| Yedi Kollu Şamdanın Işığında Milas | | Yazdır | |
|
Pelin ÖZER Kayra kraliçesi ada'nın ülkesi Milas, yüzyıllar boyunca kalabalık bir yahudi topluluğuna vatan oldu. Haftalarca geçmeyen bir ışık sarhoşluğu yaşattı bana Milas. Işık Ülkesi diyenlerin bir bildiği varmış… Sadece o mu? Çomakdağ düğünleri, Kayra duvarları, Yahudi izleri, “yoksul” diye bilinen köyler, Ekiz, müzisyen Turgut Taş, Esma teyzeden doğaçlama, cızlamba, Banu Alkan'ın fotoğrafı, namlı halılar… Bir kasabanın keşfiyle kendini keşfetmenin hikâyesi bu.
Bir kasabayı tanımak için öncelikle ışığa aşinalık gerekiyor. Zihinsel haritalar ışıkla çiziliyor çünkü. İstediğiniz kadar kitap okuyun, o toprağa ait hikâyeler dinleyin, fark etmez. Bir kasabayı tanımak için ışığının alnında gölgenize bir başka gözle bakmanız şart. Ya kırılırsınız o ışığın altında, ufalanırsınız kendiliğinizden ve kırılan gövdenizin tozlarından pek bir masal çıkmaz ya da daha önce bilmediğiniz bir biçim almış olarak yürüyüp geçersiniz mandalina bahçelerinin ortasından. Yazacaklarınız artık başkalaşmış olarak belirecektir. Kasabanın hediye ettiği bir masalı kolunuzun altında taşıyarak, yeni kimliğinizle çıkarsınız kasabanın uğurlayan kalıntıları arasından. Hiç karşılık beklemeden değerli taşlarını uzatan o göz kamaştıran ışık, yoğunluğuna denk bir yazı kurma endişesini bile yaşatmayacaktır size. Topraklarını ilk kez ziyaret etmiş gezgine, daha tedirginliğinin ilk ânında, kopya veren bir yeryüzü oyunu olarak göz kırpacaktır eğilip selamladığı ovadan… Haftalarca geçmeyen bir ışık sarhoşluğu yaşattı bana Milas. Işık Ülkesi diyenlerin bir bildiği varmış, yazara “Akşam Güneşi”ni yazdıran da, bereketi bal gibi gökyüzünden damlatan da buymuş anlaşılan. Öylesine yıkamış ki beni, metropolün tozlu ışığına döndüğümde bile zihnimde, Milas sokaklarında rastladığım güzel, gülümseyen yüzlü insanların aydınlığını canlandırıp rahatlamayı başardım. En sıkışık trafikte örneğin, kasabaya girmeden önce tırmandığım Beçin Kalesi'ni düşündüm. Bir zamanlar Menteşelilerin Milas'la birlikte başkentiymiş burası. Ortaçağ kalelerini andıran ve Milas'ın etkileyici bir görüntüsünü çerçevelemiş bu kalenin geçmişi Klasik ve Helenistik dönemlere dek uzanıyormuş. Ayrıca Karyalı Zeus Tapınağı'nın burada bulunduğuna ilişkin görüşler varmış. Bunu biz bilemeyiz, kazıları sürdürenlerden öğreniriz gelecekte ama kalede hissettiğim; bu bölgeye gökten ve topraktan akan huzurla sarmalanmış ışığın insanlar üzerinde geleceğe yayılacak kalıcı etkiler bıraktığına dair bir şeydi. İnsan tepeye çıktıkça daha bir inanıyor o ışığı elleriyle tutabileceğine. Kalıntılar arasında çimenlere uzandığımda, gecekondunun köpeği eşliğinde, bereketli topraklara şöyle bir uzaktan bakmıştık birlikte. Sonra o havlayarak keçi sürüsüne koşmuş, ben öyküsünü hecelemeye çalışacağım kasabaya inmiştim.
