu’nda Kudümzen olarak çalışmaya başladı. Ünlü müzisyen Münir Nurettin Selçuk’un kadrosundaydı. 2003 yılında emekli oluncaya  kadar TRT kadrosunda Kudümzen olarak görev yaptı. Nezih Uzel Ulvi Erguner&#8217;e dikkat çekiyor. Erguner’in o zamana kadar yapılmayan programları yaptığını, Fatih devri bestekârı Meragalı Hoca Abdulkadir ve on yedinci yüzyıl bestekârlarının bilinmeyen eserlerini ortaya çıkartarak tam bir muzik arkeolojisi yaptığını ancak kimsenin de bunu farketmediğini söylüyor. Müktesebatı, kaynağı, üslubu ve izlediği renseignement ile “geçmiş bir müzik türünün insanı” olduğunu belirten Nezih Uzel kendisini hiçbir zaman müzisyen olarak da görmüyor; “Hep eski zamanlardaki esrarengiz aşıklar gibi gezip tozarak şiirler okuyan bir derviş olmak istedim.”</p>
<p>İstanbul’da Türk Musikisi Konseravatuarı yokken bu sanat ev toplantılarında nesilden nesile aktarılıyordu. Nezih Uzel’in de bu özelliğiyle hatırladığı önemli evler var; Yekta Akıncı ve arkadaşları (Cahit Gözkan’ın grubu, Mustafa Rona, rebabi Edib Seviş, Kemal Tezelgir) ile müzik çalınıyordu. Cahit Gözkan’ın evinde ise müzik ve ders yapılıyordu. Beşiktaş’ta Hakkı Süha Gezgin’in evi, Çerçöp Sami Bey’in Fındıklı’daki evinde, Mahmut Kemal İnal’ın konağında, Abdülkadir Töre<strong>’</strong>nin evinde muzik ve ders yapılırdı.</p>
<p>“Faust’un mütercimi Seniha Avni Göknil’in evinde cumartesileri toplanılırdı. Mevlevi Şeyhi Mithat Bahari Beytur, Şefik Can ve Hüseyin Fehameddin Dede’nin kızı da bu toplantılara katılırdı. Salacak’ta Abdülbaki Gölpınarlı’nın evine belli bir gün değil her zaman gidilirdi.</p>
<p>Kuzguncuk’ta Sadettin Heper’in iskelenin yanındaki evinde toplanılırdı. Yalnız burada sohbet olmaz Konya Mevlana İhtifali’nde neler okunacak, neler çalınacağının çalışması yapılırdı. Münir Çelebi, Yahya Efendi Dergâhı’nda Mesnevi okuturdu. Buradan önce de Laleli Camii’nde okundu.” sözleriyle hafızasında unutulmaz izler bırakan günleri yadediyor. </p>
<p>Nezih Uzel’in unutamadıkları arasında da ünlü mimar ve mutasavvıf Ekrem Hakkı Ayverdi’nin evinde yaşanan bir gece de var; “Ekrem Hakkı Ayverdi ile 1958’de Konya’da tanıştık. 1959 Ramazan’ında Kadir Gecesi Atikali’deki evinde İstanbul’un bütün önemli şahsiyetleri vardı. Sakal-ı Şerif’in çıkacağı anda ben şamdan taşıyordum. O gün o evde Kabineden üç bakan vardı. Atıf Benderlioğlu, Tevfik İleri, Nedim Öktem. Ekrem Hakkı Beyi 1960 ihtilalinden sonra tevkif ettiler. Tevkif gerekçesi “püskül dağıtmak”tı.</p>
<p>“Özbekler Tekkesi Şeyhi Necmettin Efendi bir bardak su verip beni derviş etti.” diyor Nezih Uzel. Necmettin Efendi diye andığı isim Necmettin Özbekkangay. Özbekkangay, sıradan bir isim değil. Özbekler Tekkesi’nin şeyhi. Özbekkangay’ın “şeyh” olmasının oldukça ilginç bir hikayesi var.  Özbekler Tekkesi’nin I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarındaki şeyhi Ata Efendi’dir. Ata Efendi, İsmet İnönü, Mehmet Akif Ersoy, Halide Edip Adıvar gibi pek çok ismin İstanbul’dan Ankara’ya kaçmasına yardımcı olmuştur. Bu isimleri tekkede saklamış, İstanbul’dan kolaylıkla uzaklaşmaları ve Milli Mücadele’ye katılmaları için uğraş vermiştir. İşte bu Ata Efendi İttihadçı olarak bilinmektedir. Bu yüzden Milli Mücadele’den sonra başına bir şey gelmemesi için çareyi Orta Asya’ya gitmekte bulur. O sırada Meşihat Dairesi de yerine bir şeyh atar. Ama tekkenin dervişleri, Ata Efendi’nin kardeşi Necmettin Efendi’nin şeyhliğe tayin edilmesini ister. Necmettin Efendi  çok genç olmasına rağmen Meşihat Dairesi tarafından şeyhliğe tayin edilir. Bu atamayla birlikte Özbekler Tekkesi, Nakşi dergâhına dönüşür. Bu tarihe kadar tekke Ahmet Yesevi’nin Divanı&#8217;nın okunduğu bir Yesevi Dergâhı’dır. Özbekkangay soyadını alan Necmettin Efendi’ye Nakşi-Halidi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi “hilafet” verir. </p>
<p>Nezih Uzel burada çok önemli bir ayrıntıyı açıklıyor; “Küçük Hüseyin Efendi, Necmettin Efendi’ye “irşat” değil “hizmet” hilafeti verdi. Bundan böyle halka hizmet öne çıktı. Necmettin Efendi’de kitabi derslerden çok sohbeti seviyor ve tekkede sohbetler devam ediyordu.” Tekke ve dergâhların kapatılmasının ardından, tasavvuf kültürünün toplumumuzdan hızla silinmeye başladığı yıllarda, İstanbul’da eski dergâhların yadigârı insanlar, Üsküdar Sultan Tepesi’ndeki Özbekler Tekkesi’nde bir araya gelerek ayinleri, ilahileri, nefesleri, gözleri yaşlı, hûşû içinde mırıldanmaya devam ettiler. Cumartesi günleri tekkede buluşanların sayısı 150-200 kişiyi buluyordu. Her hafta Özbek pilavı yapılıyor ve “dervişan ve muhibban”a dağıtılıyordu. Necmettin Özbekkangay’ın sohbetleri bugün bile halâ anlatılmaya devam ediyor. Nezih Uzel, Necmettin Özbekkangay 1971’de vefat ettiğinde birçok kişiye “hizmet hilafeti” verdiğini bunlardan hayatta sadece kendisinin kaldığını söylüyor. Nezih Uzel bir ayrıntıya daha dikkati çekiyor; “1925’ten sonra tekkeler kapalıdır. Bir tekkenin tekke olabilmesi için; evrad okunması, meydan açması (yani zikir yapılması), derviş yetiştirmesi gerekir. Özbekler Tekkesi kapatılmayan değil kapatılan tekkelerden biridir ve tekkede sadece sohbet devam etmiştir diğer ibadetler yapılamamıştır” diyor. Necmettin Özbekkangay’a hilafet veren Küçük Hüseyin Efendi ancak bir iki defa Özbekler Tekkesi’ni ziyaret edebilmiş. Bir defasında da tekkede pişirilen pilavın misafirlere yetmeyeceği söylenirken pilavdan bir pirinç yemiş ve pilav herkese yetmiş. Dervişler ve misafirler bu olayı Küçük Hüseyin Efendi’nin bir kerameti olarak görmüşler.</p>
<p>İSTANBUL SEMA GRUBU’NU KURDU               </p>
<p>Nezih Uzel’in bu dönemde tanıştığı isimlerden birisi de Ömer Fevzi Mardin’di. Arusi şeyhi olan Mardin, ünlü Hamidiye Zırhlısı’nın iaşe subayıydı. Aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın ünlü ismi Rauf Orbay’ın da sınıf arkadaşıydı. Ömer Fevzi, meşhur Mardin ailesinden geliyordu ve Kuzey Afrika’da ortaya çıkan, “Abdüsselam-ı Esmer yolu” olarak bilinen Arusiyye tarikatının şeyhiydi. Aslında daha sonra “Mardin” soyadını alacak olan Ömer Fevzi Efendi Küçük Hüseyin Efendi’nin de halifesiydi. Yani Nakşibendi’ydi. Ancak daha sonra Arusiliği ön plana çıkacaktı. Ömer Fevzi Efendi’nin halifesi ise 1979 yılında vefat eden Aziz Çınar’dı. Nezih Uzel’in Aziz Çınar’la da dostluğu vardı. Çınar da Kürtlerin en seçkin ailelerinden olan Bedirhanilerdendi. Aziz Çınar’dan sonra Arusilik iki kola ayrılmıştı. Şimdi her iki kolda da her ayın 22’sinde dua ediliyor. Yani Arusilik’in ritüelleri devam ettiriliyor. Nezih Uzel zaman zaman katıldığı bu duaların 60 senedir yapıldığını söylüyor.  Bir ara Kuzay Afrika’dan Arusilerin Kadıköy’deki toplantılara geldiğini ancak Afrika Arusiliği ile İstanbul Arusiliği arasında ciddi farkların ortaya çıktığını anlatılyor.</p>
<p>Konya Mevlevilerinin ilk yurtdışı konseri 1966 yılında Mevlana İhtifalleri’ni de düzenleyen Konya Turizm Derneği tarafından tertip edildi. Nezih Uzel ise ertesi yıl yani 1967 yılından  itibaren bu yurtdışı konserlerine katıldı. İlk katıldığı konser Strasburg Üniversitesi Türkoloji Bölümünde Madam ve Mösyö Larouche’un davetiyle gerçekleşti. İki gün sonra Paris Amerikan Üniversitesi’nde de bir konser verildi. Bu konserleri ertesi yıl Londra, 1970 yılında Amerika konserleri takip etti. Nezih Uzel bu faaliyetlere “konser ile neş’e taşımak” diyor. Burada bahsettiği “neş’e” ise tasavvuf neş’esi. 1979 yılına gelindiğinde Nezih Uzel Konya Turizm Derneği’nden ayrılır. Onun yerine Galata Mevlevihanesi yani şimdiki Divan Edebiyatı Müzesi çevresinde Semazenbaşı Ahmet Bican Kasaboğlu ile birlikte İstanbul Sema Grubu’nu kurdu.  Bu grup yurt içinde ve daha çok dışında yüzü aşkın konser ve sema gösterisi düzenledi.</p>
<p>Galata Mevlevihanesi ve Vakıflar İdaresine bağlı eski Üsküdar Mevlevihanelerinde ilk defa sema gösterileri yaptı. Grup 1987 yılında Konya Belediyesi&#8217;nin daveti üzerine o yıl Uluslar arası Konya Mevlana İhtifali&#8217;nin mÜzik ve sema gösterisi görevini üstlendi. Aynı yıl Kütahya Mevlevihanesi’nde 1925&#8242;ten sonra ilk sema törenini gerçekleştirdi. Grup 1988 yılında Kahire Mevlevihanesi&#8217;ni hizmete açtı. Girit Hanya, Lübnan Trablusşam ve Kudüs mevlevihanelerinin açılması için çalışıyor. İstanbul Sema Grubu on sekiz yılda otuza yakın semazen yetiştirdi. Paris&#8217;te kurulan Association Mevlana ve Londra&#8217;da kurulan Rumi Society ve Finlandiya&#8217;da kurulan Nefes derneklerine ilham kaynağı oldu.</p>
<p>Batı klasik muziğinin anıt eseri “Carmina Burana”nın ünlü bestekarı 1895 doğumlu Carl Orff  1982’de Münih’te hasta haliyle İstanbul Sema Grubu’nu dinlemeğe gelir. Nezih Uzel’e “Ömür boyu bir Mevlevi ayini dinlemeyi hayal etmiştim.Tanrı bana bu günü gösterdi” der. Carl Orff’a Mevlevi ayin repertuarının en eski üç ayininden biri olan “pençügah” ayinini dinletirler. Konserin sonunda Carl Orff  acele evine götürülür ve kısa zaman sonra vefat eder. Nezih Uzel, ünlü bestekarın pençügah ayini ile göçtüğünü düşünüyor.</p>
<p>1961 yılında dönemin şöhretli köşe yazarlarından Mevlevi Ref’i Cevat Ulunay’ın teşviki ile gazeteciliğe adım atar. Bu sayede dönemin önemli yazar ve kültür insanları ile tanışır. Bunlar arasında Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Reşat Ekrem Koçu, Haldun Taner, Fransız Match Dergisi başyazarı Raymond Cartier, Roger Garaudy, Mme. Carrere d’Encausse,  Edward Said, Anna Marie Schimmel gibi isimler vardı ve daha sonra bazılarının kitaplarını tercüme edecektir.</p>
<p>1961’de  Milliyet’e foto muhabiri olarak giren Nezih Uzel, 1962-64’de Kadri Kayabal ile  Türk Haberler Ajansı’nda yabancı radyolardan tercüme yapmaya başladı.1964’te Lüleburgaz’da askeri öğretmen olarak askerliğini yaptı. 1964’te İlhan Bardakçı, Engin Sunar, Bahadır Dülger ve Güzin Abla ile Haber gazetesini çıkardı. Kısa süre sonra Cumhuriyet’in Beyoğlu muhabiri, 1966’da Hürriyet’in Ankara’da Meclis ve Başbakanlık muhabiri, 1967-69 Dünya gazetesi, ardından İrfan Atagun, Mehmet Ali Alpgan ve Ömer Öztürkmen ile Bizim Anadolu gazetesinde çalıştı. 1972’de Ortadoğu’ya ardından da Son Havadis’e geçer. Türkiye’nin anarşinin girdabına düştüğü yıllarda Nezih Uzel’de muhabirliği bırakıp araştırmacılığa yönelir. Bu yıl işgal yıllarının İstanbul’unda İngilizlerin istihbarat subayı olan Yüzbaşı Benneth ile tanışır ve tarihi röportajını yapar. Uzel bu röportajı 36 yıl sonra kitap olarak yayınlayacaktır: Atatürk’e Nasıl Vize Verdim (Selis Yayınları 2008)</p>
<p>1984’de Genel Yayın Yönetmeni olduğu Antika dergisini çıkartır. Türkiye’nin ilk antika dergisi olan bu aylık yayın 4 yıl devam eder. Mısıroğlu matbaasında basılan Antika, konu üreten, gündem yaratan, yurtdışındaki antika çevrelerince de takip edilen, ilklere imza atan bir dergi olur. Mehmet Şevket Eygi’nin genel yayın yönetmenliğine getirildiği 1987 yılında Zaman gazetesinde köşe yazarı olan Nezih Uzel yazılarına 1994’e kadar çeşitli periyodlarda devam eder. Kısa süre Yeni Yüzyıl’da da yazıları yayınlanan Uzel 2001-2005 tarihleri arasında Ortadoğu gazetesinde yazmayı sürdürdü. Artık sanal alemde kendi gazetesini kendisi çıkartıyor: Ex Oriente Lux.</p>
<p>İstanbul’da Sahabe Kabirleri(1975) Nezih Uzel’in ilk kitabıdır. Onu aynı yıl Mevlana ve İnsan takip eder.Clément Houart’dan Mevleviler Beldesi Konya(1978)Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay’dan Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları (1981) aynı yazarların Step’te Ezan Sesleri(1981),ve ünlü Edward Said’in Oryantalizm’i 1982’de Türk okurlara ulaşır. Maurice Lombard’ın İlk Zafer Yıllarında İslam (1983), Roger Garaudy’nin İslam’ın Vadettikleri ve Siyonizm Dosyası çevirileri gelir. Sovyetlerin parçalanacağını öngören Héléne Carére d’Encausse’nin Parçalanan İmparatorluk (1984) yayınlanır. Uzel’in bundan sonra gazete makalelerinden oluşan telif eserleri İrfan yayınlarından birbirini izler; Adriyatik’ten Çin’e Türk Dünyası, Dersaadetten İstanbul’a, Her Dem Yeniden, Canavar Sahibini Yedi (Milenyum Yayınları). Radyo’da Bir Gün (Pan yayınları) kitabı İstanbul radyosu hatıralarından oluşur.</p>
<p>Nezih Uzel, İstanbul Sema Grubu Mutrıb Heyeti ile Mevlevi ayinleri, ilahiler, Yasin-i şerif ve Klasik Bektaşi Nefeslerinden oluşan 25 plak ve cd’leri yurt içinde ve dışında yayınlanmıştır.</p>
<p>1959’dan bugüne siyah beyaz, renkli, digital, altmış bin fotoğraf  ve slayt arşivi tasnif edilmiş halde Nezih Uzel’in arşivinde. Ayrıca 40 yıllık konser, sema, ayin çalışmalarının görüntü ve müzik kayıtları, dünyadan toplanmış önemli plaklar da Nezih Uzel arşivinin en değerli parçaları.</p>
<p>Nezih Uzel şimdi artık çok fazla bileni kalmayan bir dünyanın günümüze taşıyıcısı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/hizmet-hilafetli-%e2%80%9cseyh%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gırgır&#8217;ın Resmi Tarih</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/girgirin-resmi-tarih/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/girgirin-resmi-tarih/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 14:44:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1679</guid>
		<description><![CDATA[Onur EYÜBOĞLU
Politika ve mizahın yakın ilişkisi, soytarılar ve kral arasındaki ilişkide açıkça gözler önüne seriliyor. Bir yanında eleştirinin, diğer yanında anlamsız bir komedinin yer aldığı bu ilişki, günümüzde de farklı şekillere bürünerek ve değişime uğrayarak da olsa devam ediyor. Uzun zamandan beri soytarıların bu rolünü üstlenenlerden birisi mizahçılar, karikatür çizerleri&#8230; İşte 1868’de Terakki gazetesinin eki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onur EYÜBOĞLU</p>
<p>Politika ve mizahın yakın ilişkisi, soytarılar ve kral arasındaki ilişkide açıkça gözler önüne seriliyor. Bir yanında eleştirinin, diğer yanında anlamsız bir komedinin yer aldığı bu ilişki, günümüzde de farklı şekillere bürünerek ve değişime uğrayarak da olsa devam ediyor. Uzun zamandan beri soytarıların bu rolünü üstlenenlerden birisi mizahçılar, karikatür çizerleri&#8230; <span id="more-1679"></span>İşte 1868’de Terakki gazetesinin eki olarak verilen ilk mizahi yayın “Terakki Eğlence” ile 1870’te İstanbullu bir Rum olan Teodor Kasap tarafından yayımlanan ilk bağımsız mizah dergisi “Diyojen”den Oğuz Aral’ın Gırgır’ına, dünden bugüne mizah ve iktidar ilişkisi&#8230;<strong> </strong></p>
<p>Giydikleri tuhaf elbiselere, kaba esprilerine ve kralın önündeki davranışlarına bakılacak olursa soytarıların protokole uygun hareket ettikleri söylenemezdi. Ancak krala en uzun süre eşlik eden, onun sohbetinde en uzun süre bulunan ve kraliyeti ilgilendiren önemli kararların en yakın tanığı da soytarılardı. İfade özgürlüğünün bir hak olarak görülmediği zamanlarda dahi, soytarıların dilediğini söylemeye; kimsenin düşüncesini söylemeye cesaret edemediği konularda kralı veya diğer yöneticileri eleştirmeye hakkı vardı. Soytarılar böylelikle mutlakiyetin yol açabileceği sorunlara karşı supap görevi de üstlenmiş oluyordu. Aldığı yanlış kararlar, yaptığı haksızlıklar eleştirilemeyen hükümdarı şaka yoluyla da olsa eleştirebilen soytarı, onu bazen kendisine getiriyor, ya da yaptığının farkına varmasını sağlıyordu. Tanrının, -bir hediye ya da lanet olarak- çocukça bir delilik verdiği düşünülen soytarılar, bunun sağladığı özgürlük alanında kimsenin yapamayacağını yapıyor, söyleyemeyeceğini söyleyebiliyordu. Soytarılar, mevcut iktidarın kendi içinde barındırdığı negatifi gibiydi. İktidarın ciddiyetine karşın komik yönünü, bilgeliğine karşın deliliğini simgeliyor ve iktidarın içinde, kralın yanıbaşında yer alıyordu. Sistem içindeki pozisyonu tam belli değildi, bir yandan krala istediğini söyleyebiliyor; diğer yandan kimse onu ciddiye almıyor, deli olarak görüyordu. İskambil kâğıtlarında soytarıları simgeleyen Joker kartları gibi hiyerarşi içinde her pozisyona geçebiliyor, her role girebiliyordu soytarılar. Kimi zaman kralın rolüne bürünüyor, kimi zaman kraliçe oluyor, kimi zaman basit bir 3&#8242;lü ya da 5&#8242;li&#8230; Sistemin içinde belirgin bir konumlanışı olmaması, onu hiyerarşinin içinde özgürce gezinebilen kendine has bir konuma koyuyordu. Politika ve mizahın yakın ilişkisi, soytarılar ve kral arasındaki bu ilişkide açıkça gözler önüne seriliyor. Bir yanında eleştirinin, diğer yanında anlamsız bir komedinin yer aldığı bu ilişki, günümüzde de farklı şekillere bürünerek ve değişime uğrayarak da olsa devam ediyor. Uzun zamandan beri soytarıların bu rolünü üstlenenlerden birisi mizahçılar, karikatür çizerleri.</p>
<p>Osmanlı’da basın-yayın faaliyetlerinin hızlanmaya başladığı dönemlerde, pek çok gazetenin yanı sıra mizah dergileri de yayımlanmaya başlamıştı. 1868’de Terakki gazetesinin eki olarak verilen “Terakki Eğlence” ilk mizahi yayın, 1870’te İstanbullu bir Rum olan Teodor Kasap tarafından yayımlanan “Diyojen” ise ilk bağımsız mizah dergisiydi. Daha sonra Çıngıraklı Tatar, Hayal, Latife, Şafak, Kamer, Meddah, Şarivari, Tiyatro&#8230; gibi pek çok mizah dergisi yayımlanmaya başladı.</p>
<p>Dergilerin yayımlanmaya başlamasıyla, siyasi otorite ile çatışmalar bir olmuştu. Diyojen dergisi yazarlarından, Ebuzziya Tevfik’in “Diyojen sayesinde fikirlerimizi yayabildik. Ciddi bir şekilde söyleyemeyeceklerimizi mizahi bir üslupla yazabiliyorduk”<em> </em>ifadesi durumu özetliyordu aslında. Mizahın doğurduğu bu özgür eleştiri alanının oluşturduğu, siyasi otorite ve mizah dergileri arasındaki gerilimden, Diyojen daha dördüncü sayısında nasiplenecekti. Dergi, İran şahının Osmanlı ziyaretine dair yaptığı bir haber sebebiyle, bir buçuk ay boyunca kapatıldı. Daha sonra dört defa daha kapatılan Diyojen dergisinin yolculuğu, 179, 180 ve 182. sayılarında Rus çarı, Mısır Hidivi İsmail Paşa, Rus Başbakanı Gorçakof ile Rus elçisi İgnatiyef’in ağızlarından hayali mektuplar yazması üzerine son buldu. Bu hayali mektupları Hakayiku’l Vakayi gazetesi ciddiye alarak “Devlet ileri gelenleri ağzından sahte mektup yazmak” şeklinde yorumladı. Diyojen’in savunması hükümeti ikna edemedi ve sonuçta dergi, yaptığı şakanın anlaşılamamasından ötürü tamamen kapatıldı.</p>
<p>Gerilimin iki yüzü vardır; mizah dergileri kapatılmaktan korkarken, mevcut iktidar da ciddi olmak zorunda olmamanın gücüne sahip olan mizah dergilerinden çekinir. Zira kelimelerle söylenemeyecekler, karikatürde görsel olarak ifade edilebilir. Kuzgun, yıkılma sürecine giren Osmanlı Devleti’nde, devletin ölümünün simgesi olarak kullanılmaya başlanmıştı. Çizilmiş birçok karikatürde 2. Abdülhamid kargaya benzetilip, imparatorluğun bitişi karga metaforu üzerinden anlatılırdı. Hâlâ yaşayan imparatorluğu öldürebiliyor, küçük düşürebiliyordu karikatürler&#8230;  Resimdeki karikatürde bir müzede modern giyimli gençlere ders anlatan “Feylosof Doktor Rıza Bey”, nesli tükenmiş hayvan resimlerinin önündedir, önündeki dolaplarda dinozor, eski hükümdar tasvirleri, duvarda mamutların resimleri  vardır. Ders anlatırken: “Efendiler, şu karşınızda gördüğünüz mahlukat, karbonifer devrinin en müthiş bir hayvanlarındandır. Bunlar şimdiki fillerin yüz misli yerlerdi, yine doymazlardı. Çok şükür bugün bunların yalnız enkaz-ı izamı kalmıştır.”<strong> </strong> demektedir. Karikatür sadece dönemin yöneticilerini eleştirmiyor, onları öldürüp müzeye koyuyor, “hayvan” diye nitelendirebiliyordu. Hem de bu demokratik bir devlette değil, bir imparatorlukta yapılıyordu. İşin bir ucunun espriye dayanması, geniş bir özgürlük alanı tanıyordu karikatüristlere.</p>