II. Milas'ta Tabelalar, “Adressiz Topraklardan Derlenmiş Zarif Heceler” Gibidir Milas'ta Orhan Menteşe Öğretmen Evi'nde kalıyorum, geniş bahçesi, ahşap kırma çatısı, mermer sütunları, ferforjeli şişkin kemerleri ve beş metreyi aşan yüksek tavanlı odalarıyla, geçmişten taşınmış heybetli günlerin tanığı bir konak burası. Milas'ın köklü ailelerinden olan Menteşelerin vasiyetiyle Öğretmen Evi'ne dönüştürülmüş. Ahmet Çavuş Mahallesi'nde, Cemil Menteşe Sokak'ta, Baltalıkapı'ya yürüyerek iki dakika uzaklıktayım. Sabah ezanıyla uyanıyorum her sabah ve kasabada ezanın musikisini bir kez daha hatırlıyorum, çevredeki Milas müezzinlerinin seslerindeki ışıkla ayrıca büyülenerek karşılıyorum günü. Zeytin ağaçlarının gölgesinde demlenmiş çayları içip Karya duvarlarının üstüne kurulmuş zarif yapıların kıyısından yürüyorum. Geçmişin kalıntılarının bitkiler gibi kendini kaçınılmaz olarak gösterdiği bu kasabada sadece tek bir zamanda konaklamak mümkün değil. Her mermer, her taş size bir şeyler anlatmaya hazır halde çıkıyor karşınıza. Yürürken durup duvarlara dokunma isteğinin önüne geçemiyor insan. Karya uygarlığına başkent olmuş, çevresinde otuza yakın antik yerleşimin bulunduğu bir kasabanın taşlarına uzaktan bakmak bile zihnimize sezdirmeden, azar azar geçmişin hikâyesini akıtıyor. Karya, “Doruklar Ülkesi” demekmiş, Anadolu halklarından Luviler, Karya ülkesine Karuwa demişler, Helence'de Karia olarak geçmiş bu isim. İlk tanıştığım yerlilere çiçek ve ot adlarıyla birlikte köylerin ve kasabadaki sokakların, semtlerin adlarını da sordum. Yoldaki tabelalara ekledim onlardan öğrendiklerimi. Bu adlar kasabanın ezgisi hakkında ipucu olur yabancılara. Metropolden uzaklaştıkça karşılaştığınız her köy, semt, sokak adı, içinde okunmaya hazır bir şiir taşır: Çamköy, Ulaş, Karacaağaç, Karacahisar, Fesleğen, Eğridere, Ekindere, Çobanpüskülü, Baharyıldızı, Gümüşçam, Yeniay, Yaşyer, Boşalan, Kırcağız, Çakıralan, Güneşgülü, Samyeli, Püskül, Karadağ, Kuğu, Gülibrişim, Kızılbağlar, Çomakdağ, Balçiçek, Damlacık, Güveçdede, Ahududu, Akşamgüneşi, Üçpınar, Yazgülü, Çakalderesi, Narçiçeği, Baharlı, Dörttepe, Savran, Gökbel, Akbelen, Karaltı, Tuzovası, Ağaçlıhöyük, Şenköy, Gökseki, Kızılcayıkık, Damlıboğaz, Çukur, Ekinanbarı, Mazı, Kaymakkavağı, Ketendere, Bozalan... ![]() Milaslı İlhan Selçuk, baba tarafından Girit göçmeni. Selçuk'un eşi Handan Selçuk, Şivekar ve Hamdi Namık Gör'ün kızı. Gör çifti Yahudi kökenli ve Giritli III. Milas'ta Yahudiler, “Yoklukta Yaşamayı Sürdüren, Gölgeleşmiş Dostları Hafızada Korumak” Gibidir Milas'ın her sokağında, anlatılan her anıda Yahudilere de yer var. Hatırlayanlar, çok uzaklara bakarak dalgınlaşmadan önce gülümsüyor. Arkadaşlarını kaybeden çocuklar gibi bir an hüzünleniyorlar ama hemen ardından yüzleri, hatıralarının renkliliğiyle aydınlanıyor. Geçmişin görkemli konaklarından bazıları yıkılmak üzere, kimisi restore edilmiş... Ama İbranice'de “arkadaşların buluştuğu yer” anlamına gelen havraları, “eski eser olmadıklarına dair” karar çıkarılarak ve “her an yıkılma tehlikesi göstermesinden” dolayı yıkılmış yerine Halk Eğitim Merkezi inşa edilmiş. Kasabanın göbeğindeki Yahudi Mahallesi'nde ise sadece yaşlıların canlı hatıraları var. Tepedeki mezarlığın ziyaretçisi yok, o sessizlikte yokluğa tezat bir çocuk bahçesi çıkıyor karşımıza. Yahudi Mezarlığı'nı gezerken, onun hemen altında yer alan Gümüşkesen Mabedi'nin heybetli bakımlılığına pek de yakışmayan bir bakımsızlık çarpıyor insana. Belediye görkemli bir kapı inşa etmiş mezarlığa, çevresini alçak beton bir duvarla örmüş ama bu ziyaret edilmeyen bir mezarlığın solgunluğunu silmiyor, bilakis bunu daha da ortaya çıkarıyor. Okunmaz hale gelmiş mezartaşlarına dokunduğumuzda, anlayamadığımız alfabenin sözcükleri de kum gibi dağılacak sanki avuçlarımızda. Eğrilmiş taşların üzerinde ölülerin de yüzü solmuş. Onların da öyküsü bu bölgede yaşayan her şey gibi çok eskiye dayanıyor. Eski çağlarda, İassos Adası'nda (Kıyıkışlacık, Asin Kurin) bir Yahudi cemaati bulunmaktaymış; Sakız, Rodos, Bodrum'da da Yahudi cemaatlerine rastlanırmış o zamanlarda. Milas ve çevresinde yüz elli yıla yakın hüküm süren Menteşeoğulları döneminde de Yahudiler o bölgede yaşamış ancak Rum cemaati gibi süreklilik göstermemişler. Anadolu Türk hakimiyetine girdiğinde Yahudi nüfusu pek de fazla değilmiş. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u almasıyla Yahudi cemaatlerini de yeni başkente getirmiş ama Osmanlı Yahudilerinin toplumsal topografyasını en fazla değiştiren olay, İspanya Yahudilerinin 1492'de başlayan göçü olmuş. Osmanlı İmparatorluğu'nda ticaret yaşamı canlı olan hemen her yerleşim merkezinde Yahudi cemaatleri ortaya çıkmış. Osmanlı İmparatorluğu dönemi Milas'ta ise Yahudi cemaatinin ortaya çıkması XIX. yüzyıla rastlıyor. O yüzyılda etnik ve sosyal yapısı karışıklık gösteren Milas'ın merkezinde öbeklenen Yahudi cemaati bu topraklara Aydın, Rodos, İzmir ve civar adalardan gelmiş. XIX. yüzyılın ilk yarısında yalnızca on aileden oluşan küçük bir toplulukken, yüzyılın sonlarındaki nüfus sayımında Milas'taki Yahudi nüfusu 417'ye çıkmış, 1914-1915 yılında ise 1005'e yükselmiş. Aynı yıl Bodrum'da 203, Marmaris'te 69, Muğla'da ise 1 Yahudi yaşıyormuş.* Yahudi Mahallesi'nin merkezinde yer alan üç katlı bir apartmanın giriş katında yaşayan, 80 yaşındaki Nermin Çelikoğlu'nu ziyaret ediyoruz. Eskiden büyük bir konak olan, sonra yıkılarak apartmana dönüştürülen bu eve gelin gelmiş Nermin Hanım. Eşi belediyede ekspermiş, 42 yaşında vefat etmiş. Nino lakaplı oğlu ise futbolcuymuş. Evle birlikte Yahudi komşularını da hatırlıyor: “Balkonlu büyük bir konaktı burası, 15-16 ayak merdiven vardı, alt tarafta da bahçesi... Çiçekler, asmalar vardı bahçede. Sağımızdaki evde Museviler yaşardı, solumuzda da Museviler vardı. Çok iyi insanlardı. Bu mahallede hayat çok güzeldi. 1910'da Milas'ta 157 Yahudi aile yaşamaktaymış, ancak o dönemde durumu iyi olan bazı Yahudi aileler İzmir'e, İstanbul'a, kimi gençler de dönemin modasına uyarak Amerika'ya göç etmiş ve böylece Milas Yahudi cemaatinin nüfusu giderek seyrelmiş. 