<p>Mikhael Bakhtin “Karnaval Düzeni”ni, karnaval içerisinde sosyal sınıfların yok olduğu, insanların toplu bir kitle halinde hep birlikte eğlendikleri, yüzlerini, vücutlarını boyayarak ya da maskeler takarak kendileri olmaktan çıktıkları bir olay/düzen olarak anlatır. Karnavalın kendine has düzeninde, bir günlük de olsa sosyal sınıflar bir kenara atılır, saygın kişiler bayağılaştırılıp alay konusu yapılabilirdi. Mevcut iktidar, sınıfların tersyüz edildiği bu karnaval düzenini kabullenip, o gün içerisinde yapılanları görmezden gelir gibi hareket eder. Mizah dergilerini yöneticiler nezdinde ürkütücü kılan, getirdiği politik eleştirinin yanısıra bu karnaval düzenini sürekli devam ettirmesi, yaygınlaştırıp geleceğe taşıması, böylelikle sürekli bir bayağılaştırma, alaya alma halinin devamıydı. Karnavaldaki gibi eğlenceli bir gün olup, sadece anılarda yer almıyordu mizah dergisi; sürekli devam eden, mevcut iktidar sistemine karşı alternatif bir “karnaval sistemi” oluşturuyordu. Yöneticilerin ve ailelerinin alışılagelmiş onurlu, soylu, şık fotoğraflarına, tablolarına karşılık karikatürde yöneticiler, gülünç, aşağılayıcı, korkutucu hallerde tasvir edilebiliyordu. İster monarşi olsun, ister demokrasi, yöneticinin sahip olduğu kutsallık ya da saygınlığı alaşağı ediyordu bu tasvir biçimi. Onu bir yaratığa, bebeğe ya da maymuna çeviriyor, ağzına yular yerine bir don takıyor, gerekirse onu çıplak bir vücuda monte de edebiliyordu.</p>
<p><strong>CUMHURİYET DÖNEMİNDE MİZAH</strong></p>
<p>Namlusu yöneticilere çevrilmiş bu güçlü silah, Cumhuriyetin kurulmasından sonra bir müddet sustu. 1920’li yıllardan itibaren Türkiye’nin içine girdiği tek partili yönetim tüm muhalefeti ve tabii ki basını da kontrol altına almıştı. Bu baskı atmosferi içinde yöneticileri eleştiren karikatür çizebilmek için cesaretten fazlası gerekiyordu. Karikatüristler, eski eleştirel pozisyonlarına 1950’lerde dönebileceklerdi. Tek partili dönemin bitmesi, seçimle işbaşına gelen bir partinin iktidarda olması, ülkede demokrasi rüzgârlarının esmesini sağlayacaktı. Adnan Menderes, yıllar sonra karikatüristlerin eleştiri oklarını atabilecekleri yeni liderleriydi. Tek partili süreç zarfında yetişen CHP&#8217;yi destekleyen karikatüristler, iktidarın ilk yıllarındaki ekonomik kalkınma hızına ve köylünün hayatındaki değişimlere rağmen Demokrat Parti’ye karşı muhalif bir duruş takınacaklardı. Bu dönemde iktidarı eleştiren karikatürler, imparatorluk zamanı karikatürleriyle kıyaslandığında iktidarı daha az korkutucu ve daha gülünç çiziyordu. Gülünçlük, özellikle siyasilerin fiziksel özellikleriyle alay edilerek ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Demokrat Parti’yi hedef alan, onunla alay eden bu karikatürler, demokrasi kültürünün daha tam oturmadığı bu dönemde iktidarı oldukça kışkırtıyordu. Şimdiye kadar eleştirilmeyen yönetimin aksine, Adnan Menderes’in kadın kılığında çizilmiş karikatürü bile yayımlanıyordu artık. Yeni basın kanunu bu kışkırtmanın sonucu olarak çıktı. Bu, karikatüristleri daha sembolik anlatımlara itmeye başladı. Örneğin; DP iktidarını koca göbekli, kalın enseli, dazlak kafalı, balta burunlu bir tiple canlandırmak gibi.<em> </em></p>
<p>Mizahçılar yeni basın kanununa karşı tavırlarını koymaya çalışıyorlardı. Ratip Tahir Burak’ın yeni basın kanunu eleştirmek için çizdiği “Oldu da bitti maşallah” karikatüründe, Adnan Menderes basını sünnet ediyordu. Yeni basın kanununu eleştiren bu karikatür, yeni basın kanunu tarafından cezalandırılacaktı. Ratip Burak 16 ay hapis 4000 lira para cezasına çarptırılmıştı. Mizahçılar ve Menderes arasındaki gerilim gittikçe büyüyordu.</p>
<p><strong>VE GIRGIR SAHNEDE</strong></p>
<p>Demokrat Parti iktidarına karşı yapılan darbe, karikatürcüler de dahil olmak üzere o zamanki basının büyük kısmı tarafından desteklendi. Darbe sonunda gerçekleştirilen idamlardan sonra oluşan toplumdaki duyarlılık ve nefret bazı kurumlara, kişilere yönelmişti. Metin Üstündağ’ın buradaki tespiti; çoğu “sol” görüşlü karikatürcülerin de, toplumun vicdanında suçlandığı. Menderes’in idamından sonra pek çok gazete, toplumdaki bu duyarlılığın hedefi olmamak için çalıştırdıkları çizerleri kovdu. Kovulan karikatüristlerden birisi de Oğuz Aral’dı. Geçimini sağlamak için reklamcılıkla uğraşacaktı Oğuz Aral. O dönemde iyi para kazandığını bizzat kendisi, Tempo dergisindeki söyleşisinde anlatır. Ama huzurlu değildir: “&#8230;ağlamaya başladım bir sabah. Çünkü yapmak istediğim iş o değildi. Kadın donu reklamı yapmak beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. O adam ben değildim. Kalktım, sıfırdan Babıali’ye geldim. Bir herifle konuştum. Haldun Simavi’ydi.” Gırgır’ın hikâyesi böyle başlamıştı. Haldun Simavi ile konuşan Oğuz Aral, iyi para kazandığı reklamcılığı bırakır, ajansı arkadaşı olan ortağına devreder ve 250 lira maaşla, Günaydın gazetesinde “Gırgır” isimli bir mizah köşesi hazırlamaya başlar. 1971 yılında, Günaydın gazetesinden, aynı gruba ait “Gün” gazetesine geçer sonra bu köşe. Köşe, gazetenin satış rakamlarında gözle görülür bir etki yapınca, köşe olmaktan çıkarak sayfaya dönüşür. Oğuz Aral’a, Tekin Aral, Mim Uykusuz, Oğuz Alplaçin, Ferit Öngören de katılır. Ağustos 1972’de, “Gırgır” Gün gazetesi tarafından ücretsiz ilave bir dergiye dönüşür, bu hızlı büyümenin sonunda 1973’te Haldun Simavi’nin isteğiyle, bağımsız bir dergi olur.</p>
<p>Gırgır’ın ilk döneminde kendi tarzı oluşmaya başlamış ama bu tarz daha tam oturmamıştı. Mizah dünyasının eski isimlerinden yazar Aziz Nesin Gırgır’da yazıyor, Turhan Selçuk meşhur tiplemesi Abdülcanbaz’ı Gırgırda yayımlıyordu. Bu dönemde dergide yazan -çizenlerin çoğunluğu Mim Uykusuz, Süavi Süalp, Eflatun Nuri gibi, 1920’lerde ve 30’larda doğmuş ve o zamana kadar gelişen mizah anlayışının temsilcileriydiler. Ancak Gırgır ile mizah dünyasında bir ayrışma başlar. Bir yanda,<em> </em>“kendilerine 50 kuşağı adını veren, içeriği gazete karikatürcülüğünden çok da ileri gitmeyen ‘sanatçı’ karikatüristler lobisi; diğer yanda çok-satar mizah dergileri çıkartan, çoğu zaman Oğuz Aral ve onun yetiştirdiği isimlerle özdeşleştirilen ‘popüler/tecimsel mizahçılar’” vardır artık. Gırgır popüler mizahçıların uzun yıllar boyunca kalesi olacaktır.</p>
<p>Derginin kurulmasından kısa bir süre sonra Oğuz Aral tarafından ilk gençlik aşısı yapılır ve 1949-59 doğumlu Nuri Kurtcebe, Engin Ergönültaş, İlban Ertem, Gırgır’a dahil edilir. Bu gençleştirme operasyonu, Gırgır’ın 30 yıla yakın yolculuğunda, hep yapacağı aşıların ilki olur. Oğuz Aral’ın gençlere ve dergiyi gençleştirmeye verdiği önem derginin daha ilk yıllarında başlamıştı.<em> </em>Aziz Nesin, Turan Selçuk gibi ustalar kısa bir süre sonra Gırgır’dan ayrılıp Oğuz Aral’ı genç karikatüristlerle başbaşa bırakacak, bu gençler Türkiye’de yeni bir mizah ekolünü oluşturacaklardı.</p>
<p>Menderes’ten sonra halkın mizahçılarla arasına koyduğu mesafeyi aşmak Gırgır’ın misyonu olur. Zaman geçtikçe salt politik kaygı içeren mizah yayınlarından farklılaşmaya başlamıştı Gırgır. Sayfalarını politikacılardan çok, Öztürk Serengil, Cem Karaca, Hale Soygazi, Barış Manço, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Orhan Gencebay, Tanju Okan gibi toplum tarafından benimsenmiş ünlülerin karikatürleri süslüyor, Oğuz Aral’ın “Utanmaz Adam”ı gibi çizgi diziler dolduruyordu. O zamana kadar mizah dergilerinin, var oluş amacı olan politik eleştiri içeren espriler birkaç sayfa ile sınırlıydı ve bunlar görmezden gelinerek de dergi pekâlâ okunabilirdi. Bu sayede toplum, Menderes’in idamından sonra arasına mesafe koyduğu mizah geleneğiyle yavaş yavaş tekrar bağ kurmaya başladı. Gırgır, o zamana kadar -bazen sıkıcı olma pahasına- halka doğruları öğreten, gösteren, sinirli mizah dergilerinden farklı olarak, güldürme yönü daha ön plana çıkmış, etliye sütlüye dokunmayan karikatürlerle, çizgi romanlarla dolu bir dergiydi.</p>
<p>O dönemde halen yayına devam eden, “muhalif” bir başka mizah dergisi daha vardı; Gırgır çıkana kadar zirvede yıllar boyunca tek başına duran bu dergi, Yusuf Ziya Ortaç’ın kurduğu “Akbaba”ydı. Küçük puntolarla yazılmış uzun mizahi öykülere ya da denemelere sahipti Akbaba. Yazı ağırlıklı dergide, karikatürler yazıların arasına serpiştirilmiş, kimi zaman yazısız, kimi zaman alt yazılıydı. Akbaba, daha çok okumuş kitleye hitap ederken, Gırgır, Anadolu insanının da ilgisini çekmişti. Akbaba dergisinde dönemin önemli edebiyatçıları yazarken, Gırgır’da genç çizerler boy göstermeye başlamıştı. Oğuz Aral’ın hedefi; öğretici, okumuş, “aydın” çizerlerdense, insanlara kendi hikâyelerini anlatan bir dergi oluşturmaktı. Kendi toplumuna has bir mizah anlayışı, üslubu, tiplemeleri  yaratmak vardı kafasında. “Akbaba gibi bir salon dergisi [olmayacaktı] Gırgır, bir sokak dergisi [olacaktı]. Sokakta konuşulanlar dergiye taşınıyordu, zaten sokaktan gelen çocuklar olan derginin genç çizerleri kendi kuşağının mizahını getirmeye başlayacaklardı [Gırgır’a].”</p>
<p>Oğuz Aral gençlerin nabzını yoklamayı, yeni oluşan mizahı takip etmeyi çok önemsiyordu. Gençlerle iletişime geçmek için açtığı “Okul Gırgırları” köşesine, okul üzerine fıkralar geliyordu. Fıkra gönderenlere üç- beş kuruş cep harçlığı da verilen bu sayfa ilerde gelişerek, Oğuz Aral’ın gençlerle kurduğu iletişimin dergideki yansıması olan meşhur “Çiçeği Burnunda” sayfasına dönüşecekti. Çiçeği Burnunda sayfasında Oğuz Aral, karikatür gönderen gençlerin karikatürlerini (bazen oldukça sert bir şekilde) eleştirecek, bu sayfa bir karikatür okulu olacaktı. Oğuz Aral’ın öğrencilerine tekrar edegeldiği en önemli uyarısı ise her zaman “gereksiz taramalardan kaçınmaları” olacaktı. Dergide karikatürünün yayımlanmasına hak kazanan amatörlere verilen cep harçlıkları ise hem gençleri motive ediyor, hem de karikatürün ciddi bir iş olduğunu ve para ettiğini gösteriyordu onlara. Karikatürden para kazanılabileceğini gören gençler, bu işi hobiden öteye taşıyıp, meslek haline getirme hayalleri kurmaya başlayacaktı.</p>
<p>Çiçeği Burnunda sayfasında ustalaşan amatörler, daha sonra Oğuz Aral’ın yorumları olmadan arka sayfada çıkan karikatürleriyle eğitimlerine devam ettiler. Çiçeği Burnunda sayfası karikatüristliğin çıraklığıysa, arka sayfa kalfalığı olacaktı. Gırgır’ın ikinci gençleşme hamlesi, burada yetişen genç karikatüristlerle birlikte başlar. Hasan Kaçan, Behiç Pek, İrfan Sayar, Necdet Şen, Şevket Yalaz, Orhan Alev gibi isimler bu eğitimden geçip, dergi kadrosuna giren ilk isimler olacaklardı. Daha sonra bu isimleri bugünün mizah ustaları olarak görülen Gani Müjde, Metin Üstündağ, Cihan Demirci, Vedat Özdemiroğlu gibi isimler takip edecekti.</p>
<p>Yeni karikatüristlerin yetiştiği bu bereketli ortamı sağlayan en büyük neden ise, Gırgır içinde oluşturulan usta-çırak ilişkisiydi kuşkusuz. Daha çiçeği burnunda karikatürcüyken girilen bu ilişkide Oğuz Aral’ın karizması öne çıkıyordu. Murat Kürüz’ün, Oğuz Aral’ın odasında eğitim alan karikatürcüleri anlattığı şu sözleri bu hali özetliyor: “Kapı açık duruyordu ve içerde yaklaşık on ya da on iki genç vardı. Oğuz Aral masasında oturuyor ve herkes huşu içinde onu dinliyordu. O kadar kişi o küçük odaya nasıl sığmışlardı! Sadece Oğuz Aral konuşuyordu ve odada çıt çıkmıyordu. Aral arada bir elindeki kalemi kılıç gibi sallayarak saman kâğıtlar üzerine bir şeyler karalıyordu. Geriye kaykılıp bıyığıyla oynuyor; karikatürlerin esprileri üzerine yorum yapıyordu. Aral kararlı ve gür bir ses tonuna sahipti. Odanın içindekiler ve kapının eşiğindekiler uzun boylu, sert bakışlı, başındaki seyrelmiş saçlarını soldan sağa taramış, pala bıyıklı, elindeki kalemi sürekli kılıç veya kamçı gibi kullanan bu adamı merakla dinliyorlardı.”</p>
<p>Gırgır’ı daha sonraki ziyaretlerinde Oğuz Aral’ın karşısında bayılanları, çaycının bile içeriye destur ile girmesini anlatan Murat Kürüz’e; Oğuz Aral, karizması ve çevresine yaydığı enerji ile kendisinden iki metre uzunmuş gibi gelecekti. Sadece Oğuz Aral’ın yönlendirmesinden ibaret değildi tabii usta-çırak ilişkisi. Ustaları çizerken masanın bir köşesine ilişip onları izlemek, onlara çay- kahve getirip götürmek, karikatürlerinin kurşun kalemlerini silmek, ustalarla içiçe yetişmesini sağlıyordu genç karikatüristlerin.</p>
<p>Gırgır’dan önce yayımlanan mizah dergileri Batı’daki emsallerinin üslubundan ve tiplemelerinden fazlasıyla etkileniyordu. Yazısız, politik anlamlar içeren, anlamak için üzerinde düşünülmesi gereken karikatürler daha çok entelektüel bir sanatı andırıyordu. Oğuz Aral, karikatürü sadece entelektüel bir sanat olmaktan çıkarıp topluma mal etmek istiyordu. “Halka çok çabuk ulaşacak, onun konuştuklarını, yaşadıklarını, acılarını, dertlerini, kederlerini ,öfkelerini, sevinçlerini, özlemlerini, kısaca halkın paylaşmak istediklerini dile getiren bir dergi peşindeydi.” Derginin 3. hamur kâğıda basılması da, özensiz yapılmış gibi duran doğal sayfa tasarımı da, hep bu doğrultudaydı. Oğuz Aral için karikatürcüler, entelektüel adamlar değil, “bizim çocuklar” olmalıydı.</p>
<p>Gırgır’ın günümüz mizah dünyasına kazandırdığı yeni perspektifi görmek için, sadece mizah dergilerinde o zamana kadar tasvirlenen karakterlerin şekillerine bakmak bile yeterli olabilir. Kadınlar mizah dergilerinde cinsellikleri ön plana çıkarılarak, Avrupai görünümde ve temelde cinsel espriler için bir malzeme olacak şekilde çizilirlerdi. Gırgır da cinselliği mizah için kullandı ancak yavaş yavaş sayfalarında başı yazmalı, şişman ya da yaşlı kadınlara da yer vermeye de başladı. Plajda, erkeklerin bakışları altında şaşkın şaşkın gezinen güzel fakat aptal kadınlar dışında, kocasından dayak yiyen, üzerinde ucuz kıyafetleri olan kadın tiplemeleriyle toplumda o zamana kadar mizah dergilerinin ilgi alanına pek girmemiş tiplemeleri yeni bir görsel üslupta ele alıyordu Gırgır. Gırgır okuyanlar hiç tanımadığı bilmediği tiplemeleri değil, mahallesindeki tanıdık tipleri hatta kendisini görüyordu Gırgır’ın sayfalarında.</p>
<p>Oğuz Aral’ın kafasındaki yerel mizahı oluşturmak ve istediği gibi bir dergi yapabilmek için yetiştirdiği yeni yazar ve çizerler, dergide ağırlığını hissettirmeye başlıyordu. Dergi kurulduktan yaklaşık beş sene sonra, Şevket Yalaz, Behiç Pek, Hasan Kaçan, İrfan Sayar, Orhan Alev, Necdet Şen gibi Çiçeği Burnunda köşesinde eğitimlerine başlamış birçok usta artık Gırgır’ın temel direklerini oluşturuyorlardı.</p>
<p>“Gırgır mizah dergisine karikatür gönderen amatör çizerler hep aynı nasihatle karşılanırdı: Kendi çevreni gözlemle, sana ait sorunları çiz. Bu yaklaşım derginin de düsturu olduğu için Gırgır’da sıradan Türk insanının gündeminde olmayan konularda karikatür göremezdiniz.”  Gırgır’ın “Çiçeği Burnunda” sayfasından yetişen çizerleriyle büyük başarılar elde etmiş olmasının sebebini özetler bu cümle. Göçle birlikte İstanbul’a gelen çizerler bahsedilen kenar mahalle kültüründen beslenir ve kendisini ait hissettiği bu kültürü, dergiye yaptığı karikatürlere de yansıtır. Aziz Nesin, Turan Selçuk gibi, eski mizah anlayışının duayenleri yerine gelen bu gençler, ünlü olmasa da çevre mahallelerdeki halkı tanıyan, onların yaşantısıyla içli dışlı olan, küfürlerini bilen bir yazar-çizer kadrosudur. Bu yeni çizerler, İstanbul’daki kenar mahalle kültürüne mensup halkın da benimseyeceği ürünler vermeye başlarlar. Derginin logosunun yanında bulunan sloganı dahi bunu özetler, “Geçim derdini, can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser. Her derde devadır. Gırgır da Gırgır.” Gırgır, politik bir idealizm için değil, insanların gündelik problemlerine iyi gelmek için vardır. Nutuk çeken bir politikacı ya da devrimci değil, samimi bir arkadaş gibidir.</p>
<p>Göçle birlikte yeniden şekillenen İstanbul’da, Anadolu’dan buraya göç eden insanlar kente uyum sağlama sürecinde, geçim, mesken edinme gibi zorluklarla karşılaşır. Bu dönemde yavaş yavaş merkezden kopuk, gecekondu mahalleleri, varoşlar oluşur. Bu yeni yerleşim alanlarının şehir kültürüne uyum sağlama sürecinde, şehirlilik kimliği altında, kendi mahallelerinin kimliğini de takınırlar. Bu yeni mahallenin, Anadolu’dan da beslenen kültürünün mizahi bir dille, çizerek anlatılmasını sağladı Gırgır. Şehrin eski sahipleri, bu yeni dergiyi, “az yazılı”, “basit” diye nitelendirse de, şehrin yeni sahipleri dergiyi benimseyecekti.</p>
<p>Büyük şehirlerde oluşan bu yeni çevre mahallesi kültürü, temsilini Gırgır&#8217;da bulmuştu. Sürekli kendisini yenileyen, gençlerden beslenen yazar- çizer kadrosu, Gırgır’ın zamanın ruhunu sürekli elinde tutmasını sağlamıştı. Mizahın doğası gereği günlük tartışmalara, gündeliğe dayanan yapısının, yapılan esprilerin kısa süre içerisinde bayatlamasına sebep olmasına karşın, Gırgır çiçeği burnunda karikatürcüleriyle beslenen, yeni tartışmaları, “trend”leri ıskalamayan bir dergi haline gelmişti. Aziz Nesin, Turan Selçuk gibi ustaların yerine gelen çiçeği burnundalar dergiden kopunca (Hasan Kaçan, Engin Ergönültaş vs.) onların yerini hemen bir sonraki jenerasyon dolduruyordu (Metin Üstündağ, Gani Müjde vs.) Bu sürekli yenilenme hali, 1970’lerden 90’lara kadar Gırgır&#8217;ın popülerliğini korumasını sağlayacaktı. Bunu yapamayan Akbaba dergisi ise toplumda gelişen yeni mizah türünü ıskalayacak, daha dar bir kitleye hitap edecek ve kapanmaktan kurtulamayacaktı.</p>
<p>Bu açıdan bakınca, arabesk kültürün patlamasına sebep olan faktörler Gırgır’ın da tirajını patlatmıştı diyebiliriz. Gırgır’ın arabesk kültürün bir ürünü olup olmadığı tartışmasının ötesinde, arabesk kültürü patlatan dinamiklerle etkileşim halinde olan ve tepkisini geciktirmeyen yapısını görmek gerekiyor Gırgır’ın. “Altı kaval, üstü Şişhane” diye özetlenebilecek arabesk kültürün karikatüre yansımasını en yaratıcı şekilde yapan çizerlerden birisi de Latif Demirci’ydi. İstanbul’un dünya ekonomisine açıldığı, yeni markaların ve onların taklitlerinin çarşıları doldurduğu bu dönemde oluşan yeni tipler ve yeni espriler Gırgır’ın günlük hayattaki dinamikleri takip eden çizerleri tarafından karikatürlere sokuluyordu. Elinde tespih, üstünde California 84 sweatshirt’ü olan amca, ya da takım elbisesinin altına nike spor çorap giymiş iş adamı şimdi belki esprisini kaybetmiş ve normalleşmiş imajlar olsa da, çizildiği zamanı düşününce, toplumdaki bu yeni değişimin Gırgır tarafından ne kadar çabuk farkına varıldığını ve karikatürleştirildiğini gösteriyor.</p>
<p>Bu arabesk kültürün ürünü olan insan tipinin bir sonraki versiyonu da, Gırgır ve Gırgır ekolünden gelen diğer mizah dergileri sayesinde tanımlanacaktı. “Maganda” denilen bu yeni tipleme, “kaba kuvvete yaslanan, bedeni kıllı, cinsel iştahı dinmek bilmez, içine girdiği toplumsal çevrelerin kültürel ortamını zehirleyen ve kirleten bir tiptir”. “Maganda”, mizah dergilerinin gündelik ve kültürel dilimize soktuğu bir tanımlamadır. Maganda tiplemesi, Özal sonrası gelişen televizyon dünyasının güzel insanlarının parlak, temiz, düzenli dünyasına; mizah dergilerinin getirdiği bir karşı duruş olarak Gırgır ve onu takip eden dergilerce tekrar tekrar çizilir..  Gırgır çizerlerinden Mehmet Çağçağ’ın dediği gibi “Magandalar pırıltılı, ışıltılı imajlara bir cevaptı. Biz aslında buyuz dedik tekrar tekrar çizerek.”</p>
<p>Toplumda oluşan yeni insan tipleri Gırgır’da hemen yansımasını buluyor ve esprilere malzeme oluyordu. Göçle birlikte oluşan yeni kenar mahalle yaşamı da Gırgır’da farklı temsillerini bulacaktı. Özellikle, Oğuz Aral’ın “Avni” ve Hasan Kaçan’ın “Eşşek Herif” tiplemeleri, kenar mahalledeki kendine has ruhtan besleniyorlardı. Daha ziyade komiklik üzerine kurulu bu mahallede, ufak tefek gerginlikler olsa da, insan ilişkileri sıcaktır. Bir yandan kenar mahalleleri anlatan bu karikatürlerde, aynı zamanda kenar mahalledeki yaşama karşı iyimser bir hava da takınıyordu Oğuz Aral ve Hasan Kaçan. Mahalledeki halk birbiriyle dayanışma içerisindedir. Bu, genel olarak Gırgır’ın kenar mahallelerdeki insanların hayatlarına bakış açısını da özetler. Engin Ergönültaş bu iyimserliği görmez, dayanışmacı mahalle fikrine, mahalle güzellemelerine inanmazdı. Ergönültaş ise, köpeklerce parçalanan bir kedi, fakir kardeşlerinden gizli gizli piliç yiyen kız çocuğu, boğazı kesilen bir taksi şoförü, kafası koca bir taşla kırılarak öldürülen yaşlı piyangocuyu çizer. Yoksulların hayatlarını idealize eden hikâyeler anlatmaz sadece, oradaki ahlaksızlığı, çirkinlikleri de çizer. Ergönültaş’ın üslubundaki bu açık fark zaten ona “Mikrop” adında yeni bir dergi kurma ilhamını verecekti. Mikrop dergisi, Gırgır’dan kopuşların ilkiydi. Uzun soluklu olamayan dergi kapandıktan sonra Oğuz Aral’ın öğrencileri Gırgır’a geri döneceklerdi.</p>
<p>Gırgır ekolü, o zamana kadar mizah dergilerince pek önemsenmeyen karakterlere yer veriyordu karikatürlerinde. Aynı zamanda gündelik olanla çok sıkı bir bağ kurmuş, kenar mahallelerdeki hayatın nabzını tutabilen karakteriyle, geniş kitlelerin ilgisini çekebilecek bir hale gelmişti dergi. Oğuz Aral’ın en başından beri vizyonu olan karikatürün entelektüel bir sanat olmaktan çıkarılıp halka mal edilmesi sağlanıyordu böylelikle. Avrupa’dan devşirilen espri anlayışı yerine, toplumun kendi dilinden, karakterlerinden oluşan yerel bir espri biçimi de Gırgır ile sağlanmıştı. Gırgır’ın bu yaptığı Gırgır’dan kopan Fırt, Mikrop, Limon, Leman gibi dergilerde de devam edecek ve gelenekleşip zamanımıza kadar etkisini sürdürecekti.</p>
<p>Mizah dergilerinin kendilerine has, “ciddi” olmamaktan gelen gücünün yarattığı mizahla politika arasındaki gerilimden, Gırgır da nasibini alacaktı. 1980’e gelindiğinde, 12 Eylül darbesi sırasında, duran kültürel yaşamdan karikatürcüler de payını alacaktı; Karitatürcüler Derneği kapatılarak, Karikatür Müzesi yıktırılacaktı. Ancak yine de Gırgır, komik olmanın avantajını kullanarak gazetelerin yazamadığı bazı haberleri, mizahla, karikatürle yoğurup yazabilecekti. Bu sayede diğer yollardan bilinmesi mümkün olmayan pek çok haber Gırgır’dan öğrenilebiliyordu. Mizahın sağladığı serbestliğe rağmen gene de o dönemde Oğuz Aral çizilen karikatürleri avukatına gösteriyor, onlara ceza verilir mi diye karikatürler basılmadan önce nabız yokluyordu. Ancak 12 Eylül yönetimi Gırgır’ı rahat bırakmayacaktı. Türk bayrağı desenli elbisesiyle, darbe dönemi “Türkiye’m Türkiye’m” şarkısıyla televizyona sık sık çıkan Müşerref Akay kapağa çizilince, “Ucube bir kadının üzerine Türk bayrağı elbise çizerek bayrak kanununa muhalefet etmek”<em> </em>suçundan Gırgır kapanacaktı.</p>
<p>Darbe dönemini atlattıktan sonra, Türkiye’de Özal’lı yıllar başlayacak, Gırgır, Özal’a karşı sert muhalefetini hiç bırakmayacaktı. Özal ise karikatürleri Avrupa’daki gezilerde devlet adamlarına gösterecek, hem Türkiye’deki düşünce özgürlüğünü kanıtlayacak, hem de düştüğü hali gösterip, kredi vermeleri için onları iknaya çalışacaktı.</p>
<p>Gırgır&#8217;dan önemli bir kopuş 1986 yılında olur. Güneş gazetesi iddialı bir şekilde medya dünyasına girmiştir. Gazete bir anda en çok tiraj alan gazetelerden birisi olmuştur. Gırgır’ın o dönemki güçlü isimlerinden Tuncay Akgün, Mehmet Çağçağ, Metin Üstündağ ve Gani Müjde, Güneş grubunda bir mizah dergisi çıkarmaya başlar. Adı “Limon” olan bu dergi, ileride “Leman” olacaktır ve Penguen, Lombak, L-Manyak, Uykusuz, Kemik gibi günümüzün popüler mizah dergileri bu yeni oluşumun içerisinden çıkacaktır. Gırgır bünyesinden ayrılan bu isimler, önceki kopuşlardan çok daha fazla etkiler Gırgır&#8217;ı. İlk çıktığı sıralarda 20 bin civarında satan Limon’un tirajı zamanla Gırgır&#8217;ınkini geçer.</p>
<p>Gırgır’ı yaralayan bu kopuştan sonra, medyadaki yeni oluşumlar da Gırgır’ı etkileyecek ve efsanenin sona ermesine sebep olacaktır. Özal döneminde medya sektöründe parlayan yeni işadamlarından Asil Nadir, uzun müddet Gırgır’ı almaya çalışır. Kimilerine göre bu, muhalif basının Özal tarafından susturulma girişimidir, kimisine göre de sadece medyadaki ekonomik ranta sahip olma çabası. Ancak Asil Nadir’in girişimi sonuçsuz kalır, Oğuz Aral’ın karşı olduğu bu satış, toplu istifa tehdidi sayesinde yapılamaz. Ancak dergi içerisinde Asil Nadir’e karşı olmayan bir grup da vardır; zengin bir patronun getireceği maddi olanaklar son derece caziptir. 4 Mayıs1989’da, daha çok ekonomik sebepler yüzünden dergiden kopan bu grup, Asil Nadir&#8217;in sahip olduğu Gelişim Yayınları’ndan “Hıbır” dergisini çıkarmaya başlar.</p>
<p>Bütün bu kopuşlar Gırgır’ı zayıflatmıştır. Dergi, 20 Ağustos 1989’da son sayısını çıkarır. Gırgır markasına sahip olup medyada söz sahibi olmak isteyen “Ertuğrul Akbay, bir gün Gırgır’a girer ‘Arkadaşlar kolay gelsin bu dergiyi ben satın aldım artık birlikte çalışacağız’ diyerek ortalıkta dolaşmaya başlar.” Derginin Özal yanlısı Ertuğrul Akbay’a satılmasını istemeyen Oğuz Aral ve diğer çizerler dergiyi bıraksalar da, Ertuğrul Akbay önlemini almıştır. Uzun süredir, Gırgır’ın üst katında çıkardığı “Horoz” isimli mizah eki, Gırgır’a gelen amatör çizerleri kendilerinde çizmeleri için davet etmektedir. Oğuz Aral ve ekibi işi bıraktığı zaman, bu çizerlerle birlikte dergi ara vermeden çıkmaya devam eder. Ertuğrul Akbay, eski sayılardaki karikatürleri, kendi malı olduğunu ileri sürerek tekrar yayımlamaya başlar. “Avanak Avni” gibi tiplemeleri, amatör çizerlere çizdirir. Bu, mahkemelerde yeni tartışmalar başlatacaktır; “eserler, tiplemeler yayınlandıkları dergiye mi aittir, yoksa çizenlerine mi?”</p>
<p>Oğuz Aral, bu ağır darbeden sonra “Avni” isimli bir dergi çıkarsa da, artık eski enerjisi kalmamıştır. Yıllardır emek verdiği dergisi yoktur artık elinde. Gırgır dergisi bir medya savaşının parçası olacak, onu bugünlere getiren Oğuz Aral aleyhinde propagandalar yapacak, sözde suç dosyalarını açıklayacaktır.</p>
<p>Yıllar sonra, Oğuz Aral eski Gırgırcıları toplayıp, yılda bir özel Gırgır sayısı yapmak istediğinde, bir isteksizlikle karşılaşacak ve bu hayali gerçekleşemeyecektir. Artık öğrencileri, yeni öğrenci yetiştiren ustalar olmuş, aralarında siyasi, ekonomik görüş ayrılıkları çıkmış, aralarına gerginlikler girmiştir. Hepsi başka başka dergilerde, gazetelerde çalışmaktadır. Belki de Gırgır özel sayıları artık onlar için pek de anlamlı gelmiyordur. Ama gene de son bir Gırgır sayısı çıkaracaklardır bu ustalar. Bu, Oğuz Aral’ın ölümünden sonra onun anısına yapılan sayıdır. Son Gırgır öğrencilerinin Oğuz Aral ile ilişkilerini gösterir; Uğur Durak’ın karikatüründe ustası ona “Olmamış bi daa yap” der, Suat Gönültay, ustasını efsane karakteri Avni ile birlikte Cennet gibi bir bahçede çizerken, “Işığa doğru baba, ışığa doğru&#8230;” der. Öğrencilerinin Oğuz Aral’a karşı duyduğu korkuyla karışık saygı ve hayranlık yansır bu son Gırgır’a. Oğuz Aral öğrencilerine “VAAY KERATALAR!..” diye kızar bu son sayıda ve yetiştirdiği öğrencilere şunları söyler:</p>
<p>“Benden habersiz birleşip Gırgır çıkardınız ha&#8230; Son Gırgır ha&#8230; Ama öyle bedava yok, hepinizi gördüm. Nasıl telefonlaştığınızı, nasıl bir araya geldiğinizi, nasıl çizdiğinizi. Gözlerinizin nasıl nemlendiğini ama bir saatten sonra gene nasıl hergele olduğunuzu gördüm. Size bir şey söyleyeyim mi, hepinizi tek tek çok sevdim. Tek içimde ukde kalan sizi şöyle kucaklayıp doya doya öpemedim. O kadar kalabalıktınız ki&#8230; Birinizi öpsem, diğerinizi kıskanacaktınız. Ulan keratalar, sizleri ilk defa böyle iteklemeden, “Hadi evladım” demeden, harıl harıl çalışırken gördüm. Oğuz Abiniz için çalışırken&#8230; Size söylüyorum kesin artık şu yazıp çizmeyi, neymiş bu son Gırgır zımbırtısı? Kesin dedim! Lan ağlatacaksınız beni&#8230;”</p>
<p>Hürriyet gazetesinin eki olarak verilen bu Gırgır, öğrencilerinin Oğuz Aral&#8217;a son hediyesi olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/girgirin-resmi-tarih/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nilhan Sesalan Şarkı Söyleyerek Dans Eden Heykellerin Şiirini Yontuyor</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/nilhan-sesalan-sarki-soyleyerek-dans-eden-heykellerin-siirini-yontuyor/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/nilhan-sesalan-sarki-soyleyerek-dans-eden-heykellerin-siirini-yontuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 14:33:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1675</guid>
		<description><![CDATA[Pelin ÖZER 
Elleri, ince bedeni dev taşların üstünde kendinden geçmiş bir enerjiyle  işlerken zihnindeki müzik de belli ki hiç susmuyor. Finlandiya’dan Fransa’ya, Maltepe’den Bodrum Aspat’a, Japonya’dan Yunanistan’a, Hereke’den Mersin’e izini yeryüzüne düşüren Nilhan Sesalan; Prehistorya döneminde doğmuş, sonsuza doğru uzanan bir hayatın içinde yorulmak nedir bilmeden üretmeye, zihninin diplerinden zirvelere sıçramayı sürdürüyor.
 “On beş yıldır genellikle, ‘Bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Pelin ÖZER </p>
<p>Elleri, ince bedeni dev taşların üstünde kendinden geçmiş bir enerjiyle  işlerken zihnindeki müzik de belli ki hiç susmuyor. Finlandiya’dan Fransa’ya, Maltepe’den Bodrum Aspat’a, Japonya’dan Yunanistan’a, Hereke’den Mersin’e izini yeryüzüne düşüren Nilhan Sesalan; Prehistorya döneminde doğmuş, sonsuza doğru uzanan bir hayatın içinde yorulmak nedir bilmeden <span id="more-1675"></span>üretmeye, zihninin diplerinden zirvelere sıçramayı sürdürüyor.</p>
<p> “On beş yıldır genellikle, ‘Bugün canım ne isterse onu yapacağım’ diye uyanırım ve kendimi atölyemde bulurum. Heykel yaparım, desen çizer, yazı yazarım, olmadı, kedimle oynarım. Oynarken ağaçlara bakarım, evren sanırım. Kendim yaprak olurum, bazen kopar rüzgârla takılırım. Ahşabın, taşın, çamurun üstüne konarım. İz kalır, ben kaybolurum.”</p>
<p>Nilhan Sesalan’ın atölyesine konuk olduğumuzda kataloğunun girişine yerleşen bu sözlerin anlamı, zihnimize daha da sağlam yerleşti. Ağırlığımızı kapının eşiğine bırakıp, zamanın kendini askıya aldığı hafifliğin başdöndüren tülüne sarındık. Dev marangoz tezgâhlarının kırışan yüzlerini okşadık, duvardaki aletlerin zarif sağlamlığına takıldık. Sert ile yumuşak yer değiştirebilirmiş, diye düşündük, gürültüyü fısıltıya dönüştüren dokunuşu hayal ettik. İçimizle, dışımızla bir olduk.</p>
<p>Ahşaptaki oymaların kuştüyü olduğunu sandık; mermer yastığı gökyüzü, uçan balığı şiir, kıvrılan metalleri şarkı söyleyen çocuk korosu sandık&#8230; Boyumuzu aşan mermer “Yaprak Ağacı”nı rüzgârda dağılarak silinecek bir bulut çiçeği sandık. “Rüzgârların Dinlediği Yer”de konaklayıp, “Köklerimiz İçin Bir Ev”in düşüne daldık, “Süslü Yaprak Ağacı”yla “Hatıra Ormanı”nda gölgelerdeki renk oyunlarına gözledik. Parçalara ayrılıp dağıldık, birleşip bütün olduk, “Dünyanın Tüm Suları Birbirine Akar” diyen bronzda kaybolup, “Çünkü İçin Sözle Doludur” diyen sese kulak verdik. Beyaz perdenin arkasından atölyeyi saran dalların dolambaçlarına saptığımızda, “Lüferli Dubleks Sandalye”nin zirvesine tırmanıp aşağıda oyun oynayan kediye takıldığımızda, ağırlığımızın bizden uzaklaşıp, Kuzguncuk sahilinden Boğaz’ın sularına karışarak dünya turuna çıktığını sandık.</p>
<p>Nilhan Sesalan 21 yıldır, şarkı söyleyerek dans eden heykellerin şiirini yontuyor. Elleri, ince bedeni dev taşların üstünde kendinden geçmiş bir enerjiyle işlerken zihnindeki müzik de belli ki hiç susmuyor. Finlandiya’dan Fransa’ya, Maltepe’den Bodrum Aspat’a, Japonya’dan Yunanistan’a, Hereke’den Mersin’e izini yeryüzüne düşüren Nilhan Sesalan; Prehistorya döneminde doğmuş, sonsuza doğru uzanan bir hayatın içinde yorulmak nedir bilmeden üretmeye, zihninin diplerinden zirvelere sıçramayı sürdürüyor. Onun sözlerini deşifre ettikçe, taşın beyninde saklı sözün yaratıcısıyla birleşerek dile gelişini de kaydetmiş olduğumuzu hissettik.</p>
<p>HEYKELLE İLK KARŞILAŞMA</p>
<p> </p>
<p><em>- Geçmişte, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’ne başlamadan önce, heykele ipucu olabilecek neler hatırlıyorsunuz? </em></p>
<p>Çocukluğumda, babamın desenlerini hatırlıyorum. Babam politik sebeplerden dolayı Kosova’dan göçmen olarak İstanbul’a gelmiş bir Arnavut genç&#8230; Hayallerinde Akademi’ye gitmek var. Desen yapmaya devam ediyor ama sonunda Akademi’ye gidemiyor, makine teknisyeni oluyor. Çok güzel desenler yapıyor, herkese portrelerini hediye ediyor. Bugün bile baktığımda çok lezzetli desen çalışmaları olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında bütün okul hayatım boyunca üç şey üzerinde düşündüm. İlkokulun ilk zamanlarında hemşire olurum, diye düşünüyordum, ortaokulda sanat tarihçisi olacağım, o olmazsa edebiyat, o da olmazsa psikoloji, dedim. Heykelle ilişkilendirmiyordum ama o günlerde babamla desenler yapıyorduk, çok eğleniyorduk. Sonra Edirne’den İstanbul’a geldik.</p>
<p> </p>
<p><em>- Nerede doğdunuz?</em></p>
<p>İstanbul’da Küçükçekmece’de doğdum, müstakil bahçeli bir evde. Yazlık olarak alınmıştı, daha sonra ailem orada yaşamayı tercih etti. Altı yaşında Edirne’ye taşındık, on yıl Edirne’de yaşadıktan sonra İstanbul’a geri döndük.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kızkardeşiniz Fetiye Boudevin de sizin gibi heykeltıraş. Kaç kardeşsiniz? Plastik sanatlar dünyasıyla ev dışında ilk ne zaman karşılaştınız?</em></p>
<p>Evet, kızkardeşim de heykeltıraş, bir de ağabeyim var Nihat, onun mesleği bizden farklı; o şair olmak isteyen bir mali müşavir.</p>
<p>1983 yılında babam emekli olmuştu, para kazanmak gerekiyordu. Ağabeyim üniversiteye gidiyordu, kızkardeşim okuyordu. Üniversiteye gidene kadar bir sene çalışıp aileme katkıda bulunayım, diye düşündüm. Babamın tanıdığı bir Arnavut iş adamının yanında işe başladım. Ayakkabı dükkânları, kuyumcuları olan bir adamdı, onun işlerini takip ediyordum. Çalıştığım yere yakın bir resim atölyesi vardı. Sultanahmet’te Arkeoloji Müzesi’nin yanında&#8230; Orayı çok sevdim, kardeşim de gelsin, diye düşündüm. Çünkü sadece çalışmakla ifade edemiyordum kendimi. Sadece para kazanmak acıtıyordu. Liseye giderken de kardeşim Fetuş’la Vakko’ya eşarp desenleri çiziyorduk. Bizde el kıvraklığı vardı ama geleceğimi hayal ederken heykelle karşılaşana kadar, ressam olmak gibi bir düşüncem olmadı. 17 yaşındaydım ve para kazanmaya uğraşıyordum. Nasıl para kazanılacağını da bilmiyordum, üstelik anlamıyordum da. Hafta sonları resim atölyesine gitmeye başladık kardeşimle. Yaptığımız desenleri daha çok turistler alıyordu. Bir gün atölyenin sahibi olan ressam, “Siz mutlaka Akademi’ye gitmelisiniz” dedi. Çok keyif alıyorduk resim yaparken ama Akademi’ye gitmeyi hiç düşünmemiştik. Sonradan düşündük ve “Belki de bir bildiği vardır” diyerek Akademi’nin sınavlarına girmeye karar verdik. Bir ay kadar bir süre vardı.</p>
<p> </p>
<p><em>- Heykelle ilk karşılaşmanız nasıl oldu?</em></p>
<p>Fetiye’yle gidip bölümleri gezdik. Hepsine bakıp, “Biz bunları yaparız” diyorduk. Tekstili, deseni, resmi biliyorduk. Herkesin harıl harıl çalıştığını görüp korkmuş olmalıyız, belki de kazanamayız alt bilgisiyle iyice snoplaşarak atıp tutuyorduk.</p>
<p>Ta diplerde bir yerde heykel bölümü vardı, bayağı karanlık görünüyordu. Gidip bir baksak mı, diye düşündük. Girdik, kimse yoktu heykel bölümünde. Elimize yaş çamuru aldık, dokunduk ve Fetiye ile birlikte senkronize biçimde birbirimize bakarak, “Biz burayı sevdik!” dedik. İkimizin de gözleri parladı. Aradan 21 yıl geçti, hâlâ o günkü kokuyu hatırlarım, heykellerin, çamurun o nemli kokusu&#8230; Sınavlar için hazırlanma şansımız olmadı. Sınavda yasak olduğu halde füzenle çalıştık, iki-üç dakikada bitirip verdik, ama ne yaptığımızı bilmiyorduk. Yine de heykel bölümüne girenler arasında ilk sıralardaydık. Heykelle beraber birimiz tekstili, birimiz resmi de kazanmıştık ama ikimiz birden hiç tereddüt etmeden heykeli seçtik.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kardeşiniz Fransa’da sürdürüyor çalışmalarını&#8230;</em></p>
<p>Evet, o sekiz yıldır Fransa’da yaşıyor, eşi de Fransız bir degüstatör. Fransa Hükümeti ona çok güzel bir atölye verdi, burs kazandı. O da şimdi kendi atölyesinde çalışıyor benim gibi. 21 yıldır heykel bizi bırakmadı. Heykelle beraber psikolojiye de, edebiyata da yakınlaştım. Heykel bana o alanlarda da hiç kapris yapmadı.</p>
<p>SANATSAL FLÖRT</p>
<p><em>- Kendinize en uygun ifade biçimini bulduğunuzda, bütün sanatların iç içe olduğunu, birbirine cömertçe hizmet ettiğini de görüyorsunuz&#8230;</em></p>
<p>Evet, şarkı söylemeye kadar gider bu, eğer sesiniz varsa! Ama bende yok ne yazık ki. Bazen kimse yokken söylüyorum. Şimdi bir kayıt cihazı aldım, onu beste yapmak için kullanmayı düşünüyorum. “Sanat yapıyorum”  düşüncesiyle değil, varlığımı gerçekleştirmekle ilgiliyim. Bu anlamda içinde en rahat gezindiğim alan heykeldir. Sizin de bahsettiğiniz gibi bu alanlar birbirleriyle flört de edebilirler.</p>
<p> </p>
<p><em>- Bir heykelin oluşum sürecinde sizi en çok cezbeden unsur nedir? Malzemeden mi yola çıkarsınız, düşünceden mi?</em></p>
<p>Beni cezbeden en önemli şey, fikir. Fikrin beni ikna etmesi süreci&#8230;  Fikirlerle hiç de programlamadığım bir şekilde karşılaşıyorum. Ya o fikirler beni bırakmıyor ya da ben onları bir şekilde içimde yaşatıyorum. Toprakla tohum ilişkisi gibi. Benim içimde dolaşıyorlar. Bazen on yıl sonra çıkıyor bir fikir, onu atamıyorum içimden. Ya da beş dakika önce düşündüğüm bir şey aniden ortaya çıkabiliyor. Fikirler, karşılaştığım her şeyin buluşmasıyla oluşuyor. Çok büyük buluşmalar gibi geliyor bana bunlar. Benim hayatla, fikirle, malzemeyle, görünenler ve hisler dünyasıyla bütün iletişimimin bir nesneye dönüşmesidir büyük bir buluşma. Büyük buluşmayı şöyle tanımlıyorum ben: Parçalarımı evrene dağıtıyorum, bana geri döndüklerinde artık onlar başka şeyler. Bu çok romantik, çok güzel geliyor geliyor bana. O buluşma bende başat. Diğer her şey, malzemesiyle geliyor. Sadece bir fikre takıntılı biçimde olmuyor tabii, kafamda akan bir sürü şey var. Hepsi birleştiğinde, büyük buluşma olduğunda o öne çıkıyor ve onu gerçekleştirebiliyorum. Diğerleri de belki zamanlarını, bir an var, o ânı bekliyorlar. <em> </em></p>
<p> </p>
<p><em>- Dönüşerek, üzerinde çalışmaya başladığınız fikre hizmet ettikleri de oluyor mu? </em></p>
<p>Çok karmaşık, netleştiremediğim bir konu bu. Malzemeyi de çok seviyorum, sadece ona dokunmayı, malzemeyle etüt yapmayı&#8230; Mesela yarın öyle bir çalışma yapacağım. Şurada ayırdığım bir ahşap var, onunla. Fikri etüt etmeyeceğim de malzemenin tadını çıkaracağım. Diğer her şeyi kafamda nadasa bırakarak, “pause” tuşuna basarak sadece malzemeyi, hissederek etüt edeceğim. Bu çalışma için çok iştahlıyım. Sadece ahşapla sohbet ihtiyacım var.</p>
<p> </p>
<p><em>- Malzemeyi etüt ederken bir yapıta doğru yola çıktığınız da oluyor mu?</em></p>
<p>Malzemeyi hissetmek, heykele gitmeyebiliyor sonuçta. Bu sadece ve sadece malzemeyle diyalog kurma ihtiyacından doğuyor. Ama bir yapıta giderse, ne âlâ. Başka bir yerde işleyen bir süreç var ve siz onu değerlendiriyorsunuz, demektir o zaman.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kişileşiyor mu malzeme?</em></p>
<p>Kişileşiyor diyebilir miyim, bilemiyorum. Ama evet, bir arkadaş oluyor.</p>
<p> </p>
<p><em>- En iyi arkadaş diye bir ayrım yapabiliyor musunuz?</em></p>
<p>Yapamıyorum, ayıramıyorum çünkü gerçekten malzeme fikirle beraber geliyor. Hiç bilmediğim bir malzeme yok neredeyse. O açıdan çok şanslı hissediyorum kendimi, bir kapasite buluyorum kendimde. Bir tek metal kaynak yapmayı bilmiyorum. Kızkardeşim ve eşim Cengiz (Yüzsever) metal kaynak yöntemini kullanarak müthiş heykeller yaparlar<span style="text-decoration: underline;">.</span> Ben bir tek ona bulaşmadım. Onun dışında mum döküm, kum döküm, ahşap, bronz, polyester, plastik, strafor&#8230; Heykelle ilişkili tanımlayabileceğimiz ne kadar malzeme varsa neredeyse hepsini keyif alarak kullandım.</p>
<p> </p>
<p><em>- Finlandiya, Oulu’da yaptığınız “Pembenin Gerçekliği” samandandı değil mi?</em></p>
<p>Evet. Karoliina , Pia ve ben, Baltık Ülkeleri sempozyumu için beraber çalıştık orada.Tel kafes strüktürü samanla ördük ve pembeye boyadık.</p>
<p>Fikir bir şeyi talep ediyorsa onun peşinden koşarım. Yürümem, koşa koşa gider o malzemeyi öğrenirim. Malzemeyle yakın olmak çok önemli. Birçok yazar arkadaşıma da bunu söylerim neden söylediğimi bilmeden. “Ben düşünüyorum” demek yetmez, kayıt cihazı bile bana bir malzeme gibi gelmiyor. Kâğıt ve kalemdir malzeme. Mutlaka elimin altında bir kâğıt ve kalem olmalı. Kumaşlarla da aram iyidir<span style="text-decoration: underline;">.</span> Babam kumaş makinelerinin teknisyeniydi, kumaşlara hep yakın oldum. Çeşitli kumaşlarım vardır, onları keserim, yaklaşık bir saat içinde birbirleriyle buluştururum. Böyle doğaçlama dikilen şeyleri çok severim. En son bu konuda küçük bir yazı yazdım.</p>
<p> </p>
<p><em>- Yazdıklarınızı yayımlıyor musunuz? Yazıyla ilişkinizi anlatır mısınız?</em></p>
<p>Çok ender yazıyorum. Süreklilik kazanmıyor. Belki zaman içinde yazdıklarım bir nesne olacak. Şimdi yeni yazı konum, Üsküdar’da bulduğum ’70 model bir terzi. Onun hikâyesini hazırlıyorum. Çok iyi bir fotoğrafçı var, Monica Fritz, onunla beraber gittik. O, terzinin ve provalarımızın fotoğraflarını çekti. Dikim  süreçlerini kaydettik. On yıldır kendim için istediğim bir ceket vardı, o ceketi bir türlü bulamamıştım. Bu terziyle karşılaşınca, “Size kumaş getireceğim, istediğim ceketi beraber yapalım” dedim. Tam benim aradığım ceketi yapabilecek adamdı o.</p>
<p> </p>
<p><em>- Nasıl bir ceket? </em></p>
<p>Çok sade, klasik bir ceket, ama benim üstüme göre. Ne çok feminen, ne çok maskülen&#8230; Aslında tam da kendimi hissettiğim gibi. Kadın ya da erkek değil, insan gibi hissetmeyi telaffuz ederken, o ceket bu hissedişin simgesine dönüştü. Oldum olası terziler ilgimi çekmiştir. “Bu taraklarda bezim yok!”, en sevdiğim laflardan biridir. Kelimenin kendisini değil, gittiği yeri severim. Hep, “O bezden bana elbise çıkar mı?” diye sorarım. Soyut bir şey ama ben bu elbise meselesini seviyorum. Duruş olarak nötr durmayı seviyorum. Bu biraz da hayatı daha iyi izlemek için. Ama bir tarafıyla izlediğim şeylerin kendi olgunlukları içinde farklı karakterler olmasını talep ediyorum. Lütfen birileri farklı olsun. Mesela Rafet Ekiz bunlardan biriydi Kuzguncuk’ta. Çok renkli bir karakterdi, o gitti ve sanki Kuzguncuk’tan bir renk eksildi. Çok iyi bir ressamdı, iki-üç sene önce trafik kazasında kaybettik ama ben onu hep bir karakter olarak Kuzguncuk sokaklarında arıyorum. Golf pantolonları, rengârenk gömlekleriyle sanki Bahama’da gibi dolaşırdı, ya da İngiltere’de bir Sherlock Holmes&#8230; Hayalperest bir insan. Etrafımda onun gibi hayalperest insanlar olmasını istiyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kendisini de bir heykel gibi “yapan” hayalperestler&#8230; Terziler de bir bakıma onlara malzeme sağlıyor&#8230; </em></p>
<p>Bu çok güzel bir saptama, bütünleyen bir hissediş…</p>
<p> BÜTÜNSEL BAKIŞ</p>
<p><em> </em><em>- Bir kadın heykeltıraş olarak, cinsiyetin sanata yansıması hakkında neler söylersiniz? İdeal ceketteki gibi nötr duruş da mülksüzlük gibi bir ütopya mı?</em></p>
<p>Bunun analizine gitmedim ama çocukluğumdan beri, kendimi başkalarıyla karşılaştırma imkânı bulduğum küçük yaşlarımdan itibaren bütün arkadaşlarımın arasında farklı olduğumu düşünüyordum. Kendimi maskülen de hissetmiyordum feminen de. Öncelikli olarak insan gibi hissediyordum. Çok uzun süreler cinsiyetimi düşünme ihtiyacı duymadım. Ben bir varlığım ve o varlığı değerlendiriyorum. Yaşama sebebim varlığımı değerlendirmek ve bunu da en ikna olduğum yöntemle yapmak. Hayattaki temel hissedişim bu. Sadece insan olmakla ilgili bir mülkiyetim var. Tanımlayabildiğim ya da tanımlayamadığım diğer farkındalıklarımdan ayrı olarak bu insanlık meselesinin bende var olduğunu düşünmeyi çok seviyorum. Bu “insan olarak hissediş” biçimi benim “bütün” parçalarımdan birisidir ve onunla hayata daha çok yakınlaşırım. Ral gibi&#8230; Renkler hızla çevrildiğinde beyaz olur ya. Bende de belki öyle bir hissediş var. Belki de her şeyin toplamını hissediyor olduğum için, her şey ayrılamayacak kadar birbirinin içine girdiği için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><em>- Parça-bütün bakışınızın, “Yaprak Ağaçları”yla somutlanan düşüncenizin cinsiyet duyuşuna izdüşümü&#8230; O noktada bir kez daha bütünlükten bahsetmiş oluyoruz. </em></p>
<p>Evet, parçayla bütün ilişkisinde de öyle. Parça zaten bütündür, diye düşünüyorum. Bu bütünlük meselesi evrene kadar gidiyor galiba. Camille Paglia, her söylediğine katılmadığım ama doğayla ilgili düşüncelerine kendimi çok yakın hissettiğim bir filozof. O, “Doğanın biricik varlığı insan değildir” der. Bu çözümlemeyi kendime çok yakın hissediyorum. Bu hissim çok daha kozmik bir yerden geçiyor. Orada bütünlükle ilişki kuruyorum kendimde. Örneğin şu anda konuşurken, yapmamış olduğum heykellerden de bahsediyorum aslında.</p>
<p>Heykelin doğasında bir meydan okuma varmış gibi gelir bana. En çok alan talep eden sanatlardan biri. Dünyayı yeniden düzenlemek gibi bir iddia. Mimari kavrayışı, mühendisliği, fiziği, matematiği vb. estetiğin hizmetine sunmak&#8230; Dev bir heykeli bir meydana yerleştirmek özünde anarşist bir tavır da taşıyor olmalı. Hâl böyle olunca heykelin öğretilmesi, öğrenilmesi nasıl oluyor, çok merak ediyorum.</p>
<p>Fetiye’yle beraber gidip o çamur havuzundan elimize bir avuç çamur aldığımızda, çok iyi hatırlıyorum, dünya avuçlarımın içinde gibiydi. Ben bu çamurla istediğim her şeyi yapabilir, düşüncelerime dokunabilirdim. Meydan okumaysa bu, evet, heykel gerçekten de meydan okuma. Akademi’de 1987-1993 arasında okuduk, master’la biraz uzadı. O zamanlar YÖK yeni yeni faaliyet gösteriyordu. 17.00’de kapanıyordu atölyeler. Bize hep Akademi’nin üniversite halini gördüğümüz hatırlatılıyordu öğretim görevlileri tarafından. Geçmişi bal tadında anlatıyorlardı. “Geceyarılarına kadar burada çalışırdık, sanatçı böyle mi olur” diyorlardı. Bu sözlerin de etkisiyle, Hale Pakcan, Alptekin Yüksel, Cengiz, Fetuş ve ben hemen bir atölye kurmaya karar verdik. Eğer Akademi geçmişte olduğundan daha da kötüyse, biz kötüyü hak etmiyoruz, dedik. En iyi şekilde eğitilmeliyiz. Ailemizde şu bilgiyle büyütüldük: Yaşıyorsan hakkını ver. Yaşadığın her ânın hakkını ver. Bunu nasıl yapmak istiyorsan&#8230; Efsunlanmakla olmaz. İkinci sömestrde bizim artık bir atölyemiz vardı. Esenler’de bir arkadaşımızın 600 metrekarelik bir çatı katı, orada çalışıyorduk. İçinde bisikletle dolaştığımız, çok soğuk bir atölye. Çıkıyorduk okuldan, Sanayi Mahallesi’ndeki atölyeye gidiyorduk. Eve dönüp dinleniyor, gece kardeşimle minyatür boyuyorduk. Tanesine 200 kuruş veriyorlardı, böylece okul masrafımız çıkıyordu. Neredeyse iki saatlik uykuyla sabah okula gidiyorduk. Atölyede aldığımız bazı siparişleri yapıyorduk. Cemil İpekçi’nin bir kreasyonunu hazırlamıştık örneğin. İpek kumaşlara kendi desenlerimizi yapmıştık. Çok da eğlenceliydi. Hem biraz para kazanıyor hem de manipülasyonumuzu geliştiriyorduk.</p>
<p> </p>
<p><em>- Akademi eğitiminin gelişiminize katkısı oldu mu?</em></p>
<p>Akademi’de teknik ve malzeme hakkında çok bir şey öğrenmedim doğrusu, ya da bunlar benim öğrendiklerimin yanında az geliyordu. Orada Beaux-Arts ekolü uygulandığı söyleniyordu; nasıl yapabileceğiniz değil, ne yaptığınız önemliydi. Tabii ki eğitimin de, orada kurduğum arkadaşlıkların da bana katkısı oldu. Hâlâ da çok seviyorum arkadaşlarımı. Hem sanatçı hem zanaata yakın bir alaylı gibi yaşamak çok faydalı oldu. Bugün öyle başlamış olmanın verdiği özgürlükle istediğim fikri istediğim malzemeyle yapmak konusunda çok cesurum. İpek de dahil her şeyi kullanabilirim.</p>
<p> </p>
<p><em>- İki kızkardeşin aynı dönemde Akademi’nin heykel bölümüne girmesine ailenizin tepkisi ne oldu?</em></p>
<p>Akademi’ye girdiğimizde duyduğumuz ilk cümle, “Başka yer yok muydu?” oldu. Yine de, “Madem çok istiyorsunuz, gidin” dediler. Akademi’den sonra 15 yıl boyunca babam ne yaptığıma bakmadı bile. İleri görüşlü biri olmasına karşın yaptıklarımızla hiç ilgilenmedi. Yurtdışına davet edildiğimi, heykellerimin sergilendiğini anlatıyordum ona, hep “Olabilir” diyordu. Annem çok destek verdi. Başlangıç zordu. Babamdan beklediğim onay 15 yıl sonra geldi. 15 yıl sonra annem ile babamı Maltepe’de kamusal alana yaptığım ilk taş heykeli, “Asya Yaprak Ağacı”nı göstermeye götürdüm. Maltepe Meydanı’nda Atatürk heykeliyle birlikte duruyor. Gittik, babam ellerini arkaya koydu, “Sen mi yaptın bunu? Tek başına mı yaptın?” diye sordu. Evet, deyince gözleri doldu, “Çok güzel olmuş, seninle gurur duyuyorum” dedi. Babama hiçbir söz etki etmezdi, başkalarının söylediklerine aldırmazdı, nasıl yonttuğumla da ilgili değil, taşı tek başıma, öyle yontmuş olmam onu etkiledi. Çok emekçi bir adamdır. O gün söylediği o söz hayatımın en değerli sözlerinden biridir, başka bir şeyle takas edemem.</p>
<p> </p>
<p><em>- “Asya Yaprak Ağacı”nın hikâyesini anlatır mısınız?</em></p>
<p>İzmit Üniversitesi Heykel Bölüm Başkanı Nevzat Atalay arkadaşımdır, çok severim onu. Bir gün telefon etti, Maltepe’de taş heykel sempozyumu yaptıklarını söyleyip beni de davet etti. O zamanlarda taş heykel sempozyumları daha nadir yapılıyordu, bugünlerde fazla. Ben küçük taşlar yontuyorum dedim, yapamam. Nasıl yontarım büyük bir taşı? Asya dokuz aylıktı o zaman, onunla da yakından ilgilenmem gerekiyordu, kendimi çok yorgun hissediyordum. “Sen gel biz sana yardım ederiz” dedi. Uluslararası bir sempozyum; İsveçli, Ukraynalı taş ustaları&#8230; Kocaman bir taş verdiler bana, dev bir blok&#8230; Önümde bir ay var. Her sabah otobüsle gidiyorum, aletlerimi orada bırakıyorum. Normalde küçük bir heykelin kabasını atabilirsiniz bir günde ama ben ancak küçücük bir parça yonttum ve o akşam uyuyamadım. İki gün için arkadaşım Kazım Karakaya’dan yardım istedim, Mehmet Aksoy’un asistanlığını yapıyordu o sırada. Fizik kondisyondan ziyade teknik bir problem olduğunu biliyordum. O geldi, iki-üç teknik gösterdi bana. O bir ay boyunca ben taş yontmayı öğrendim. Akademi’de değil, sempozyumda öğrendim. Akademi’de yaptığım şey küçük taşlara sadece bir çeşit dokunmakmış, yontmak başka bir şeymiş.</p>
<p> </p>
<p><em>- Sempozyumlarda kendi ortamınız dışında zamana karşı da çalışıyorsunuz&#8230; Seviyor musunuz sempozyumları? </em></p>
<p>Sempozyumlara katılmaktan çok mutluyum. Çok tehlikeli, çünkü kesici aletlerle çalışıyorsunuz, saniyede 11 bin devir dönen aletler&#8230; Babadan taş yontan heykeltıraşlar var çevrenizde, taşları leblebi gibi yiyorlar. Onlar için bile kaza riski var. Maksimum düzeyde dikkat, çok büyük fizik kondisyon gerektiriyor. Toz toprak içindesiniz ve düşüncenizle senkronize olmak zorundasınız. Bütün bunlar sanki yokmuş gibi davranıp ne yaptığınızı düşünürseniz gerçekten yapılacak iş değil. Ama bodoslama atlıyorsunuz ve bitiriyorsunuz. O heykeli yapmak bir ay sürdü; derler ya ilkler önemlidir diye, “Asya Yaprak Ağacı” da benim için çok önemli.</p>
<p> </p>
<p><em>- “Yaprak Ağacı” dönemi sizin hikâyenizde özel bir öneme sahip. Bu tema yedi yıl boyunca sürmüş ve bir bakıma sizin bütün-parça düşüncenizi tam anlamıyla somutlaştırmış. Bu süreci anlatır mısınız?</em></p>
<p>Bu süreç Asya’yla, kızımla başlıyor aslında. Kendime hayatla ilgili sorular sorduğumda, çok sadeleşme ihtiyacı duydum. Einstein, “Bilim sadeleşmekle ilgilidir” diyor ya&#8230; Bu cümleyi sonradan, analiz ederek o hissedişle üst üste yapıştırdım. Asya daha doğmamıştı ama bendeydi o zaman, hep “Çok sadeleşmek istiyorum” diye düşünüyordum. Hiçbir şeyi dolaştırmadan, çok yalın bir şekilde görmek istiyordum. Fikrimin nesnesi sadeleşmeli&#8230; Öyle hissediyordum. Galiba bunları düşünürken çıktı “Yaprak Ağaçları”. Çok karmaşık düşündüğüm bir şeyi sadeleştirdiğimde anladım ki ben parça ve bütün ilişkisiyle mücadele ediyorum düşünce olarak. Aslında parça da bir bütün. Tıpkı yaprak-ağaç ilişkisinde olduğu gibi. Ağacın bir parçasıdır yaprak ama kendi başına da yapraktır, biz ona yaprak deriz zaten. Ama bazen bakıyoruz, ikisi aynı şey de oluyor.</p>
<p> </p>
<p><em>- Böylece yapraktan da ağaç yapılabildiğini gösteriyorsunuz. Çok da şiirsel bir metafor bu. Böyle tematik olarak sürüp giden başka başlıklar da var mı?</em></p>
<p>Master projem de öyleydi. Onun öncesinde törenler ilgimi çekiyordu, törenlerdeki duygular ilgimi çekiyordu. Figürlerden çok tören ve törenin varolma biçimiyle ilgisi&#8230; Neden tören var? Uhrevi törenlerden kortejlere kadar&#8230; O dönemimden çok fazla heykel kalmadı elimde. Mesela “Kutsal Aile Kabı”; anne, baba ve iki çocuktan oluşan dört figür, artı biçiminde, 90 derece dikey açı ile karşılıklı otururlar. Oturdukları yer bir kabın kenarlarıdır. Seremonileri hayattan bir şey dilemek değil, O’na iyilik dileklerini sunmakla ilgilidir. Zihinsel ya da telepatik bir sunumdur bu. Malzemesi pişmiş topraktır.</p>
<p> </p>
<p><em>- Master tezinizin başlığı “Tarih Öncesi Anadolu Heykel Sanatında Kadın Vücudunun Biçimlendirme Yöntemleri”&#8230;</em></p>
<p>Aslında bu başlık benim önerdiğim bir başlık değildi. Benim başlığım “Prehistorya’da Biçim”di. Anadolu parantezinde bütün Prehistorya’yı incelemiştim. Anadolu’da maskülen biçimler de bulmuştum, onları hiç ayırmamıştım zaten. Danışmanımın isteği doğrultusunda böyle bir şey yazmak zorunda kaldım. Bir tarafımla başkalarının katkısına da açığımdır ama açıkçası bunda önerdiğim konudan geri adım atmak zorunda kaldım.</p>
<p> </p>
<p><em>- Prehistoryaya ilginiz nasıl başladı?</em></p>
<p>Mimar Sinan Oditoryumu’nda Filiz Ali bir seminer verecekti. O seminerin afişleri okulun koridorlarına asıldı: “Prehistoryada Müzik”. Ben o sıralar lisans eğitimi alıyorum, okul bitecek ve hemen gideceğim, diye düşünüyorum. Bu konu çok ilgimi çekti. Seminere gittim, Filiz Ali orada ama hiç dinleyici yok. Bir tek ben varım. Anlatmaya başladı ama kısa kesti, bunu hissettim. Çok güzel müzikler çaldı, benim keyfime diyecek yoktu. Hiçbir şeyin nereye dağılacağını bilemiyoruz.</p>
<p> </p>
<p><em>- Nasıl ele aldınız bu konuyu? Müzikten yola çıkarak nasıl biçime vardınız?</em></p>
<p>Yaban müzik kayıtlarının nasıl yapıldığını öğrendim. Prehistorik müzik dediğinizde, kaydedilmemiş bir şeyden söz ediyorsunuz. O zaman kayıt cihazı yok, yazının olmadığı bir dönem. Eşleştirme diye bir şey olduğunu öğrendim. 20. yüzyılın başında var olmuş yaban toplulukları prehistorik dönemdeki göstergelerle eşleştirmişler. O topluluktaki müzikleri kaydetmişler, bunun adı prehistorik müzikti. Ve bunu heykele uyarladım. Benim ucundan tuttuğum şey de çamurdu. Prehistorik dönemde yaşayan insanla benim ortak paydam, çamurdu; binlerce yıl önce yaşayıp biçim üretmiş Çatalhöyük’teki insanla aynı malzemeyi kullanıyorduk. Bulabildiğim tüm bilgileri değerlendirip o dönemle empati kurmaya, bir prehistorik olduğumu düşünmeye ve böyle üretmeye çalıştım.</p>
<p> </p>
<p><em>- Malzeme üzerinden o dönemin algısına ulaşabileceğinizi hissettiniz. Müthiş bir duyuş. Nasıl çalıştınız?</em></p>
<p>Üç sene boyunca prehistorik dönemde insanlar nasıl yaşıyorlardı, malzemeyle nasıl iletişim kuruyorlardı, sorusuna cevap aradım. Bulduğum verilerden yararlanarak tezimi yazdım. Her fırsatta Ankara’ya gidip araştırma yaptım, yabancı ülkelere gittiğimde bu konunun peşine düştüm. Prehistoryayla ilgili bu tezi yazmış olmam, zamanı algılayışta Doğu’ya yakınlık duymamı sağladı. Çünkü Doğu’da zaman noktasal algılanıyordu. Doğulular, Hegel ile Aristo’yu aynı zamanda yaşıyormuş gibi tartıştırıyorlardı. Empati kurabilirsem, onların inançlarını anlamaya çalışırsam, ortaya çıkacak şey onlarınkine çok yakın olabilir, diye düşündüm. Çünkü gerçekten ne yaptıklarını değil, ne için, nasıl yaptıklarını, hangi hisle yaptıklarını bulursanız, gideceğiniz yer orası olabilir.</p>
<p> </p>
<p><em>- Yaptıklarınızı bu kavrayışla analiz ediyor muydunuz?</em></p>
<p>Prehistoryayı incelerken bazı figürler yapıyordum ama o figürler doğayla ilişkili bütün formların sentezi gibiydi. Mesela ovoid bir form yapıyordum, simgesel bir baş koyuyordum ama o bir baş değil soyut bir şeydi. Adem’le Havva’dan referans aldığım incir yaprağının baskısını yapıyordum. Yaprakları ilk o çalışmada kullanmaya başladım. Sanki sonra yaprak ve ağaç kendine bir geçiş yolu buldu. Oradan yükselmeye başladı. Bende en hareketli, espası en içine alan figür bile Prehistorya’nın statik dinamizmini taşır. O dönem, Helenistik hareketten daha çok statik dinamizmi taşır. Prehistorya’nın biçimi öyle görmesi benim keyif aldığım bir şeydir.  Mesela Mısır piramitleri statiktir ama aynı zamanda çok dinamiktirler. Çok dinamik bir kuvvetli olma hali. Güç ilişkisi değil ama. Güç ilişkilerine yakın durmuyorum. Güç meselesinde başka bir şey var. Güç, yakınımda olmaması gereken bir şey, kuvvetli olmak başka bir şey ama.</p>
<p> </p>
<p><em>- Güç, iktidara yakın. Muktedir olma hali.</em></p>
<p>İktidar sevmiyorum. İktidar meselesi gerekli gelmiyor bana.</p>
<p> </p>
<p><em>- Tam da bu hissedişinizi izliyoruz yapıtlarınızda. En büyük heykellerinizde bile uçucu bir hal var. Kapladıkları alanı bile talep etmiyor gibiler, kendiliğinden oraya kondurulmuş gibi. Yüzlerce kiloluk bu mermer yapraklar da rüzgârda havalanacak gibi karşımızda. Bunca ağır malzemeyle bu duyguyu verebilmek çok önemli. Oulu’daki “Pembenin Gerçekliği” de bir hayal gibi. Bir anda siliniverecekmiş gibi ama aynı zamanda bu etkisiyle de duruşuyla da sağlam&#8230; </em></p>
<p>Yaşarken, çalışırken böyle analiz edilemiyor. Belki sonradan, düşündüğüm zaman ortaya çıkıyor. “Vadim O Kadar Yeşildi ki” adlı işimi ele alalım. Bu çok içeriden bir söz olacak, büyük bir paylaşım cesaret ettiğim. Yeşil bir taş üstünde, yapraklardan oluşmuş bir ağaç&#8230; Asya o günlerde doğacaktı, o zaman bir analiz yapmış, başka bir sürece giriyorum, demiştim. Asya dışında hiçbir şey, yeni bir sürece girdiğimi bana böyle hissettirmedi. Zaten hep varolan bir şey vardı ve bende akıyordu sürekli, onu değerlendiriyordum. Ama Asya’yla beraber doğayı çok farklı algılamaya başladım. Doğa çok büyük bir kurgu. Düşünebiliyor musunuz, bebekle yaşadığım her evre daha önce yazılmış, çizilmişti. Biliniyordu her şey, doğa kurmuştu beni, oyuncak gibiydim. Bütün bu sistemin ancak o zaman ayırdına varabildim. Doğanın ne kadar büyük bir kurgu olduğunu düşünmeye başladım. Parça-bütün ilişkisi ilk orada ortaya çıktı. Onun öncesinde Prehistorya vardı, varlık sürdürmekle ilgili düşünceler&#8230; Çok büyük bir zaman diliminden içselleştirdim. Prehistorya da çok gerçek bir hissedişti.</p>
<p> </p>
<p><em>- Yurtdışındaki sergilere de davetler alıyorsunuz. Uluslararası düzlemde nasıl etkileşimler yaşıyorsunuz?</em></p>
<p>Öyle bir paylaşımı en dominant biçimde Finli heykeltıraş Karoliina Niemala ile yaşadım. O İstanbul’a geldiğinde, 1998’de Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde birlikte bir sergi açtık. O zamanlar ben tezimi yazıyordum. O da bu konuyu ele almak ve bununla ilgili çalışmak istemişti. Birlikte bu süreci bir sergiye dönüştürelim, dedik ve güzel işler çıkardık. Hem burada, hem Finlandiya Oulu’daki Visual Centre’da sergi açtık. Orası daha farklı, beyaz küp bir galeriydi. İki sergi mekânının seçimini de Karoliina yaptı. Galeriler bile nerede olduğumuzu tanımlamaya yetecek özellikteydiler, iyi bir deneyim oldu.   </p>
<p> </p>
<p><em>- Aldığınız davetleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizden belli konularda proje mi isteniyor? </em></p>
<p>Bazen proje istiyorlar, bazen istemiyorlar, bazen de proje koşul oluyor. Bükreş’te bir sempozyum vardı, bana gelen davette proje gösterilmesi isteniyordu. Ama ben o koşulla gitmemekte ısrar ettim, çünkü öyle hissetmiyordum. Gidip, o ortamda ne hissediyorsam onu yapmak istiyordum. “Avrupa Köprüleri” diye bir konusu vardı, bu düşüncemi söyledim, belki de hiçbir şey çıkmayacak, diye yazıp gönderdim. Bunu kabul etmediler, ben de canınız sağolsun, dedim. Bu sefer yeniden koşulsuz bir davet mektubu geldi ve gittim.</p>
<p> </p>
<p><em>- Konuyu içselleştirmek ve coğrafya da çalışmanız etkili oluyordur herhalde.</em></p>
<p>Bir taraftan akış var ama mutlaka şunu yapacağım, diye bir tasarım kurmuyorum. Esnetmek gibi&#8230; Hem zamanı, hem duruşumu, hem hissedişimi esnetmek&#8230; Esnettiğim zaman da sürecime alan açmış, sürecimi genişletmiş oluyorum. O zaman da çok daha rahat hareket edebiliyorum. Şunu yapacağım, dersem olmuyor. Mesela “Dünya Dünya” diye bir şey geliyor, o sürekli dolaşıyor bende.</p>
<p> </p>
<p><em>- Bir de “Gelince Gitmeyenler” var&#8230; </em></p>
<p>Bir Prehistorik gibi düşünmeye çalışırken yaptığım heykeller… Yapmak istediğim çok şey vardı; kafamın içine sanki yağmur yağıyordu. Sonra yağmur dindi, buhar olmayanların nesnesi kaldı. “Gelince Gitmeyenler”de form, evrenle telepatik bağ kurmayı amaçlar. Biçimsel özellik olarak içe, tinsel olarak dışa dönüktür. Kundaktaki bebeğin anlama çabasını gösterirler.</p>
<p> </p>
<p><em>- Geçen sene Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’ndeki “Tatlı Rüyalar” serginizde yer alan “Dünya’nın Tüm Suları Birbirine Akar”, bütünün kaçınılmazlığı duygusunu somutlaştıran önemli bir çalışma. Nasıl gelişti bu heykelin süreci?</em></p>
<p>Onu Fransa’dayken düşündüm. Fetiye’nin yanındaydım, ahşaptan “Yeni Hayat” yapıyorduk. O günlerde iki musluğu birleştirmek istediğimi söyleyip duruyordum. Yine bu sadelik hoşuma gidiyordu. Çok basit bir şey, riski de göze alarak geleneksel formu kullanmak istedim. İstiyorsam kullanacağım, dedim kendime. Fikir böyledir, böyle de gitmek zorunda. Ama hiç de risk olmadı. Farklı farklı çevreler yakınlık kurdu. Kavramsal çalışanlar kavramını yakın buldu, sanata yakın olmayanlar biçimini yakın buldu, biçime yakın olmayanlar malzemeyi sevdi. Çok geniş bir kitlede yankı buldu.</p>
<p> </p>
<p><em>- Bu serginin 21 yıllık heykel hayatınızda özel bir önemi var mı? O sergi için özel olarak yaptığınız heykeller oldu mu?</em></p>
<p>Sergide son üç yıl vardı. Mekâna göre tasarlamadım işleri. Zaman içinde kendi ritmim neyi söylüyorsa onu dinledim, paylaştım… Bu paylaşım beni özgürleştirdi. Ama o mekân için özel tasarım yapmak da keyifli bir egzersiz olurdu. Buradan da anlayabiliriz ki sanat ve tasarım birbirinden farklıdır. Sanat, varlığınızı gerçekleştirmekle doğrudan ilgilidir. Tasarım ise, “ihtiyaç”la iletişim kurmayı sever. Tasarım da yapıyorum ama örneğin Design Week’te sergilenen sandalyeleri bir süredir zaten yapmak istiyordum. Bunu bilen bir arkadaşım orada sergilemeyi önerdi.  </p>
<p> </p>
<p>-<em> Heykelleriniz alıcısını buluyor mu? Ayrılırken ne hissediyorsunuz?</em></p>
<p>Zaman içinde elimde pek heykelim kalmadı. Şu an burada gördüğünüz heykellerimden üçünü daha almaya gelecekler. Bir yandan “Gelmesinler” diye geçiriyorum içimden ama bir yandan da hayata karışmalarını istiyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- Maddi anlamda sadece heykel yeterli oluyor mu, başka işler yapmanız gerekiyor mu?</em></p>
<p>Para kazanmak için de yaptığım işler var. Fresko bile yapabiliyorum. Ama bunun süreçleri çok farklı bir yerde işliyor bende. Mesela dün bir arkadaşım babasının büstünü istedi, onu yapacağım. Bu tür işlerin de katkısı oluyor bana ama bir seçicilik de koyuyorum. Bu biraz da eşim Cengiz’in bana sağladığı bir şey. Lüks içinde yaşamıyorum ama hiçbir zaman da aç kalmayacağımı biliyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- O da bir heykeltıraş&#8230; </em></p>
<p>Evet, çok iyi anlıyor beni. İnanıyor yaptıklarıma. Çok mutluyum böyle bir hayat arkadaşım olduğu için. Biz onunla dokuz yıl aynı atölyede beraberdik. Burası büyük bir atölye. Normalde heykel atölyeleri şartlar el vermediği için pek büyük olamıyor. Benim de çok küçük atölyelerim oldu, tek başıma olsaydım daha küçük bir atölyeyi tercih edecektim. Burayı bir çift olarak tuttuk, atölye kirası, ev kirası, yeme içme, kendimizi profesyonel olarak beslememiz için harcamalarımız olacaktı&#8230; Başlangıçta birlikte birçok reklam işi de yapıyorduk burada. İnanılmaz bir hızla, çok minimum para talepleriyle muazzam işler yapıyorduk. Asya doğunca bunun yetmeyeceğini gördük. Cengiz, bir ortakla beraber büyük bir reklam şirketi kurdu. O da arada heykel yapıyor ama fazla vakti olmuyor. En son bir belgesel fikri ile geldi, adı “Rampa / Karda Uçmak”. Erzurum’da geçiyor. Benden destek istedi, “Yüzde yüz” dedim. Metinlerini beraber yazacağız, ayrıca sanat yönetmenliğini yapacağım.</p>
<p> </p>
<p><em>- İstanbul’da, Kuzguncuk’ta yaşamak çalışmalarınızı nasıl etkiliyor? Bugün atölyeye doğru yürürken kendimi bir film setinde gibi hissettim.</em></p>
<p>Evet, gerçekten yaşayan bir filmdir Kuzguncuk. Karakterleriyle, geçmiş yaşanmışlığıyla, geleceğiyle&#8230; Ki geleceğimi de görüyorum ben burada, öyle hissediyorum. Buradan yola çıkarak kendimle ilgili bir şeyler de söyleyebilirim: Kızkardeşim gezgin bir karakterdir, önce Londra’da Nothing Hill’de galeri işletip oradan eşiyle birlikte çocuk yapmak için güneye gitti ve orada da sürekli hareket halinde yaşıyor. Costa Rica’dan yeni geldi, iki gün kalıp Barcelona’ya gitti. O çocuğunu da alır, sürekli gezer. Bana Cengiz’le buluşmadan önce de hep sorardı “Burada yaşamaya kararlı mısın?” diye, ben de hep “Evet” derdim. Burada gerçekten bulduğum bir şey var, belki günlük hayatla, belki coğrafyayla, doğayla ilişkisiyle ilgili bilemiyorum ama çok manyetik bir etkisi var İstanbul’un üzerimde. Mıknatıs ve demir gibi, bir çekim hissediyorum varlığımla. Ben de gezmeyi seviyorum, teklif aldıkça işim gereği gitmeyi daha da çok seviyorum. Hâl böyleyken İstanbul’da yaşamaya devam edeceğim, öyle gözüküyor ve çok şanslı buluyorum kendimi. Bir örnekle de açıklayabilirim. Almanya’da bir sergi açılıyordu ve o sergide Alman sanatçılar da vardı. Alman bir arkadaşım şöyle bir şey söylemişti: “Biz burada Kosova’daki savaşı hissetmeye çalışıp öyle işler yapıyoruz. Hissedişimizi yükseltecek bir yaşanmışlığımız yok. Aslında çok da didaktik bir yerde, çok da monoton bir yerde yaşıyoruz ve bütün konularımızı da dünyanın başka kentlerindeki yaşanmışlıklardan seçiyoruz. İçinde, göbeğinde değiliz. Siz orada dünyanın göbeğindesiniz.” Belki biraz abartılıydı ama yine de bana inandırıcı gelmişti.  Gerçekten öyle, ben kendimi tam da o göbekte hissediyorum. Bu kabullenmişlikle İstanbul’u çok seviyorum. Nasılsa öyle kabul ediyorum; gecekondu mahallelerini de seviyorum, karmaşasını da seviyorum. Kuzguncuk’u seviyorum, Boğaz’ı çok seviyorum. En çok Boğaz hattında vakit geçiriyorum. Suyun aktığı yerlerde vakit geçirmeyi çok seviyorum. Kendimi suyun yakınında iyi hissediyorum. Kuzguncuğun anlamı neymiş biliyor musunuz? Hapishanelerde hücrelerin küçük bir penceresi olur ya, hayata açılan pencere derler ona, onun adı kuzguncuk. Kuzguncuk biraz da böyle bir yer işte, hayata açıldığımız pencere. Burada durup pencereden atlayabiliyorum ben. Atlayıp hayata karışıyorum, sonra tekrar o pencereden evime geri dönüyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kuzguncuk işlerinize de yansıyor. Sizi 2007’deki Kuzguncuk Sanat Festivali’nde, eşinizle ortak yaptığınız “Çınaraltı-Kuzguncuk-İstanbul”da Boğaz’a karşı, omzunuzda bir martıyla çay bardağının içinde görebiliyoruz.</em></p>
<p>Kuzguncuk gerçekten de bazen Kızıldeniz gibi; tatlı ve tuzlu su birbirine karışmadan aynı yerde akabiliyor. Camiyle sinagog yanyana olabiliyor. Bu bütünlük güzel. Bir sürü hissediş de yanyana durabiliyor. Güzel bir uyum, akış var burada. Burada İstanbul içinde bir ideal İstanbul var. Kuzguncuk’ta her türden insan var ve hepsini de çok seviyorum, bir tanesini de ayrı bir yere koymuyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- Kuzguncuk’taki Harmony Sanat Galerisi’nde sergilenmiş oyuncak tasarımlarınız da var. “Kardan Çocuklar”, “Çiçek Çocukları”&#8230;</em></p>
<p>Evet, bunları başta Kardan Çocuklar diye Kuzguncuk’taki Harmony Sanat Galerisi “Oyun” sergisi için tasarlamıştım. O galeriyi çok severim, gerçek bir sanat galerisidir. Orada her yılbaşı arifesinde sergiler yapılır. Sanatçılar galeriye bir katkı olsun diye özel ürettikleri eşyaları satarlar. Ben de üç tane hacıyatmaz çocuk yapmıştım. Atölyeye gelen çocuklarım var&#8230; Onlarla resim yaparız. Bir ilaç firmasının dikkatini çekmiş, bunlardan yapabilir miyiz diye sordular. Dört mevsim çocukları yapalım dedik, 50’şer tane. “Kış Çocukları” yaptım, 50 tane de “Yaz Çocukları”. Albert Camus’nün “Yaz” adlı bir romanı var, ondan etkilenerek yaptım “Yaz Çocukları”nı. Edirne’deki cezaevinde boncuk ördürttüm, var olmayı, bunun çok zor gerçekleştirildiği bir yerden okumak istedim. Dört duvar arasında yaşayan biri ördü boncukları, çok da güzel bir iş çıkarttı. Kitabı verdim ona, kitabı okudu. “İlkbahar Çocukları” serisinde de Çiçek Çocukları’nı yaptım. Çok eğlendim onları yaparken. Yavaş yavaş, neredeyse her gün bir çiçek çocuğu yaptım. Sadece sonbahar eksik kaldı, orada pilim bitti.</p>
<p> </p>
<p><em>- Alet çantanızın 80 kilo. olduğunu okudum. Aletlerinizle olan ilişkinizi nasıl açıklıyorsunuz?</em></p>
<p>Onlar yoldaş gibi. Uzak bir yere gitmişsem, mesela Japonya’ya gitmişsem atölyemi çok özlerim çünkü burada her şey elimin altındadır. Aradığım aleti gözüm kapalı bulurum. Hepsi de zamanla birikti. 21 yılda. Atölyem olduğu için, atölyemde bu kadar zaman içinde büyük bir arkadaşlık kurduğum için çok mutluyum ama bir taraftan da başka bir okuma yaptığımda düşünüyorum da nerede olursam , ne yaparsam yapayım, bir fikrim varsa ve onunla heykel ya da resim bir şey yapmak istiyorsam onu mutlaka yapıyorum. Ellerimle yaparım, çiviyle yaparım, çakıyla yaparım, mutlaka bir şey bulurum. Özgürlüğüm benim için çok değerli. Etrafımdaki donanım da bu anlamda kendiliğinden oluştu. Bu atölyeyi Fetiye, Cengiz, Hale Pakcan birlikte kurduk. Hale de bizim dönem arkadaşımız. Birlikte atölye kurduk, hiçbir şey yoktu, her şey yavaş yavaş birikti. Her şeyi ne zaman, nasıl aldığımı hatırlıyorum. Bu benim için güzel bir çağrışım, kendi geçmişime gönderme yapabiliyorum. Ama bir taraftan da bütün bunlar benim için hayati bir ihtiyaç değil.</p>
<p> </p>
<p><em>- “En çok ellerim işler. El yavaş, makine hızlı ama bazen heykel yavaşlık ister” diyorsunuz. Bir sükûnet için aletsiz çalışmaya da ihtiyaç var herhalde.</em></p>
<p>Yontmak için mutlaka kırıcı bir şeye ihtiyaç var, yüzeyi gerginleştirmek için zımpara ya da zımpara benzeri bir şey kullanmak zorundasınız. Çamurla ilişkide daha farklı. Çamurda sadece parmaklarınızla mükemmel sonuca ulaşabilirsiniz, zımparasını bile elinizdeki dokuyla yapabilirsiniz.</p>
<p>Benim ritmim yavaştır. İstediğim zaman, çok motive olmuşsam hızlanabiliyorum ama normalde doğduğum andan bugüne gelene kadar hep yavaştım, yavaş bir karakterim. Düşüncem başka bir yerde hızlı akıyor ama edim farklı. Çok telaş gerektiren bir şey varsa hızlanabiliyorum, kısa sürelerde çok hızlı olabiliyorum. En son Cengiz’in belgesel projesine hazırlanırken bunu yaşadık. Bir haftada tez gibi bir proje hazırladık. Gerçekten de çok keyifle, çok stresli ama bayağı yükselerek güzel bir iş çıkarttık. Tat aldığım yer, yavaşlık. Yavaşlığı çok seviyorum. Belki makineyle ilişkim de burada ikinci plana düşüyor. Elle, aletle o yavaşlık bir şey mi katıyor, belki bir şey katıyor. En azından çok eğleniyorum. Makineyle çalışmada da birazcık galiba sınırlarımı aşmak hoşuma gidiyor. O aşma hissini seviyorum.</p>
<p> </p>
<p><em>- Döküm aşamasına müdahil olamıyorsunuz&#8230;</em></p>
<p>Döküm aşamasında gerçek malzeme kullanamıyorsunuz. “Dünyanın Tüm Suları Birbirine Akar”ı yapmaya karar verdim Fransa’dan dönerken uçakta. İzmit’ten davet almıştım. İlk düşündüğüm bronz heykeldi. Bunu yapmayı düşünürken, uçaktan iner inmez aradım ve taş heykeli yapmaya karar verdiğimi söyledim. Mermerden yaptım, çok da güzel oldu. İzmit Üniversitesi Rektörlük Binası’nın önüne kondu. Sonra aynısının bronzunu yaptım. Bunu önce mumla çalıştım, aslında o bile bir heykeldi. İçine strafor koymuştum, dış yüzünü mumla kaplamıştım. Beyaz kremsi bir heykel. Mumdaki etkisi bambaşka. Aslında bir ara, bunu sergileyeyim diye de düşündüm. Bayağı uzun sürmüştü yapımı. Gerçekten iyi de oldu, çok düşündüm ama sonunda bronz olan baskın çıktı.</p>
<p> </p>
<p><em>- Mum heykeller yapmayı düşündünüz mü?</em></p>
<p>Buzlukta var. “Derin Uyku“ için Nurgül Yeşilçay’ın yüz maskını almıştım. İki tane daha mum kalıbı yapıp buzluğa koydum. Mumyalar nasıl korunuyorsa mum heykeller de korunabiliyor. Bazı şeyler bırakmıyor insanın peşini ama mum fikri hep bırakıp gidiyor. Bırakmayacağı zaman gelince onunla da bir şey yapacağım herhalde.</p>
<p> </p>
<p><em>- Şimdi üzerinde çalıştığınız işler neler? “Yaprak Ağaçları” sürüyor mu?</em></p>
<p>Onlar ya dönüşüyor ya da başka şeyler gelişiyor. Bir seneden fazla zamandır böyle. En son “Koku” adlı bir heykel yaptım ve Fransa’ya gönderdim. Sarı karanfil kokusu… Sadeleşme isteğim, fikirle form arasında flört etmeye devam ediyor.</p>
<p> </p>
<p><em>- 2008’de Didim’de gerçekleştirilen Uluslararası Taş Heykel Sempozyumu’nu siz düzenlediniz. Nasıl bir deneyimdi? </em></p>
<p>Sanat yönetmeniydim sempozyumun. Bir yıl boyunca çok sıkı çalıştım. Kendi alanlarında oldukça iyi heykeltıraşlar davet edildi. Sempozyuma destek veren yerel yönetimin konuyla ilgili deneyimsizliğinden ötürü bazı güçlükler yaşasak da, Didim’de antik zamanlardan beri ilk kez sanatsal anlamda güçlü bir kültürel aktarım gerçekleşti. Önemli heykeller yapıldı. Çocuklar, sınırsız imgelem dünyalarında “Kale” olarak bildikleri Apollon Tapınağı’nın yanına yerleştirilen bu heykellerle karşılaştılar, burayı tapınakla beraber oyun alanı olarak kabul ettiler. Didim’deki Uluslararası Taş Heykel Sempozyumu tamamıyla orada yapıt üreten sanatçıların başarısıdır. Bu heykeltıraşlar, benim için, dünyaya varlıklarını hediye eden yeryüzü melekleridirler…</p>
<p> </p>
<p><em>- Sinemacı Yüksel Aksu, “Tatlı Rüyalar”ın kataloğuna yazdığı yazıda sizi “kendi zoolojisini ve botaniğini yaratmış” biri olarak tanımlıyor. Sanıyorum sizi tanımlayan parça-bütün algınıza da denk düşen bütüncül bir kavrayış&#8230;</em></p>
<p>Öncelikle, bende akışı olan şey, yapıt olarak, biçim olarak ortaya çıkıyor. “İyi bir form olsun” peşinde değilim. Bu anlamda “formcu” heykeltıraşlardan uzağım. Ancak düşünsel ve hissel yapılanmam form talep ederse, kuşkusuz yaparım.</p>
<p>Daha sonra yaptığımın ne olduğunu araştırırım, bir eğlence gibi. Psikoloji okumak istiyordum dedim ya, belki o tarafım eğlenmek istiyor ve cümleyi oradan kuruyorum, analiz yaparak. Yüksel’in yazısı ise hiçbir değişikliğe uğramadan katalogda yer aldı. Onun analitik bir zekâsı var. Sadece ben değil, “her şey”le ilgili yaptığı çözümleri önem ve keyifle biriktirim.</p>
<p> </p>
<p><em>- Yapıtlarınızda esprili, şarkı söyleyen, hafif bir hava var. Hafifliği burada statik dinamizme gönderme yaparak, olumlu anlamda kullandığımı özellikle belirtmek isterim. İsimlerinde de yapıtların duygusuna yakışan bir hava var. Sanki bu sizin çalışma sürecinizi de eleveriyor. </em></p>
<p>Nasıl fikirde sadeleşmek istiyorsam, geçiş yaptığım yerde de ağırlaşmak istemiyorum. Bende öfke yoktur çalışırken. Her duygu değerlidir tabii, öfkeyle çalışan sanatçıların yapıtlarını da ayrı bir yere koyup değer veririm, hatta bazen de mesela büyük kâğıtlara füzenle denemeler yapmak, biraz şiddeti değerlendirmek de istiyorum. Karakterim öyle değil, yüksek perdeden konuşmam, öyle düşünmem. Ama kendi içimde bir etiğim vardır, işimle ilgili keskin taraflarım vardır. Onun dışında yapı itibarıyla dingin bir insanım. Gerçi bunun üzerine çok düşünmedim ama düşüneceğim bir zamanın geleceğini biliyordum. Mesela “Gurbet İçimde Bir Ok”&#8230; Bu söz bende belki 35 yıldır yaşayan bir şarkı sözünün ilk dizesidir.</p>
<p> </p>
<p><em>- Bu güfte kime ait?</em></p>
<p>İlginçtir, pek bilinmez ama Türkân Şoray yazmış bu şarkının sözlerini. O şarkı tümüyle bende yaşamıyor ama “Gurbet içimde bir ok” sözü gerçekten benim hissedişime çok denk düşen bir cümle. Yaşamda ne kadar açık, bütün ellerimle kollarımla dursam da gerçekten bir yabancı olma hissi yaşarım, bunlar eş zamanlı gider. Bu yabancılık hissi bugüne kadar taşındı ve küçük bir taşta çok anlık bir şekilde çıktı, çok geçmişi olan bir duyguyu yansıttı. Küçücük bir taş parçasında benim, çocukluğumdan bugüne, 35 yılda çözdüğüm büyük, dolu dolu, yüklü bir anlam. “Gurbet İçimde Bir Ok”, o şarkıyla beraber buraya kadar taşındı, Melike Demirağ da bu rölyef için yeniden söyledi. Sergi salonunun akustiğinde incecik dağılışıyla bendeki turunu tamamlamış oldu.</p>
<p> </p>
<p><em>- Çok incesiniz ama oldukça güçlü olmalısınız. Heykel yapmak sizi sağlamlaştırıyor herhalde. </em></p>
<p>Tehlikeli aletleri kullanmakla bu konuda bir paralellik kurabilirim belki. Saniyede 11 bin devir dönen bir jiletle taş kesiyorsunuz. Gerçekten tehlikeli bir şey.</p>
<p> </p>
<p><em>- Hiç kaza geçirdiniz mi?</em></p>
<p>Hayır, bunu pek düşünmemeye çalışıyorum. Bir taş yontmaya başlarken de ne yaptığımı düşünmüyorum, bodoslama dalıyorum. En sonunda, bittikten birkaç gün sonra vücudumda ağrımayan yer kalmıyor. Bittikten sonra uçuk çıkıyor, bittikten sonra paspas oluyorum ama yaparken canavar oluyorum. Ben de tanıyamıyorum kendimi. Sabah kalkar kalmaz zıplıyorum yataktan, kahvaltımı çok sıkı yapıyorum, doğrudan çalışmaya gidiyorum, akşam artık çalışma koşulları yok olana kadar çalışıyorum, yemek yemesem aklıma gelmiyor. Ok yaydan fırlamış gibi çalışıyorum. O çok çok güzel bir kaybolma. Eğer birileri böyle kaybolabiliyorsa yaptığı işte, hayatta başka bir şey istemesi gerekmiyor. Bu kaybolmanın kendisi çok sıkı bir durum. Alerjimi bile fark etmiyorum, ağrılarımı fark etmiyorum. Uykum gelmiyor, acıkmıyorum. Koca taşları oradan oraya atıyorum, üç ton taş kırıyorum. Benim kaç amper gücüm var? Cengiz şöyle der: “Bu eskiden kölelere verilen bir cezaydı.” Doğru söylüyor, forsalar gibi çalışırım, güneşin altında kapkara olurum. Kolumda güneş lekeleri vardır. Bir ara Hereke’de kabuk tuttu kollarım. Güneşin tenimi yaktığını hissediyordum ama kendimi durduramıyordum. Bir ara şuurumu kaybettiğimi hatırlıyorum. Alet elimdeydi ve bir an neredeyim ben, diye bir his geldi ve o noktada bıraktım.</p>
<p> </p>
<p><em>- Maske takıyorsunuz değil mi?</em></p>
<p>Dört yıl sanki kahramanca bir şeymiş gibi maske takmadan çalıştım. Nasıl bir toz oluyor biliyor musunuz, tırnaklarınızın diplerine kadar her yerden toz çıkıyor. Çok sıkı giyinmeniz lazım, sımsıkı botlar vb. Bir tek maske sanki fazla gelecekti. Dört yıl sonra artık duramayacak kadar rahatsız olmaya başladım. Nefes darlığı çekiyordum, öksürüyordum. Sonra yavaş yavaş küçük maskeler takmaya başladım. En sonunda bir arkadaşım profesyonel maskeler takmam gerektiğini ısrarla söyledi. Çok ağır gelecek diye korkuyordum ama onlardan bir tane alıp kullanmaya başlayınca çok rahat ettim. </p>
<p> </p>
<p><em>- Özel bir beslenme uyguluyor musunuz?</em></p>
<p>Vücudumun direncini yüksek tutmak istiyorum, bu nedenle de fazladan bazı şeylere alışmamak lazım. Yemek yemeyle aram çok iyi değil, güzel yemeyi çok seviyorum ama az porsiyonla idare ediyorum. Doğduğumdan beri hep zayıfım. Sigara içmiyorum, sevdiğim bir şarap varsa arkadaşlar arasında içiyorum. Kimyasal ilaçlar kullanmamaya dikkat ediyorum. Nefes açıcı ilaçlar kullanıyorum kış aylarında, boğaz pastili vb. Bal seviyorum, bütün çaylarımı, kahvelerimi hep balla içerim. Son 15 gündür kestane balı, zencefil, arı poleni ve arı sütü içiyorum. O çok güçlendirdi beni. Ağır şeyler, kırmızı et yemiyorum. Sebze yemekleri ve salata seviyorum. Az yediğim için biraz zordayım ama taş çalışırken kendimi yemeye zorluyorum. Bir tek alerjim var, onun dışında başka hastalığım yok. Yaşamla bağımını güçlü olduğunu düşünüyorum, sabahları çok erken kalkmayı seviyorum. Akşamı seviyorum, sabahı seviyorum. Keyif almayı seviyorum. Günün doğuşunu karşılamayı, alacakaranlıktan ışığa dönüş çok keyif veriyor, içime doluyor ışık. Karanlığı da çok seviyorum, kitap okumayı&#8230; Gazetelerin sanat sayfalarını okuyorum genelde, bir ara politikayı da yakından takip etmek istedim ama o bir kısırdöngü haline geliyor. Aslında sanatı bütün iktidarlara muhalefet edebilecek tek oluşum olarak düşünüyorum. Bütün muhalefetlerden çok daha etkilidir sanat. Bilimle, felsefeyle, psikolojiyle, sosyolojiyle kurduğu ilişki bizim ülkemizde çok dolaşımda değil, umarım olur. Bir toplumun sanatla ilişki kurması her şeyle ilişki kurması demektir. Bu da hayat ve anlam konusunda aydınlanma getirir.</p>
<p> </p>
<p><em>- Heykellerinizi ziyaret ediyor musunuz? Yerlerinden memnun musunuz? </em></p>
<p>Ulaşamayacağım yerlerdeki heykellerimin haberlerini alıyorum, fotoğraflarını istiyorum, bazen gidip bakıyorum. Bodrum Aspat’taki heykelimi görmeye gidiyorum. Kamuya ait olan yerler için heykel yaparım genelde. Fikrim hayatın içinde yer alsın isterim. Sipariş olduğunda başka bir prosedür işler. Bodrum’da Aspat koyunun sahibi Murat Balkan, oranın açıkhava heykel müzesi olacağını, eserleri satmayacağını, yerini değiştirmeyeceğini taahhüt ettiği için ona “Süslü Yaprak Ağacı” heykelini yaptım ve çok güzel oldu. Bu anlamda Aspat, benim favorimdir.    </p>
<p>Maltepe’deki “Asya Yaprak Ağacı”nın da tren istasyonuna yakın bir yere konmasını istemiştim. Trenle geçenlere farklı bir görsellik sunmak istedim. Ancak Maltepe Belediye Başkanı, kurul toplamış ve onlar heykeli, insan sirkülasyonunun daha yoğun olduğu Maltepe Medyanı’na koymayı uygun görmüşler. Baktım ve gördüm ki insanlar birbirlerine “Taş ağacın orada buluşalım” diyorlar. O zaman anladım ki benim öngördüğümden daha çok sevebileceğim yerlere konulabiliyor heykelim. Buradan baktığımda heykellerimin konulduğu yerlerin nerede olduğunu bilerek seviniyorum. Çünkü biliyorum ki birçok heykeltıraşın heykeli konulduğu yerde durmuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/nilhan-sesalan-sarki-soyleyerek-dans-eden-heykellerin-siirini-yontuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıradışı Bir Mutasavvıf: Kenan Rifaî</title>
		<link>http://www.chronicledergisi.com/siradisi-bir-mutasavvif-kenan-rifai/</link>
		<comments>http://www.chronicledergisi.com/siradisi-bir-mutasavvif-kenan-rifai/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 14:27:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meetcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 14 / 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.chronicledergisi.com/?p=1672</guid>
		<description><![CDATA[Birol BİÇER
19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşayan Kenan Rifaî geleneksel ve alışıldık din-tasavvuf anlayışına taşıdığı pek çok sıra dışı yaklaşımıyla devrinden çok 21. yüzyıla ait bir  mutasavvıf portresi çizdi. Yenilikçiliği, modernliğe eğilimi, kadınlara verdiği mevkii, entelektüel birikimi ve hatta giyimiyle dahi döneminin alışkanlıklarının çok ötesinde bir  tasavvuf yaklaşımı getiren Kenan Rifaî bugün kendi döneminden daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birol BİÇER</p>
<p>19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşayan Kenan Rifaî geleneksel ve alışıldık din-tasavvuf anlayışına taşıdığı pek çok sıra dışı yaklaşımıyla devrinden çok 21. yüzyıla ait bir  mutasavvıf portresi çizdi. Yenilikçiliği, modernliğe eğilimi, kadınlara verdiği mevkii, entelektüel birikimi ve hatta giyimiyle dahi döneminin alışkanlıklarının çok ötesinde bir  tasavvuf yaklaşımı getiren Kenan Rifaî<span id="more-1672"></span> bugün kendi döneminden daha çok tartışılan bir figür olma yolunda…</p>
<p>Samiha Ayverdi’ye hayran olan Enis Behiç Koryürek, Fransa’da uzun yıllar kalmış bir şairdir. Bu hayranlığının bir nişanesi olarak Samiha Hanım’ı manen yetiştiren mürşidini de tanımak ister. Bu amaçla dergâha ziyaretine gider. Ancak beklediğinin tersine Enis Behiç’i karşılayan cüppeli sarıklı bir şeyh efendi değil; gözüne zamanın modasına uygun olarak tutturulmuş monoklü, gümüş bastonu ve çok şık bir kıyafetiyle oldukça alafranga bir zat-ı muhteremdir. Fransız kültürünü solumuş Enis Behiç’e ilk olarak Fransızca hitap ederek başladığı konuşmasını onun sevdiği edebiyatçı ve felsefecilerden tasavvufa kadar uzatır bu zat… Şair Enis Behiç’in bu manzara karşısında, Samiha Ayverdi’ye tepkisi şu olacaktır: “Sizi yetiştiren sarıklı cüppeli olsaydı bile yine de önünde eğilecektim ama beni benden görünerek çok feci avladılar”.  Şairi bu derece etkileyen ve şaşırtan kişi 20. yüzyılın ve belki de tüm zamanların en şaşırtıcı ve sıra dışı mutasavvıflarından Kenan Rifaî’den başkası değildir.</p>
<p><strong>Tanımlanamayan bir sufi figürü</strong></p>
<p>Kenan Rifaî’nin şaşırttığı bir tek o değildir şüphesiz. Türkiye’nin geçirdiği en keskin geçiş dönemlerinde yaşamış olan Rifaî,  hayatında olduğu kadar vefatından sonra da alışılmadık tavır, yaklaşım ve yenilikleriyle tartışmalara, yorumlara, anlama gayretlerine konu olur. Kimisine göre din ve tasavvufta büyük bir ıslahatçı, kimine göre bidatçi sayılır. Onu dinin özünü şekillere sıkışmaktan kurtaran büyük bir mutasavvıf olarak görenlerin yanında, “aristokratların, elitin, sosyetenin şeyhi” diyerek küçümseyenler de çıkar. Tabuları yıkan bir insan-ı kâmil olarak anıldığı gibi vefatından çok sonraları bile “Sabataist” ithamlarına maruz kalır. Ne olursa olsun, kendisinden önceki ve sonraki tasavvuf ehline nazaran kılık kıyafetinden, sosyal ilişkilerine, entelektüel yapısından eğitimciliğine, dine ve kadına bakışına kadar hemen her konuda Türkiye açısından tasavvuf tarihinin en sıra dışı, en ilginç ve en tartışmalı şahıslarından biridir Kenan Rifaî. Onun tasavvuf hayatımızda açtığı yol bugün hâlâ anlaşılmaya çalışılan bir tartışma konusudur.</p>
<p>Kenan Rifaî’yi sıra dışı kılan sayısız özelliğiyle beraber hayatını şöyle bir seyre dalalım dilerseniz.  Filibeli Hacı Hasanzâde Abdülhalim Bey isimli bir devlet memuru ile Filibe Hanedanı’na mensup Hatice Cenan Hanım’ın oğlu olarak 1867’de Selanik’te dünyaya gelir. Baba tarafı aslen İstanbullu olmakla beraber Filibe’ye göç etmiş bir ailedir. Kenan Rifaî doğduğu sırada ailesi babasının memuriyeti dolayısıyla Selanik’te ikamet etmektedir.</p>
<p>Ancak baba Abdülhalim Bey bu bebeği her nedense başta istemez. Daha anne karnındayken türlü ilaçlar deneyerek Hatice Cenan Hanım’ı bebeğini düşürmesi için zorlar. Bununla beraber bir türlü muvaffak olamazlar. Abdülhalim Bey günün birinde dehşetli bir rüya ile uyarılınca bu teşebbüsünden vazgeçer. İlerleyen yıllarda Hatice Cenan Hanım ve Abdülhalim Bey ayrılırlar ve Abdülhalim Bey eşinin tavassutuyla bulduğu bir başka hanımla hayatını sürdürmeyi tercih eder. Hatice Cenan Hanım artık tüm varlığını oğluna adayacaktır.</p>
<p>Babası Abdülhalim Bey önceleri Doğu vilayetlerinde Filibe murahhası olarak vazife yapmış, ardından İstanbul’a yerleşerek Posta Telgraf Nezareti’nde sicil başmüdürlüğü ve telgraf nâzırlığı yapmıştır. Abdülhalim Bey Fatih’te Hırka-i Şerif Camii yakınında satın aldığı konağa yerleşir. Burası günümüzde Kenan Rifaî’nin müntesiplerinin ihyasıyla Cenan Vakfı olarak hizmet veren konaktır.</p>
<p><strong>İlk mürşidi annesi ve Ethem Efendi…</strong></p>
<p>Kendi ifadesiyle Kenan Rifaî’nin ilk mürşidi annesi olur. Daha sonra annesinin emanet etmesiyle genç yaşlarına kadar manevî terbiyesini gördüğü, annesinin de mürşidi olan Ethem Efendi’ye bağlanır.  Sırlı bir Kadirî olan Ethem Efendi Hatice Cenan hanım ve oğlu Kenan’ın terbiyesini ilk üstlenen mürşittir. Ethem Efendi zahirde  Posta Nezareti’nde çalışan bir memur olmakla beraber sırlı bir Allah dostudur. Hatice Cenan hanım, oğlu Kenan’ı manevî terbiye görmesi için Ethem Efendi’nin ellerine teslim eder. “Beni manen terbiye ettiniz, şimdi sıra oğlumda.” der. Ethem Efendi vefatına kadar Kenan Rifaî’yi yalnız bırakmaz. Hatta ilk memuriyeti için Balıkesir’e gittiğinde dahi Hatice Cenan Hanım’ın ricasını kırmayarak onunla beraber bulunur. Ethem Efendi’nin himmeti ile Kenan Rifaî’ye Balıkesir’de riyazat alemi ihsan edilir. Dört sene kuru ekmek ve zeytinle nefsine hakim olmayı öğrenir. Gelecek yıllarda kendisi ağır riyazat yapmakala beraber aynı uygulamaları ihvanına yaptırmaz. Yakın ihvanından Meşkûre Sargut Hanım bunu şöyle anlatır: “Biz onun müridiyiz ama o bize hiç riyazat vermedi”. Ethem Efendi’den Kadirîlikte ve Mevlana’nın ailesinin verdiği icazetle Mevlevilikte icazet alan Kenan Rifaî Medine’de de Rufaî icazeti alacaktır.</p>
<p><strong>Galatasaray Sultanîsi’nin haşarı talebesi</strong></p>
<p>İlk olarak Dokuz yaşında Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’ne yatılı olarak verilen Kenan Rifaî burada hem Doğu hem Batı kültürüyle yetişir. Aldığı eğitim döneminin en çağdaş ve kalitelisidir.  Recâizâde Mahmud Ekrem, Muallim Nâci, Muallim Feyzi, Zihni Efendi hocalarından belli başlılarıdır. Tasavvufî bir tarikatın mürşidi olarak sıra dışı özelliklerinden birisi de Galatasaray’ın en parlak devrinde yetişmesi ve orada aldığı eğitimden kaynaklanır. Galatasaray Tevfik Fikret’ler yetiştirdiği gibi Kenan Rifaîler çıkarmasını da bilmiştir. Bu tarz çağdaş ve Batılı eğitim yapan bir okulda döneminin en ileri eğitimini almış olması Kenan Rifaî’yi benzerleri arasında çok farklı bir konuma oturtacaktır. Felsefeci Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi ve Türkiye’nin ilk atom mühendislerinden olan Ahmet Yüksel Özemre Galatasaraylı olup da Kenan Rifaî gibi tasavvuf yolunda yürüyenlerdendir.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin haylazlıkları Galatasaray’da meşhurdur. Hatta talebe arasında haylazlıkta birinci geldiği ve sayısız cezalar aldığı söylenir. Bu mektebin iki numaralı haylaz talebesi ise en yakın arkadaşı ve daha sonra kendisine mürid olacak olan Server Hilmi’dir. Meşhur haylazlıklarından birisi Mektebin Nâzırı Karaca Paşa’nın huzurunda işlenir. Karaca Paşa resim dersini teftiş ederken Kenan Rifaî çok şişman bir gövdeye minik ayaklar çizer ve altına da Karaca Paşa yazar. Bu resmi gören paşa onu sınıftan çıkartır. Azarlanacağını düşünen  Kenan Rifaî aksine Karaca Paşa’nın karısından çikolata ve şeker ikramı görür.</p>
<p>Ancak yaramazlığının yanında Galatasaray’da oldukça başarılı ve tüm hocalarının takdirini kazanmış bir talebedir. Özelikle Mualalim Naci,  Zihni Efendi ve Şair Feyzi Beylerin gözdesidir. Sultanî’de iki sınıfın imtihanını vermeye kalkınca herkes şaşırsa da başarılı olur ve en iyi dereceyle diplomasını alır.</p>
<p>Hayatı boyunca hergün düzenli gazete okuyup, gelişmeleri takip eden Kenan Rifaî, manevî meseleler olduğu kadar maddî dünyaya ait gelişmeleri de takip konusunda ısrarcıdır. Mekteb-i Sultani’de mükemmelen öğrendiği Fransızcanın dışında Arapça, Farsça, Latince, Rumca ve ailesinden dolayı Çerkesce de bildiği diller arasındadır… Hayatının son dönemlerinde “geleceğin dili İngilizce olacak” diyerek bu dili öğrenmelerini tenbih ettiği gibi, ilerleyen yaşına rağmen 80’li yaşlarındayken kendisi de İngilizce çalışmaya başlar.</p>
<p><strong>Maarifçi mutasavvıf</strong></p>
<p>Dokuz yaşında en iyi eğitimi alması için yatılı olarak verildiği Galatasaray Sultanîsi’nden 1885 yılında mezun olduktan ve bir müddet mülkiye ve hukuk tahsilinde bulunduktan hemen sonra Balıkesir İdadîsi Müdürü olarak tayin edilir. Bu sırada henüz 19 yaşındadır.  Ardından, Adana Maarif Müdürlüğü’ne ve daha sonra da Rumeli’ye, şimdi Makedonya toprakları dâhilinde olan Manastır Maarif Müdürlüğüne atanır. Aynı görevi Kosova ve Üsküp’te de sürdürür. Oradan da Trabzon Maarif Müdürlüğü’ne tayin edilir. İlerleyen yıllarda ise Erkek Muallim mektebi Fransızca hocalığı, Tetkikat-ı İlmiye Azalığı, Darüşşafaka Müdürlüğü, Meclis-i Maarif azalığı da yapar.</p>
<p>Osmanlı döneminde yer yer, Mehmet Kenan olarak tanınan ismi Maarif Müdürlüğü’nde Abdülhalim Kenan olarak geçer. Trabzon’dan sonra, 1900’lerin başında Numune-i Terakki müdürü olarak İstanbul’a gelir. Ancak İttihat ve Terakki bağlantısı sebebiyle ismi mimlenen bu okul hafiyelerin ilgi odağıdır ve sıkı takip edilmektedir. Çoğu defa karda yağmurda okulu gözetlemekle görevli hafiyeleri farkedip hallerine acıyarak dışarıda üşümemeleri için çağırmaktan da çekinmeyecek kadar pervasızdır Kenan Rifai.</p>
<p>Yine de Numune-i Terakki müdürlüğü sırasında saraya jurnallenmekten geri kalmaz. Hakkında Avrupa’ya kaçıp siyasî mülteci olacağı yönündeki bir ihbar üzerine saraya çağrılır. Sorgusundan sonra “selam ve ihsan-ı şahane” ile kendisine suçsuz olduğu bildirilir. Ancak Kenan Rifaî mutat olan protokole riayet edip temenna ile selam vermek yerine “ben ihsanımı aldım” diyerek orada bir mabeyincinin kendisine verdiği kuru ekmek dilimini gösterir ve Saray’dan çıkar gider.</p>
<p>II. Abdülhamit’in maarif reformları çerçevesinde Medine’de açılan İdadî-i Hamidî müdürlüğü kendilerine teklif edilir.  Kenan Rifaî’nin Medine’ye gitmesinden önce mürşidi olan Ethem Efendi Hakk’a yürür. Bu suretle Ethem Efendi’den terbiye gören Kenan Rifaî, talebesi Meşkûre Hanım’ın ifadesiyle “işin bir de Tarikat Kanun-u Esasi’sini öğrenmek için” Medine’de bir Rufaî şeyhi olan Hamza Rifaî’nin hizmetine girer. 4 yıl boyunca görev yaptığı Medine’de bir yandan da bir Seyyid Hamza Rifaî’nin tekkesinde yolun usul ve esaslarını, adet ve geleneklerini, tekke merasimlerini ve eğitimini öğrenir. Abdülhalim Kenan Bey’in Rifaîliği de asıl bundan sonra başlar. Kendisine fevkalade iltifat eden Hamza Rıfaî’den aldığı icazet ve halifelikle artık kendisi de dergâhını açabilecek ve irşada geçebilecektir. Nitekim döndükten kısa bir süre sonra Fatih’te kendi dergâhını açıp, postnişin olarak irşat vazifesine başlar. Çarşamba günleri hanımlarla sohbete, Cumalar beylerle zikre, Perşembeler Mesnevî dersine ayrılır.  Bu dergâh az ama öz bir dervişana hizmet eder. Zamanla Kenan Rifaî’nin dergâhı  şeyhülislamların, şairlerin, aşıkların hatta papaz ve patriklerin gelip semâ ettikleri bir mekân olur.</p>
<p><strong>19 yaşında ıslahatçı bir eğitimci</strong></p>
<p>Daha 19 yaşında Balıkesir’e tayin edildiği zaman gördüğü manzara şudur: Müslümanlar gâvur olur korkusuyla, gayrimüslimler de müslümanlaşırlar korkusuyla evlatlarını okula göndermeye çekinmektedirler. Hem Müslüman hem de Hıristiyan ahalinin ileri gelenleriyle görüşüp dostluk kurmasıyla kısa zamanda çocuklar okula gönderilmeye başlanır. Mektebin talebesi bir anda ikiyüzü geçer.</p>
<p>Yıllar sonra Medine’ye bir vesileyle tekrar ziyarete gittiğinde kimseye haber vermediği halde istasyonda bando-mızıka ile karşılanır. Orada bıraktığı saygın intiba yıllar sonra dahi hatırlanmaktadır. “ Onların arasına korkmadan nasıl gidiyorsunuz” diye hayretle soranlara inat dillerini bilmediği halde civardaki bedevilerle dahi iyi ilişkiler kurar. Medinede birkaç ay zarfında Arapçayı da öğrenmesi onu daha da çok sevdirir.</p>
<p>Kenan Rifaî daha genç yaşından itibaren yenilikçiliğe son derece açık bir karakterdir. Maarifte göreve başladığının senesi dolmadan gönderildiği Adana’da ıslahatçılığıyla göze batar. Civar kasaba ve köyleri hem resmi görevi dahilinde hem de kimi zaman şahsen karış karış dolaşarak halkı maarife yönelmeye teşvik eder. Doğru dürüst yolu olmayan bir havalide kimi zaman hayatını da risklere atarak okul yaptırmak ve çocukları okula göndertmek için köy köy dolaşır. Ancak bu fedakâr çabaları her zaman şükranla karşılanmaz. Bu yenilikçi ve genç eğitimci, mutaassıp havalinin kimi zaman sert eleştirilerine hatta iftiralarına da muhatap olur. Yıllar sonra bunları ihvanına şu sözlerle anlatır: “ Adana’da gençliğim ve o zamanki adamların taassupları yüzünden acı iftiralara uğradım. Benim için Allah’ı metre ile ölçüyor, dediler. Bir Fransız kızına aşık olmuş Fransız kilisesine gidip vatiz oldu, dediler. Damdan dama kız kovalıyor, dediler. Zamanın padişahı aleyhinde söz söylüyor, dediler. Ve bunları mazbata ile İstanbul’da büyük makamlara ve padişaha gönderdiler. Artık herkes beni nefiy veya idam olunacak diye bekliyordu.”</p>
<p>Sultan Abdülhamit devrinde bir kimsenin tüm ömrünü sürgünde geçirmesine sebep olacak bu jurnaller Kenan Rifaî’ye tesir etmez,  hatta Adana’daki gözü pek eğitimciliğinden dolayı taltif edilir.</p>
<p><strong>Ümmü Kenan Dergâhı</strong></p>
<p>Kenan Rifaî, 1908’de kurduğu  “Altay Dergâhı” da denilen dergâhına, hayattaki ilk mürşidi saydığı ve ömrü boyunca büyük bir sevgi ve saygı beslediği annesi Hatice Cenan Hanıma atfen isim verir: “Ümmü Kenan”.  Torunu Kenan Gürsoy’un ifadesiyle Kenan Rifaî kendini, “Hadimi Hangâh-ı Ümmü Kenan” yani “Kenan’ın annesinin dergâhının hizmetkârı” olarak vasıflandırır. Medine’den Hamza Rifaî’den Rufaî Şeyhi icazeti aldıktan sonra döndüğü İstanbul’da ilk önceleri ona en yakınındaki birkaç kişi intisap eder. Önceleri dergâh kurmayı düşünmediği için Fatih’teki konağının selamlığında arkadaş ve yakınlarıyla toplantılar düzenler. Sade dinî- tasavvufî mahiyette olmaz bu toplantılar. Kendisi de entelektüel hayatının içinde biri olduğundan devrin ilim ve fikir hayatında yeri olan pek çok saygın insan bu sohbetlerin müdavimi olur. Ancak İstanbul’un o en civcivli dönemlerinde hafiyeler tarafından bu toplantılar saraya jurnallendiği için konağa baskın yapılıp, hazırlamakta olduğu eserlerine el konulunca bu toplantıları keser. Politik herhangi bir faaliyetin içinde bulunmadığından, o dönemler oldukça yaygın olan gizli kapaklı politik toplantılarla karıştırılmamak ve şüpheleri izale edebilmek için toplantılarını daha resmi bir platforma çeker. İcazetine dayanarak konağın hemen yanına, daha doğrusu bahçesine dergâhını yaptırıp artık burada tasavvuf sohbetlerine başlar. Dergâhın mimarlığını, müntesiplerinden olan Ekrem Hakkı Ayverdi yapar. Tüm bu hadiseler olurken takvimler 1908 yılını göstermektedir. Bu hadiselerin hemen akabinde II. Meşrutiyet ilan edilir. Bu dergâhta  “ikinci meşrutiyeti ilan eden toplarla, ilk âyini icra edenlerin seslerinin birbirine karıştığı” söylenir. Kenan Rifaî’nin, kapanacağı 1925 yılına kadar hizmet veren bu dergâhına yine dönemin kayda değer pek çok şahsiyeti devam eder, hatta içlerinden intisap ederek tasavvufa girenler olur. Kenan Rifaî’nin geniş ve insan ayırt etmeyen perspektifi buraya çok geniş yelpazeden elit kimselerinde gelmesine vesile olur. Hatta dönemin Süryani Patriği’nin de burada Kenan Rifaî’ye intisap ettiği söylenir. O dönem ona intisap etiği söylenen patrik, hediye olarak getirdiği seccadeyi kendi eliyle altına sermek isteyince hürmeten ona engel olur. Ancak patrik “bu seccadede benim otuz senelik gözyaşlarım var, onun için kendi elimle sereceğim” diyerek ısrarcı olur.</p>
<p><strong>“Tekkeler zaten kendilerini kapattı”</strong></p>
<p>Kenan Rifaî’yi benzerleri arasında en farklı kılan yönlerinden birisi şüphesiz Cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan tasarruflara karşı en ufak bir tepki göstermeyişidir. Bunlar arasında en belirgin olanı günümüzde dahi halen tartışılan “Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun”dur. O dönem sadece İstanbul’da 300’ün üzerinde dergâh bulunduğu söylenir. Bu kanun 1925’de ilan edildiği zaman Kenan Rifaî herhangi bir itirazda dahi bulunmadığı gibi “onlar zaten kendi kendilerini feshetmişlerdi” diyerek olumlu bir tavır bile takınır. O dönemlerde tekke ve dergâhların enflasyonu, ehliyetsiz şeyhlik yapanların varlığı önemli bir sorun olmuştur zaten. Ancak Kenan Rifaî İslam’ın emri olarak adil hükümdara ve “Ul’ül emre itaat” prensibince kapatma kanununa uysa da, bu kanunla kurunun yanında pek çok yaş da yanmış ve Osmanlı toplumunun en önemli manevî dinamiklerinden birini teşkil eden dergâhlar yer altına inmek zorunda kalmıştır. Nitekim bunun doğurduğu boşluğun yarattığı sakıncalar ilerleyen dönemlerde toplumsal hayatımızda görülecektir. O ise bundan gocunmaz ve  “semânın ve zikrin hakikatine vasıl olan kimseye ten tekke, gönül makam olmuştur” anlayışıyla<strong> </strong>Fatih’te oturduğu konağın hemen bitişiğine kurduğu ve 17 sene ihvanı ile kullandığı Ümmü Kenan Dergâhı’nı “bir gün açılacaktır ama akademi olarak açılacaktır” diyerek  kapatır.<strong> </strong>Bu dergâh yakın dönemde restore edilerek o zamandan beri muhafaza edilen eşya ve belgelerle beraber takipçilerinin kurduğu Cenan Vakfı tarafından müze haline getirilir. Ancak tasavvufî ders ve sohbetlerine vefat tarihi olan 1950 yılına kadar evinde devam eder. Meşkûre Sargut onun Cumhuriyet dönemi tasarruflarına karşı tavrını şöyle anlatıyor:  “Atatürk İnkılapları olmuştu. Onu da “La Faile İllallah” mucibince Allah’tan bildi. Sonra “Ul’ül emre itaat” denilen bir düstur var. Memleketi idare edene itaat etmek gerekiyor. Atatürk inkılabını yapıp memlekete Avrupai kıyafeti getirince, bunun da Allah’tan bildiği için karşı durmadı. Fesi çıkarıp, şapkayı giydi. Oysa, Mehmet Akif Bey buna tahammül edemedi, Mısır’a gitti”.</p>
<p>Benzeri bir tavrı,  dostu ve halifesi Server Bey’in sadece üç kişinin bulunduğu bir odada vecde gelerek semâ etmeye başlamasında da gösterir. Kenan Rifaî, Server Bey’i derhal durdurur ve ona şöyle söyler: “Bu zamanda böyle şey olmaz. Mademki yasaktır denmiş, menedilmiştir, onun için olmaz. Biz ul’ülemrin sözüne ittiba ederiz. Çünkü oradan söyleyenin Hak olduğunu biliriz”. Şüphesiz, Kenan Rifaî’nin bu yaklaşımının özellikle dinin sıkı bir devlet baskısına maruz kaldığı dönemlerde olduğu kadar bugün de anlaşılır bir tavır olduğu söylenemez. Kenan Rifaî ve devamcılarının diğer dindar camialardan uzak kalmış olmasının temelinde yatan temel sebeplerden birisi bu tarz yaklaşım farklılıkları olmuştur. Benzer bir başka sorun ise laiklik meselesine yaklaşımları sebebiyledir. Kenan Rifaî ve yolunu devam ettirenler devlet politikalarına uyumlu tavır alma eğiliminde görünürlerken, dini ve tasavvufî liderlerin önemli bir bölümünün sorunlu olduğu laiklik uygulaması konusunda da yine benzer bir tavır sergilemişlerdir.</p>
<p><strong>Dergâh Şeyhi Lise Müdürü</strong></p>
<p>Kenan Rifaî, Medine’de dört yıl süren hizmetini bitirince İstanbul’da Darüşşafaka Lisesi’ne atanır. İstanbul’un bu en önemli liselerinden birinde yıllarca müdürlük vazifesini yaparken bir yandan da dergâhında şeyh olarak hizmet görmeye devam eder. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar bu iki vazifesini karıştırmamak konusunda oldukça titizdir. Bunu o kadar halel getirmeden sürdürür ki o dönem talebesi olanlar Kenan Rifaî’nin manevî vazifesinden haberdar dahi olmazlar. </p>
<p>Maarif vekâletinden emekli olduğu 1925 yılından sonra da manevî vazifesi kadar değer verdiği eğitimi bırakmaz ve 13 yıl boyunca Fener Rum Mektebi’nde Türkçe dersleri vermeye devam eder. Bir tarikat şeyhi olmasına rağmen bu lisede vazife alması hayatı boyunca gösterdiği “hangi dinden olursa olsun insanlar arasında ayrımcılık yapmama” hususiyetiyle uyum içindedir.</p>
<p><strong>Azı ama özü etkiler</strong></p>
<p>Soyadı kanunuyla beraber kendisine “Büyükaksoy” soyadını alan Kenan Rifaî Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de pek çok entelektüel, yazar, edebiyatçı, sanatçıya tesirde bulunur. Sohbetinde bulunan ya da ona intisap edenler arasında uzun yıllar yanında yetişen ve daha sonra halefi olacak olan Samiha Ayverdi başta olmak üzere Ekrem Hakkı Ayverdi, Enis Behiç Koryürek, Nezihe Araz ve Sofi Huri gibi isimler başta gelir. Samiha Hanım’ın eseri olan “Batmayan Gün” büyük bir tasavvuf eseridir. Samiha Hanım, üstadı Kenan Rifaî’den aldıklarını bu eserde aksettirir. Bu kitapta, Kerim bey ve müridi Aliye Hanım’ın şahsında tarif edilir olaylar.</p>
<p>Kendi yapısı, bir eğitimci olarak yıllarca ilim irfan sahipleriyle teşrik-i mesai etmesi sebebiyle kendisine “elite, entelektüele hitap” ediyor denmesine rağmen müntesipleri bunu kabul etmezler. Her ne kadar eğitimi, okumayı tenbih etse de hemen hemen her kesimden insanla irtibatta olduğu, müntesipleri arasında okuma yazma bilmeyeninden akademisyenine, zengininden fakirine kadar her sosyal katmandan insan olur.</p>
<p>Cemalnur Sargut’a göre o “sadece elite hitap etmez, yanındakileri elit olmaya yönlendirir”. Torunu Kenan Gürsoy’un ifadesiyle “ kâmil bir entelektüel insan tipi, fakat aynı zamanda maneviyat sahibi insan tipi oluşturmaya çalışır”. Etrafında çok fazla insan toplandığı, fazlaca insan yetiştirdiği söylenemez. Ancak Kenan Rifaî bunların kaliteli yetişmesine azamî özen gösterir.</p>
<p><strong>Hem gelenekle, hem de modernle kucaklaşma yolu</strong></p>
<p>Türkiye’nin değişim sürecinde, bir şeylerin mutlaka değişmesi gereken bir dönemde ilim, teknoloji ve sanatı kendi değerlerine de sahip çıkarak benimseme yolunu tercih eder. Aynı dönem, bir yandan da gelenek ve değerlerinden Batı’dan getirilenler lehine kopmak istemeyenlerin direndiği ancak bir yandan da kabuğuna hatta yeraltına çekildiği dönemlerdir. O bu yolu değil, hem gelenekle, hem de modern olanla mutlaka kucaklaşma yolunu tutar. Örneğin en yakınında bulunan ve adeta manevî kızı gibi olan Semiha Cemal Kenan Rifaî’nin teşvikleriyle tahsilini yapar ve Türkiye’nin ilk hanım felsefecisi olur.  Bununla kalmayarak kendisine Eflatun ve başka filozofların eserlerinden tercümeler de yaptırır. Hatta Semiha Cemal bir dönem akademide felsefe asistanlığı da yapar.</p>
<p>Kenan Rifaî,  Semiha Cemal örneğinde felsefe ve tasavvufun bilinçli yapılırsa fevkalade uyuşabileceğini de ispat eder adeta. Alıştığımız dinî şahsiyetler felsefeye soğuk dursalar da Kenan Rifaî en yakın müridini bu konuda teşvik ederek sıra dışı bir örnek daha teşkil eder. Nitekim yıllar sonra torunu Kenan Gürsoy bir felsefe profesörü olacak ve dedesinin yoluna duyarsız kalmayarak,  felsefenin pekâlâ maneviyatla bağdaşabildiğinin somut örneğini verecektir.</p>
<p>Yine oğlu Kâzım’ın yetişmesi ve okumasına da hem mânâ hem madde cihetinde aynı özeni gösterir. Oğlu Kâzım’a hem ilahiyat hem de eczacılık okutur. Tıpkı kendisi gibi musıki öğretir. Kenan Rifaî’nin benzerlerinde nadir rastlanan bir başka özelliği de çok yönlülüğüne müziği de sıkıştırmış olmasıdır. Çok küçük yaşta başladığı memuriyetinin ilk dönemlerinde Balıkesir’de görev yaparken bir hoca bularak musıki ve ney dersleri almayı ihmal etmemiştir. Keman ve piyano çalmayı da öğrenir,  ilerleyen yıllarda ise kendi ilahilerini besteler.</p>
<p>Onun daima yakınında olup da ondan en çok etkilenenlerden birisi de Galatasaray Lisesi’nden çocukluk arkadaşı Server Hilmi Bey’dir. Server Hilmi de Türkiye’de modern eczacılık ve dişçiliğin kurulmasında önde gelen isimlerden birisidir. Hattat Aziz Efendi de onun sohbetlerinde şekillenenlerdendir. Haydarizâde İbrahim Efendi, Nesimi Efendi ve Abdullah Efendi gibi son dönem şeyhülislamları ve Keldâni Patrik vekili Âbid Efendi gibi ulemadan müntesipleri de olur. Şair Yusuf Ziya Bey, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi devrin önde gelen simalarından bazıları ona talebe olurlar. “Neden cüppeli sarıklı bir mürşide değil de ona biat ettiniz?” diye sorulunca bu Şeyhülislamlar “O cüppeli sarıklıların ilmi bizde de var ama Kenan Beyefendi’nin ilmi bizde yok” diyerek cevap verirler.</p>
<p>Bir dönemlerin tanınmış hanım romancısı Safiye Erol da onun terbiye halkasına dahil olanlardandır.  Onun cazibesine kapılarak bağlanan bir başka ilginç şahsiyet ise talebesi Sofi Huri olur.  Sofi Huri, esasen bir papazın kızıdır. Ancak “İslam tasavvufunu ve bu tasavvuf ahlâkının İseviyet düsturları ile esasta el ele gittiğini” Kenan Rifaî’de görerek ve ona intisabı seçmiştir.</p>
<p><strong>“Kadınlar tekkesi” ve sataşmalar </strong></p>
<p>Kenan Rifaî’nin alafranga tavırlı, zarif ve modern tasavvuf anlayışı kimi çevrelerin sataşmalarını da beraberinde getirmiştir. Müntesiplerine göre Kenan Rifaî’ye “ilk iftirayı Refik Halid Karay atar”. Söylendiği kadarıyla Karay’ın “Kadınlar Tekkesi” romanı hem o dönemler hem de bu dönemler için alışıldık olmayan bir ortam olan Kenan Rifaî ve ihvanından ilham alarak tasavvuf ve tekke hayatına saldırgan ve tahkir edici bir üslupla yaklaşır. Karay’ın romanında hicvettiği dergâh ortamının şeyhi tıpkı Kenan Rifaî gibi şık, kibar, iyi eğitimli ve modern görünümlü bir zattır. Romandaki şeyh efendi, İstanbul’un asil ve varlıklı kadınlarını kendisine bağlamakta ve dolayısıyla kendisi de varlıklı bir hayat sürmektedir. Açıkçası dini duygular sömürülmekte, nabızlara göre şerbet verilmekte, bir yandan da hayatın güzelliklerinden istifade edilmektedir. Ne yazık ki, romanda tarikatlara ağır ithamlar bulunduğu gibi, şeyh efendi de şaşaalı bir atmosferde, sefahat içinde yaşayan ve etrafındaki zarif hanımlara düşkün bir bey olarak tanıtılır. Kenan Rifaî’ dergâhında ise bu hususta usul bellidir. İntisap edecek yani manevî terbiye yoluna girecek hanımların kocalarından izin alması gerekmektedir.</p>
<p><strong>Ergenekon müdafiinin iddiası</strong></p>
<p>Kenan Rifaî modern çağa uygun anlayışı sebebiyle bir takım ithamlara sadece hayattayken maruz kalmayacaktır. Hakkında mesnetsiz bir iddiayı da son dönemlerde “Ergenekon” isimli derin devlet organizasyonunun basındaki savunucusu haline gelen Soner Yalçın “Efendi 2” kitabında dile getirir. İsimlerden yola çıkarak tahminlere dayanarak yaptığı etnik ve dini köken iddialarında bulunan Yalçın Küçük’ün bu konuda çömezliğini üstlenmiş bulunan Soner Yalçın,  Selanik’te doğmuş olması ve tasavvuf hayatımıza getirdiği modernist ve açık görüşlü yaklaşımlar sebebiyle Kenan Rifaî’nin Sabataist olduğunu iddia eder. Ancak pek çok kişiye yaptığı gibi bu iddialarını ispatlama zahmetine girişmez. Bu iddiaların bir diğer sebebi de Kenan Rifaî’nin çocukken Galatasaray Sultanisi’ne başlamadan önce Alyans İsraelit okulunda okutulmuş olmasıdır. Hatice Cenan Hanım’ın evladını bu okullara vermesi devrinin en iyi ve çağdaş okulları olması dolayısıyladır. Annesi Hatice Cenan Hanım’ın Selanik’te ayrıca Mustafa Kemal’in öğretmeni Şemsi Efendi’nin eşiyle iyi görüştüğü de kaydedilir. Son dönemde hakkında Sabataist iddiasının ortaya atılmasının bir sebebi de  da budur. İddiayı ortaya atan Soner Yalçın’ın ise kendi çocuğunu, Sabataistlerin yönetiminde olduğunu iddia ettiği bir kurum olan Terakki Lisesi’ne göndermesi ise ilginç bir çelişkidir.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’nde aldığı eğitim de başına bir ara dert olur. Göreve başladığı ilk yıllarda Adana’da vazifelendirilir. Burada kendi kültürel yapısına göre konuşacak pek fazla kimse bulamayan Kenan Rifaî, Fransızca konuşan Cizvit papazlarıyla ahbap olur, ara sıra ziyaretlerine giderek onlarla sohbet etmeye başlar, bu vesileyle de onların takip ettikleri yabancı yayınları da okumaya fırsat bulur. Cizvitlerle bu ahbaplığı havalide hakkında “Hıristiyan oldu, vaftiz oldu” gibi dedikoduların çıkmasına sebebiyet verecektir. Oysa Kenan Rifaî  “bütün dinlerin sırası ile mana eğitiminin tamamlanması için birer basamak olduğu ve bundan dolayı aralarında sadece derece farkı olduğu”nu düşünmektedir.</p>
<p><strong>“İçkisiyle gelsin”</strong></p>
<p>Kenan Rifaî’nin el verdiği Samiha Ayverdi’den sonra yolunu devam ettiren Meşkûre Sargut Hanım’ın anne ve babası da Kenan Rifaî’nin müntesibidirler. Meşkûre Hanım Kenan Rifaî’nin kucaklayıcılığının bir örneği olarak ailesinin intisabını şöyle naklediyor: Meşkûre Hanım’ın babası Bahriye’de yüzbaşıdır.  Baba seferdeyken önce annesi Kenan Rifaî’ye intisap eder. Seferden dönen baba, annenin bu intisabını hürmetle karşılar. Kenan Rifaî Meşkûre Hanım’ın annesine bir gün “Evladım, beyini de burada görmek isteriz” deyince, hanım biraz tereddüt eder. “Eşim arada sırada içki içer, size gelmesi münasip olmaz efendim” diye cevap verince Kenan Rifaî, derhal karşılık verir: “Sen onu içkisiyle buraya getir. O da bizim evladımızdır. Burada o herşeyi  bırakır”. Günümüzde, ehl-i tasavvufunda görmeye alışık olmadığımız bu müsamahakâr yaklaşım karşısında hazretin ziyaretine giden Meşkûre Hanım’ın babası kendisine müntesip olduğu gibi kendi ifadesiyle “ öyle aşık olur ki” evini dahi dergâhın karşısına taşır.</p>
<p><strong>“Taassup bir hastalıktır”…</strong></p>
<p>Çağın gereklerine ve modernliğe neredeyse tabu yıkarcasına açık olan Kenan Rifai taassubu tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görür. Hatta terbiyesi altına aldığı ihvanının bu türden eğilimlerini bazen keskin metotlarla çözer. Zamanının en büyük hattatlarından mutaassıplığıyla meşhur müntesibi Aziz Efendi’yi dahi yola getirmesi onun bu yönüne güzel bir örnek teşkil eder. Medine’ye ikinci gidişinde Hattat Aziz Efendi de yanındadır. Tren Şam’da mola verince Kenan Rifaî, Aziz Efendi’ye “Haydi Aziz Efendi, belki yolda lâzım olur, meyhaneye git de bir şişe konyak al” der. Bu beklenmedik talebe rağmen Aziz Efendi ikiletmez ve sırtında cüppesi, başında kavuğu olduğu halde giderek elinde gizlemeden getirdiği konyak şişesiyle döner ve herkesin gözü önünde mürşidine teslim eder. Ders tamamlanmış, maksat nail olmuştur. Kenan Rifaî “bize lâzım olan konyak değil, senin meyhaneye gitmiş olmandır” diyerek şişeyi pencereden dışarı atar.</p>
<p><strong>Madde ve mânâ beraber</strong></p>
<p>Meşkûre Sargut’un ifadesiyle Kenan Rifaî’nin en belirgin özelliği madde ile manayı, dünya ile ahireti beraber götürmesidir. Lise ve üniversite tahsilinin yanında beş sene  boyunca  Meşkûre Hanım’a Mesnevî-iŞerif tahsil ettirmesi de bu yaklaşımın bir yansımasıdır sadece.</p>
<p>Kenan Rifaî bakış açısını kendi şöyle anlatır: “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını yani dünyayı görürüm; diğeri ile uzağı yani ahreti görürüm; üçüncüsü ile de hem dünyayı hem ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür”. Mutasavvıfı ise şöyle tasvir eder: “Gerçek mutasavvıf, dünya işi ve hşizmetinden bir an bile elini çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir”.</p>
<p>Kenan Rifaî Doğu’da hep ihmal edilegelen son derece Avrupai bir özelliği de fevkalade dakik ve randevusuna sadık oluşudur. Daima saatle hareket etmeyi tenbih ettiği ihvanının ifadesiyle “ne erken, ne de geç kabul eder”. Saate riayet hususunda çok hassas olduğu söylenir. Bu dahi muadilleri arasında kendisini sıra dışı yapan bir özelliğidir.</p>
<p><strong>Ehl-i Beyt için matem…</strong></p>
<p>Ehl-i Beyt sevgisi günümüzde zahir planında Sünniler tarafından Şiiler ve Alevilerin inhisarına bırakılmış görünmektedir. Sünni tarikatlarda çok ön plana çıkmasa da, Kenan Rifaî’nin Ehl-i Beyt sevgisi had safhadadır. Hz. Hüseyin ve ailesinin Yezit taraftarlarınca Kerbelâ’da katledildiği Muharrem ayında matem tutmayı ihmal etmez. Bu tavrı Sünnî camiada pek alışıldık şey değildir ancak bu hususta taviz ermez.  “Kendisine İslam’da matem yoktur derdiniz” diye hatırlatanlara “Bu Ehl-i Beyt’e hürmettir” diye cevap verir. Bu davranışı, günümüzde hem ihmalkar davranan Sünnîlerce hem de ithâmkâr davranan Alevîlerce günümüzde daha fazla dikkate alınması gereken bir tavırdır.</p>
<p><strong>“Cemiyete karşı da güzel görünmek mecburiyetindesin”</strong></p>
<p>Kenan Rifaî’yi dış görünüşüne verdiği önem, titizliği, zarafeti ve şıklığı sebebiyle de alışıldık mürşitler ya da ehl-i tarik arasında özel bir yere koymak gerekir. Her şeyden önce hem hali tavrı, hem görgüsü itibarıyla gerçek bir İstanbul Beyefendisi olduğunda herkes hemfikirdir. Kenan Rifaî, modernliği kılık kıyafetinde de benimser. Peygamberin sünnetini şekil olarak değil, “her döneme uygun şık, zarif ve sade giyim” manasıyla uygulamayı tercih eder. Ancak her ne kadar kendisi zamanının Alafranga kıyafetlerini bir centilmen olarak giyerek çok şık bir görünüm arzetse de, ihvanının itirafıyla o bu zarafeti sadece sahip olduğu üç kostümle gerçekleştirmektedir.</p>
<p>Dergâhta zikir idare ettiklerinde ise cüppe ve sarığını ihmal etmez. Sadece kendisi değil, ihvanının da dış görünüşleri itibarıyla bakımlı olmasını tavsiye eder, gereğinde kırmadan ikazlarda bulunur. Meşkûre Sargut’un başından geçen bir hadise onun bu yönünün ne derece sıra dışı olabileceğini de gösterir: Meşkûre Hanım, yeni evli genç bir hanımdır. Bir seferinde acelesi olduğu için kılık kıyafetine özen göstermeden dergâha gelir. Mutadı olduğunun aksine o gün makyaj yapmamıştır. Kenan Rifaî, genç Meşkûre Hanım’ın solgun ve bakımsız halini görünce belki de dindar çevrelerde son dönemlerde duyacağımızı hiç sanmadığımız bir şekilde hitap eder: “Sen genç bir hanımsın ve evlisin. Kocana karşı vazifelerin var.  Cemiyete karşı da güzel görünmek mecburiyetindesin. Bu insanlara saygıdır. Onun için makyajını niye yapmayacaksın?”.</p>
<p><strong>Ortak değerler</strong></p>
<p>Cemalnur Sargut “Ken&#8217;an Rifâî insan tabiatını çok iyi biliyordu, insanların ve cemiyetlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin barış ve hoşgörü içinde, nasıl olması gerektiğini bilen üstün bir yetenek ve kişiliğe sahipti” diyor. Ona göre insanlık kurtuluşa ermek, gerçeği bulmak için bütün bağnaz duygulardan arınmış, saf ve temiz, sevgi dolu bir imana sahip olmalıydı. Dolayısıyla kalıcı bir barışın sağlanması isteniyorsa, erkek ve kadın hep birlikte dost ve yakın olmayı mümkün kılacak ortak değerleri aramalıydı. Ken&#8217;an Rifâî bu değerler sahipti.</p>
<p>Tanıyanlar onu yenilikçi ve müstesna bir şahıs olarak niteliyor. Cemalnur Sargut’un ifadesiyle modern kelimesinin zuhurunu Kenan Rifaî de görülür. “Modernliğin hakikati: Allah’ın bu âlemde her an yeni bir tecelli ile zuhurunu idrak eden kişi moderndir. O halde her an yeniliğe açık olmak buna uygun bir haldir. Bunu da Kenan Rifaî Hz’de görüyoruz” diyen Sargut’a göre aynı şey “dünle gelen dünle gitti, bugün yeni bir şeyler söylemek lâzım diyen Mevlâna’da görülür.</p>
<p><strong>Yirminci yüzyıla has tasavvufçu</strong></p>
<p>Cemalnur Sargut Kenan Rifaî’nin üç ana özelliğini şöyle belirtir: “Her şeyden önce büyük bir din âlimi, sonra mükemmel bir düşünür ve sonuç olarak da ruhanî bir lider (mürşid) ve rehberdi. Onu mutasavvıf, düşünür, ve mürebbî olarak da tavsif ederler.  Sargut’a göre kendi yolu “Kenanîlik”i kuran Kenan Rifaî  “tasavvufu İmam&#8217;ı-Gazalî  gibi sadece ahlâk dairesinde algılamaz,  Muhiddin&#8217;i Arabî misali kendini “vahdet-i vücut” ile  ve Mevlânâ’nın şevk içinde transı ile de sınırlamaz. Yirminci yüzyılın bir adamı olarak yaşadığı devrin icaplarına göre hareket etmeyi yeğler. Onun tasavvuf anlayışının bu üç düşünceyi de içine aldığı görüşündedir müntesipleri.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin tasavvuf anlayışı başkalarıyla ya da kendisiyle çatışmaya değil uzlaşmaya dayanır. Bunu ihvanına şu nasihatinden anlamak da mümkün: &#8220;Hepiniz, her şeyden önce kendi kendinizle dost olmalısınız. Kendisiyle barışık olan bir insan, dünya ile de barışıktır. İşte gerçek hürriyet budur!&#8221;. Bu anlayışı başkalarının ayıp ve kusurlarını görmemekle pekiştirir.&#8221;Dünya çok kötü!&#8221;, diyen bir müntesibine  &#8220;Sen iyi olmaya bak! Başkalarının kötülüklerini düşünmekten size ne?” diye cevap verir. Kendisine karşı eleştirilere bir müridine söylediği şu hal ile zımnen cevap verir: “&#8221;Bizim için herkes yoktur? Biz yaptıklarımızı Allah için ve onun rızasını kazanmak için yaparız</p>
<p>Şekli değil ama şekilciliği arka plana atan Kenan Rifaî aşk yolunu tutar. “Ben şeyh-ül garramım, aşk şeyhiyim” der. &#8220;Gerçek dost Allah&#8217;dır ve her kim, bu gerçeği bilirse Allah da onun dostudur.&#8221;  der.  Ancak bu bazılarının anladığı gibi dinin şekli ibadetlerini ihmal anlamına gelmez. Bu şekle hürmet etmediğinden değildir. Aksine  namaza, farzlara ve haramların hepsine uymuştur hayatında. Hatta namaz vakti geldiğinde dünyevi işini derhal terk etmek itiyadındadır.</p>
<p>Onlara riayetle beraber  “Gerçek ibadet kalple yapılandır. Yani her zaman Allah&#8217;a açık bir kalp taşımaktır&#8221; düsturuna öncelik verir.  Allah sevgisi ancak her birinin içinde Allah’ın esmasının tecelli ettiği yarattıklarını sevmekle mümkündür&#8221; fikrinden hareketle Allah sevgisini de soyut ve salt edebi kalmaktan çıkarır. Günümüzde örneklerini sıkça gördüğümüz korku ve endişelendirme yerine sevgi ve inancı, affedicilik ve hoşgörüyü ön plana alır. “Sebebe teşekkür etmeyi bilmeyen, Allah’ı da bilmez” ve “Birine bir söz verdiğiniz zaman o sözü Allah’a vermiş oluyorsunuz” diyerek kaba dindarlığa da bir panzehir sunar. Din lehine ve aleyhine taassubun sıkça rastlandığı kendi dönemi itibarıyla bu anlamda da aslında oldukça sıra dışı bir mutasavvıf portresi çizer. </p>
<p><strong>“Zıddiyete hürmet Allah’a hürmettir”</strong></p>
<p>Dinin siyasetle oldukça sıkı fıkı olduğu dönemlerde de, dinin siyasetin mağduru olduğu devirlerde de tamamen apolitik bir tutum izlemiş olması eleştirilere konu olmuşsa da o bu tavrından zerre kadar taviz vermemekte ısrarcı olur. <strong></strong></p>
<p>Hem hizmet hem de geçimi için çalışan, meslek sahibi bir mürşit olur hayatı boyunca. Onunkisi, günümüzde pek çok cemaatte rastladığımız salt liderlik fonksiyonu gören mürşitlik değildir. Varlıklı bir aileden gelmekle beraber hem sosyal fonksiyon icra etmekten hem de geçimini vazifesiyle temin etmekten geri durmadığı gibi manevî irşat vazifesini de bunun paralelinde ve birbirine karıştırmadan yapar.  </p>
<p>Kenan Rifaî’nin son dönemlerde en fazla ihtiyaç duyduğumuz farklılıklara hürmetin potasını da çok ötelere taşıyan bir anlayış ortaya koyması sebebiyle alışkanlıklarımızı yerle bir eder adeta. “Zıddiyete hürmet Allah’a hürmettir” sözünü şiar edinmiştir. Tasavvufta yer alan “zıtların birliği” ilkesinde çıtayı adeta zirveye taşıyan bir anlayıştır bu. Gelenek ve asıla hürmeti zahir planında kısıtlayanların nazarında bu anlayış onun hayatındaki pek çok örneği de “sıra dışı uyumsuzluklar” olarak gösterir.</p>
<p><strong>Müntesipleri onun bir özelliğinin de filozofluk olduğunu söyler. “</strong>Allah’ın hergün yeni bir şanla uyanışını görüp, bilip ona göre dinini modernize edebilen, Kur’an-ı ona göre uyarlayan kişi” olarak değerlendirirler kendisini.</p>
<p>Din ve tasavvufu temsil makamında buluna kimselerde son dönemlerde müşahede edemediğimiz bir başka hususiyetin de sahibidir. Kendi tarzı olmasa da başkalarının alışkanlıklarına saygısızlık etmez. Komşularının eğlence ve gürültüsünden rahatsız olan ihvanına onlara hürmet edilmesi hatta onların zevkiyle memnun olunmasını tavsiye eder ve “Benim zevkim halkı memnun ve zevk içinde görmektir” der.</p>
<p>Ömrünün son yıllarında, 1948’de felç geçirir. Şuuru gayet yerindedir ancak sağ bacağı hiç işlemez hale gelir. Son iki yılını bu halde geçirir. Kenan Rifaî 7 Temmuz 1950’de vefat ettiğinde arkasında üç bel evladı bırakır. Bunlar Aliye, Kâzım ve Kâinat Büyükaksoy’dur.<strong> </strong>Bunlardan en küçüğü olan Kainat hanımın küçük oğlu Kenan Gürsoy’dur. Kenan Gürsoy Kenan Rifaî’nin 7 torunu arasında en küçüğüdür. Kenan Gürsoy’un bir röportajında belirttiği kadarıyla vefat ettiği yıl olan 7 Temmuz 1950 yılında iki torunu olacağını haber verir ve hangi isimlerin konulması gerektiğini de vasiyet eder. “Kız olana Nazlı, erkek olana ise Kenan” ismi verilecektir. Daha o dönemler papazlarla, patriklerle görüşen Kenan Rifaî’nin torunu bugün dinlerarası diyalog çalışmalarında bulunan bir şahsiyet olarak Vatikan’a büyükelçi olarak atanır.</p>
<p><strong>Kadın Halifeler</strong></p>
<p>İbn-i Arabi’de büyük oranda kadınlara el vermiştir ancak belki de bunu cesurca ifade etmenin vakti Kenan Rifaî ile gelmiş gibidir. Kenan Rifaî’yi alışıldık mutasavvıflardan ayıran, belki de en göze batan hususiyeti kadına verdiği mevkii ve önemdir. Geleneksel anlayışta “kadından şeyh olmaz” şeklinde bir görüş vardır. Ancak ehl-i hakikat “kadından şeyh olur-olmaz” tartışmasına girmese de pekala bilir ki “İnsan-ı Kâmil, Mürşid-i Kâmil kadından da erkekten de pekâlâ olur”. Zaten ehlince o mertebeye erişmiş kimseye kadın-erkek değil, “er” denmesi münasip görülür. Kenan Rifaî’nin yıktığı en büyük tabulardan biri manevî yolunda kendisinden sonra rehberliği hanımlara bırakmasıyla olur. Kenan Rifaî hayattayken halifeleri vardır. En yakın arkadaşı Server Hilmi Bey de bu halifelerin başında gelir. Ancak tüm halifeleri kendisinden evvel vefat ederler.  Kendisinden sonra yolunu öğretmek ve irşat etmek daima yakınında bulunan Samiha Ayverdi’ye kalır. Geleneksel tarikatlerde neredeyse hiç görülmedik bir şeydir bu. Mamafih, İbn-i Arabî gibi mürşidi bir kadın olanlar da yok değildir.</p>
<p>Bütün erkek halifeleri kendisinden önce Hakk’a yürüyen Kenan Rifaî’nin yolunun devamında klasik bir tarikat silsilesinden bahsedilemese de Samiha Ayverdi’nin şahsında bu yolun irşadı temsil edilmeye devam eder. Samiha Hanım bir düşünce insanı olmanın yanında Kenan Rifaî’den sonra ihvanın yetişmesinin sorumluluğunu üstlenir. Samiha Ayverdi’nin mürşitliği klasik şeyhlikten oldukça uzaktır. Ondan sonrası da bir başka hanımla, Meşkûre Sragut’la devam eder. Zaten diğer Rifaî kollarında olduğu gibi Kenan Rifaî yolunda da “şeyh ya da şayha” denmesindense “anne” şeklinde tavsif edilir bu manevî rehberlik.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin kadınlara verdiği değer ve önem, peygamberin kadına verdiği önemin bir yansıması olarak telakki edilse de, dönemin geleneksel değerlerine karşı olanları  kadar, manevîyat taraftarları tarafından da eleştirilmekten hatta karalanmaktan kurutulamaz Kenan Rifaî. Ancak daha o dönemden farkını göstererek,  kadını hor görmeyi düstur edinmiş ve geleneğe yamanmış bir anlayışla beraber kadını metalaştıran ya da feminizm gibi ifrata vardıran yaklaşımları da bertaraf ederek farklı bir örnek sunar.</p>
<p>Her ne kadar ülkemizde yaygın bir kitleye hitap etmemiş olsa da günümüzde oldukça seçkin bir zümre tarafından yolu ve anlayışı devam ettirilen Kenan Rifaî’nin ismi son dönemlerde daha fazla gündeme gelmeye ve hatta adına Amerika’da bir üniversitede tasavvuf kürsüsü açılacak kadar dışarıdan da revaç bulmaya başladığı görülmektedir. 20. yüzyılda yaşamış olmakla beraber, daha çok 21. yüzyıla ait bir mutasavvıf gibi görünen Kenan Rifaî ismi her ne kadar giyim-kuşamından, entelektüel yapısına, çağdaş yaklaşımlarından kadın konusuna ya da ehl-i beyt sevgisinden cumhuriyet tasarruflarına yaklaşımı kadar çok sıra dışı bir portre çizse de önümüzdeki yıllarda ülkenin gündeminde ağırlığını artıracak gibi görünüyor.</p>
<p> <strong>Cemalnur Sargut:</strong></p>
<p><strong>“Kenan Rifaî’nin bence en büyük devrimi kadınlara verdiği değerdir”</strong></p>
<p>Hocam Kenan Rıfaî’nin benim gördüğüm birinci özelliği sadece 20. yüzyılı değil daha sonrasını da aydınlatan bir ilme sahip olmasıdır… Tasavvuf anlayışları çok derin… Tasavvufun felsefesini yapmaktan değil, yaşamaktan zevk almış. Tasavvuf yaşanır bir şeydir diyor ve bunu hayatıyla da ispatlıyor. Mutasavvıfların özelliği yaşantılarının ön planda oluşudur. Benim İnsan-ı Kâmil olan hocamda en etkilendiğim şeylerden biri, insanın gönlünü okuyan bir “casus” oluşu. Bu özelliğinden dolayı da insan yetiştirmeyi kitap yazmanın önünde tutmuş. Büyük mutasavvıflar genelde yaşıyorlar ve yetiştiriyorlar.</p>
<p>Bir özelliği, kendisinin din adamı olarak yetişmeyişi…  İlahiyat mezunu olmayışı…  Kariyer peşinde koşmayışı… Sekiz lisanı ana dili gibi bildiği halde, liseyi bitirir bitirmez, hemen  hukuk fakültesi ikinci sınıfındayken çeşitli illerde eğitim müdürü olarak atanacak bir zeka seviyesine sahip olduğu halde üniversitede kariyer peşinde koşmamış.  Şekilde faydalı olmak yerine, insanlarla iç içe girerek yaşamayı tercih etmiş bir sultandan bahsediyoruz.</p>
<p> “Sıradışı” bir mutasavvıf olmasına rağmen “sıraiçi” bir peygamber aşkına sahip bulunuşu… Biliyorsunuz,  kâmil insanın en büyük özelliği, peygambere duyduğu aşkla belli olmasıdır. Ardından Medine’de kalmak için tenzil-i rütbe edişi, daha alt seviyelerden vazife kabul edişi de buna bir örnektir.</p>
<p>Aşkı bütün ilimlerin önüne geçirmiş… Onun için aşk her şeyden önemli… O, sevmeyi ve sevmenin bütün yöntemlerini bize öğreten bir Sultan… İbn-i Arabî Hazretleri gibi ilahî aşkı yazmamış ama yaşamış. Tam onun anlattığı gibi… Yani muhabbetten aşka yönelişin fasıl fasıl nasıl olacağını bize öğretiyor.</p>
<p>Kur’an’ın şerhini Mesnevî’den yapmıştır. Bu da Mesnevî okumanın Kur’an’ı öğrenmek için en doğru yollardan biri olduğunu gösteriyor. Sonra İlâhiyat-ı Kenan Mesnevî’nin ve hatta Yunus Emre Divanı’nın da şerhidir.</p>
<p>Bence onun en büyük devrimi kadınlara verdiği değerdir. Bu ancak İbn-i Arabi ve Mevlana Hazretleri gibi kutup makamına yükselmiş çok üst seviyelerdeki insan-ı kâmiller tarafından yapılmış çok cesur bir harekettir. Bu en kâmil manada  Peygamber efendimiz ve benim hocamda tecelli etmiştir. Annesinin onun ilk mürşidi olması da onu kadına bakış konusunda oldukça etkilemiştir. Samiha (Ayverdi) annemizin kendi yerine mana olarak mürşitlik yapacağını bir çok vesile ile işaret etmiştir. Kadına bu derece gösterilen hürmet ve  verilen değer bu asırda dahi bir çok mutasavvıfın kabul edemediği bir şey olsa da hocam kadınların şeyh olabileceğini, mürşitlik yapabileceğini çok açık söylemişlerdir. Kadının kutup makamında vazifeli olmayacağını –dikkatinizi çekerim kutup olamayacağını değil o makamda görev yapamayacağını – zira bunun henüz erkekler tarafından kabul edilemeyeceğini ama kadının irşat makamında olabileceğini anlatmışlardır. </p>
<p>Hocam sadece hikayelerle ve önceki devirlerin mutasavvıflarının hatıralarıyla değil de, büyük mutasavvıflarda olduğu gibi kendi getirdiği “yeni söylemle” tasavvufu öğretmiş. Her devirde kâmil bir insan gelir ve dini o devrin ilmiyle açıklar. Hocam bunu yapmış ve 20. yüzyılı çok kolay aydınlatmış.</p>
<p>Rahiplerle olan muazzam ahbaplığı onun dinler, mezhep ve meşrepler arasında ayırım yapmayan tam bir tevhit sultanı olduğunu gösteriyor ki, tevhit tasavvufta varılması gereken son noktaya işaret eder. Tevhidin bu türlü zuhurundan başlayarak tevhit içinde tevhide götürür.</p>
<p>Sadece elit tabakanın onun talebesi olduğu yanlıştır. Onu nedense bazıları “aristokrat şeyhi” gibi anlatırlar. Bu yanlıştır. Her türden talebesi olmuş. Tabii ki ilim adamları ve elit kimseler daha kolay intibak etmiş ona, daha zevk almışlardır. Neticede karşılarında yemekten değil ilimden bahseden bir mürşit var. Mevlâna ailesi de devam etmiştir ona.</p>
<p>Atatürk’ü hemen kabul edişi kendisinin tam bir tevhit insanı oluşundandır. Atatürk’ten tecelli edenin de Allah’tan geldiğini, dolayısıyla onun başarısının Allah’ın başarısı olduğunu gördüğü için hemen tekkesini kapatıp kıyafet devrimine de katılmıştır. Yetiştirdiklerine de bakarsanız klasik kapalı kıyafetler yerine modern, açık kıyafetleri tercih etmişler. O devirde de başı açık hanımlar toplanmış etrafına.</p>
<p>Çok muhalefet görmüş. En başta da kadınlar yüzünden eleştirilmiş. Kadınların tekkeye devam etmesi birilerini rahatsız ederken, bir başkaları kadınların mürşit olarak kendi yerlerine geçeceği düşüncesinden rahatsız olmuşlar. Bence o bir devrimci. Siyasi manada değil tabii ki ama devrimci olamayan bir insan mürşid-i kâmil olamaz bana kalırsa. Devrim, içimizdeki putların kırılmasıdır. O zamana kadar anane ve geleneklerle dinin bazı kurallarını birleştirerek yanlış olarak put edindiğimiz şeyleri kırmıştır hocamız Kenan Rifaî. Kılık-kıyafetinde, oturuş kalkışından tekkesine kadar eleştirilmiş. Buna mukabil seveni de çok olmuş, çok hürmet görmüş. Saraydan pek çok kişinin kendisine intisab ettiğini biliyoruz.</p>
<p>Eğitimciliğine bakarsak benim hocam “Ölü Ozanlar Derneği”ndeki hocadır desek yanlış yapmayız. Her konuda olduğu gibi eğitimde de kalıpları yıkmıştır.</p>
<p>İbn-i Arabî her devirde peygamberin varisi olarak gelen kâmil bir insanın şeriatı yorumlayacağını söylüyor. Efendimin şeriatı devrin şartlarına göre yorumladığını ama Kur’an dışında bir yorum getirmediğini görüyoruz. Ul’ül emre itaat prensibi gereği efendim “devrin kanunlarınında şeriat olduğunu” söylüyorlar. Dolayısıyla efendim “Peygamber kılık-kıyafet getirmedi. Peygamber ahlâk getirdi. Kılık kıyafetle Müslüman olunmaz” diyorlar. Arada mesafe ve şekil olmadan Allah’a bağlılıktan bahsediyor. Bu şekle hürmet etmediğinden değil.  Namaza, farzlara ve haramların hepsine uymuş kendisi. Tesettürü ise şöyle açıklamış:Tesettür bir kere edep yerlerimizi örtmektir. Edebimizi takınmaktır. İkincisi kötü huylarımızı, üçüncüsü aşırı güzelliklerimizi örtmektir. Bunun içine anlamayanın yanında zeka ve bilgimizi de örtmek giriyor.</p>
<p><strong>Meşkûre Sargut’tan Kenan Rifaî :</strong></p>
<p>Efendimiz Kenan Rifaî hazretleri her şeyden önce entelektüel bir rufaiydi. Sekiz lisan biliyordu. Galatasaray Sultanîsi’nden mezun… O dönemin Galatasaray Sultanîsi sadece lise tedrisatı değil, dönemine göre üniversite tedrisatı da veriyordu.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin önemli özelliklerinden birisi manevî kimliğinin yanında işini çok iyi yapan bir eğitimci olması. Riyazatı bittikten sonra Medine-i Münevvere’ye gitme teklifi geliyor. Resulullah aşığı olduğu için “Değil hoca olarak, hademe olarak bile giderim” diyor. Sultanım, efendim Kenan Rifaî Hz. Muhammed’e aşıktır ve biz bu aşkı onda her zaman müşahede ettik.</p>
<p>Müslümanlıkta gaye kılık kıyafet değil güzel ahlaktır. Efendimizin biz müritlerine yaptığı birinci derecedeki iş damarlarımıza Allah aşkını enjekte etmektir. Bütün damarlarımıza Allah aşkını zerketmiş, bize bunu talim etmiştir öncelikli olarak.</p>
<p>Kenan Rifaî Hz.’ni herkesten üstün kılan en önemli özeliklerinden biri daima maddeden manaya geçmesidir. Mesela bir gün ortada bırakılan bıçağı gösterir ve “Bunu ortadan kaldıralım zira çocuklar bununla bir kazaya sebebiyet verirler” der. Ama bu sözün üzerine derhal “İşte tıpkı bunun gibi vücut ortamından da kırıcı, kesici ahlakı kaldırıp atmak lâzımdır ki size gaflet kazası isabet etmesin!” buyurular. İşte bunun gibi örneklerle gündelik maddî hadiselerden derhal manaya bir yol aralamak hususiyetleri vardı.</p>
<p>Bir başka hususiyeti “Tasavvuf incinmemek ve incitmemektir” düsturundan hareketle kırmak ve kırılmak gibi özellikleri yoktu. Rufailikte en büyük günah kalp kırmak, bir gönlü yıkmakmış. İhvanından birisi diyor ki “Efendim kırılmamak elimde değil”. Cevap veriyorlar: “Kırmak ve kırılmak olmayacak. La faile illallah… Allah’a, yaratıcına kırılmak olur mu? La Faile İllallah’a göre hareket edersen o zaman kırılmazsın”.</p>
<p>İnsan-ı kâmil’in bu noktada bir başka özelliği ortaya çıkıyor. İster kahır, ister lütuf olsun Allah’tan gelen her şeyi olduğu gibi kabul eder. Yani Celal’de Cemal’i görür. Bu surette başına gelen her şeyden razı olacak. İhvanından da şikayeti tamamen men etmişti.</p>
<p>İnsanlar ayıplarını ya da cahilane sözler söyledikleri zaman hatalarını katiyen yüzlerine vurmazdı. Buna da bir misal vereyim. 12 yaşındayken bir gün bana  “Meşkûre, adının mânâsını biliyor musun”  diye sordular. Lugate bakmadığım için bilmiyordum: “Efendim, şükürden geliyor zannedersem” diye cevap verdim. Hiç üstünde durmadılar, başka lafa geçtiler. Çocuk da olsa “Allah’ın sünneti ayıbı yüze vurmamaktır” düsturuyla hatamı bana söylemediler. Bir süre sonra kendilerinden destur alıp evime dönmek için ellerini öpeceğim sırada elime bir kağıt sıkıştırdılar. Kağıtta “Meşkûrenin manası: başkaları ondan dolayı teşekkür etsin, Memduh, methedilmiş demek” yazıyordu.</p>
<p>Kendisi kerameti sevmezdi. Benlik getiren şeyleri sevmezdi zaten. Ama onda benlik yoktu ki… Hak ile hak olmuştu. İlmel yakîn, ayn el yakîn, hakkel yakîn olmak lazım Hakk ile Hakk olmak için…</p>
<p><em> </em>Bir sohbet sırasında verdiği cevapların harikalığından etkilenen ihvanından Mazhar Bey Kenan Rifaî Hz’ne “Efendim çağlayanlar, deryalar gibi bir suale binbir cevap veriyorsunuz, ben size nasıl şükredeyim, Allah sizden razı olsun!” diyerek hayret ve hayranlığını ifade eder. Tevazuu ve rızasıyla biline Kenan Rifaî ona şu şaşırtıcı cevapla karşılık verir: “Mazharcığım, önce ben Allah’tan razı olayım”. “Ben” lafını dahi kullanmayan efendimin bu cevabı etrafındakileri şaşırtır. O ise devam ederek açıklamasını yapar: “Şaşma oğlum, önce ben Allah’ımın her verdiğinden razı olayım ki o da benden razı olsun. Buna Radiye makamı derler…”.</p>
<p><strong>KEMAL  AREN </strong></p>
<p><strong>Kubbealtı Neşriyat</strong></p>
<p>Kenan Rifaî Hazretlerinin, zamanının tasavvuf erbabı ve müesseselerinden farklı bir tarzı ve tavrı vardı. Klasik tasavvuf terbiyesini artık 20. yüzyılda farklı bir zemine oturtmayı düşünmüştü. Bu fark öncelikle kendi yetişmesinden gelir. Kendisi zamanının ileri aydınlarını yetiştiren müesseselerden mezundur.  Galatasaray Lisesi’nde okumuş, devletin üst bürokrasisinde yer almış olma görgü ve tecrübesi, onu bu farklı tavra götürmüş. Bir gerçek var ki, hayatı boyunca Müslümanlığın özüne yani Hz. Peygamberin getirdiği İslamiyet’in özüne son derece bağlı kalmış. Gerek şiir ve sohbetlerinde bu açıktır. Kendisi klasik tasavvuf terbiyesinden geçtiği halde bu terbiyeyi müritlerine klasik şekilde uygulamamış. Ders almak, esma-tesbih ve vird çekmek gibi, çileye soyunmak gibi geleneksel terbiye metotlarını kendi hayatında yaşamış ama bunları birer ritüel olarak benimsemiş ve müritlerine bunları yaptırmayıp, onlara nefis terbiyesi ve Hz. Peygamberin ahlakına bağlı kalmayı telkin etmiş.</p>
<p>Onun en önemli yönlerinden birisi de günlük hadiseleri tasavvufî prensiplerle birleştirmesidir.</p>
<p>Dini anlayışını aslında şöylece özetlemek mümkün olabilir: Dinin şekli yönü asıl gaye değildir. İbadetlerin şekli olan yönü birer vasıtadır. Bu vasıta insanı ahlâkî ve güzel olana götüren ruhi bir disiplindir. Bu açıdan da kıymetleri pek büyüktür. Kenan Rifaî, yolunun zahiri ibadetleri ihmal ettiğine dair dışarılıklı kanaatlere rağmen ibadeti asla terk etmez.</p>
<p>Kenan Rifaî gençlik dönemlerinde 19 yaşına kadar ibadet ve taatle meşgul olan bir kimse değildir. Ancak Ethem Efendi’nin terbiyesindeyken manevî bir işaret üzerine o zamana kadar kazaya bırakılmış ne kadar namazı varsa onları kaza etmesi buyrulur. Bunun üzerine 1 yaşından itibaren kılmadığı tüm namazlarını geceler başta olmak üzere günde yaklaşık 200 hatta 300 rekat kılarak tamamlar.</p>
<p>Hayatı boyunca izlediği yol ise ihvanın “Valide Sultan” olarak andığı annesinin kendisine bir vasiyet olarak verdiği şu öğütle özetlenebilir: “İnsanları seveceksin! Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsamaha hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlukatı iştiyakla seveceksin!.. Senin bir insan olarak vazifen insanların yüzünü müşterek samimi bir gayeye, bir ideale  çevirmektir ve bunun bir çok yolları vardır. Fakat en kestirme, en güzel ve en büyük yol aşk ve iman yoludur… İnsan, beşerilikten yükselerek uluhiliğe yani Allah’a ancak ve ancak bu yoldan yükselir”.</p>
<p><strong>Eserleri</strong></p>
<p>En önemli eserlerinden biri Şerhli Mesnevî-i Şerif olan Kenan Rifaî bu çalışmayı doğrudan yazılı olarak hazırlamış değildir. Mesnevî derslerinden verdiği sohbetlerin açıklamaların kayda geçirilmiş olanlarından derlenerek hazırlanan eseri vefatından sonra bağlıları olan Nihat Sami Banarlı, Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol&#8217;dan oluşan bir gurubun çalışmalarıyla tanzim edilir. <strong></strong></p>
<p>Mutasavvıf ve eğitimci Kenan Rifaî bir diğer büyük eseri olarak 1924 yılında dört büyük kutuptan biri olan ve Rufaî yolunun kurucusu olan Ahmet er- Rufaî hakkındaki geniş kitabını yayınlar.  Bu kitap geçtiğimiz sene Cenan Yayınları tarafından sadeleştirilerek yeniden yayınlandı.</p>
<p>Kenan Rifaî’nin çeşitli dönemlerde yapmış olduğu sohbetlerinin kayıtlarından derlenen “Sohbetler” kitabı da  Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi tarafından iki cilt olarak yayınlanır. Kenan Rifaî’nin dergâh ve evinde verdiği derslere katılanlar tarafından yazılı olarak kaydedilen bu sohbetler dar bir müntesip halkasına yapılmışlardır.</p>
<p>Son dönemlerde yayınlanan kendisi ya da yakınları tarafından bestelenen şiirlerinden oluşan İlahiyat-ı Kenan da vefatından çok sonra yayınlanan eseridir. Ayrıca “Kırk Derste Arapça” ile Dervişlere rehber mahiyetinde “Rehber-i Salikin” eserlerini hazırlar.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Kenan Rifaî’nin tasavvuf, din ve hakikat anlayışının hülasası  sayılabilecek bir şiiri:</em></strong><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>NUTK-U ŞERİF</em></strong><strong></p>
<p><em>Hak suretidir âlem-i imkân ile adem<br />
Bundan güzeli nerde ki Cennet&#8217;te mi sandın</p>
<p>Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli<br />
Sende bu cemâli, huri gılmanda mı sandın</p>
<p>Her yerde, fakat arifin kalbindedir Allah,<br />
Yoksa sen onu arz u semâvâtta mı sandın</p>
<p>Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey<br />
Mîzân ü sırât&#8217;ı mutlaka orda mı sandın</p>
<p>Cennet ü dûzah, gatmm ü sürür, zulmet ile nûr<br />
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın</p>
<p>Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen<br />
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın</p>
<p>Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle<br />
Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın</p>
<p>Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh<br />
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın</p>
<p>Yeniler her âh ile Ken&#8217;ân ahd-i Elest’i<br />
Ahım acaba nefha-yı hâbîde mi sandın</p>
<p>Ken’an Rifâî </em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.chronicledergisi.com/siradisi-bir-mutasavvif-kenan-rifai/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