1927'de Milas'ta sadece 80 Yahudi aile kalmış. Leyla Köseoğlu ile görüşmek için Yahudi mahallesinin en güzel evinin kapısını çalıyorum. 76 yaşındaki Leyla Hanım, karşılıyor beni, ona geçmişi, Yahudi komşularını sorduğumda, onları çok özlediğini söyleyerek başlıyor anlatmaya: “Onlarla aramız çok iyiydi. Küçükleri bizi teyze, abla sayardı, biz büyüklerimize saygı duyardık. Komşuluk iyiydi eskiden, mahallemiz çok şıktı. Şimdi ölenler öldü, Museviler gitti. Çok iyi komşuluklarımız vardı. Bu evde doğmadım ama Milaslı'yım. Eşim terziydi, sonra manifaturacı oldu. Ben üç çocuk büyüttüm, sonra da üç torun... Beyim şeker hastası oldu, otuz sene o hastalıkla uğraştık, o ölünce yalnız kaldım. Şimdi yalnız yaşıyorum. Museviler yıllar sonra eve bakmak için buraya geldiler. Tanıştık, görüştük, otelde yatmak istediler bırakmadık. Bu ev sizin dedik, burada ağırladık. Memnun ayrıldılar, bize hediyeler yolladılar. İki üç sene sonra tekrar ziyarete geldiler. Eşimin öldüğünü duyunca başsağlığı dilediler. Eskiden bu mahalle çok neşeliydi, şimdiki gençlik öyle değil. Sokaklarda kapı önlerinde oturur konuşurduk, şimdi de halen çıkarız. Havraları vardı Halk Eğitim'in olduğu yerde. Ben de bir Musevi terzinin yanında çıraktım. Çok candan, çalışkan, iyi insanlardı, öyle dedikodu falan bilmezlerdi. Evler çok boşaldı, ben öldüğümde bu ev de kapanacak, kim bilir ne yapacaklar buraları...” Türkiye'de kalan Yahudilerin esas göçü ise 1948'de, İsrail devletinin kurulmasından sonra olmuş. 1970'li yıllardan itibarense Milas'ta hiç Yahudi kalmamış. Onlardan geriye yalnızca Sodra Dağı'nın eteğindeki mezarlık ve Yahudi mahallesi olarak anılan Hoca Bedrettin Mahallesi kalmış. Bir de tabii belleklerden belleklere aktarılan, masallar kadar uçucu ve masallar kadar kalıcı olan hatıralar var...
III. Milas'ta Yoksul Köyler, “Güleryüzlü Dedelerin Kulak Arkasındaki Deli Şebboylar” Gibidir Baltalıkapı'nın üst tarafında Esendere'de soluklanacağız pazar gezisinin sonrasında. Esentepe, dağlara hakim bir tepede geçmişten günümüze taşınmış unutulmaz bir kır gazinosu. Burada düğünler de yapılırmış yazları. Göldeki ördekleri besliyor ve yüzümüzü dağlara çeviriyoruz. Milas'ın yaz sıcağını anlata anlata bitiremiyor yerliler. Kasaba ovada, çukur bir düzlemde yer aldığından Milas'ın nefes aldırmayan sıcaklarından yaka silkiyor herkes. Mâlum, denizi bulunmadığından, Esentepe yazları hayat kurtaran mekânlardan biriymiş. Arkadaşım öğleden sonra benden ayrılması gerektiğini söylüyor, köylerinde dayı torunlarının düğünü varmış. Gözlerimin parladığını görünce beni de davet ediyor. Biraz isteksizce ama... Bunu sezip nedenini soracakken, “Yoksuldur bizim köy, yoldan görünmez bile, taştır sokakları, evleri bakımsızdır” diyor. Ören yolunda bakkalı bile olmayan bir köymüş Ekiz. İkizler diyen de var. O köyün Işıkderesi Mahallesi'ne gideceğiz öğleden sonra. Annesi orada doğmuş, bayramlarda, düğün ve cenazelerde, biraz da mecburiyetten gidiyorlar köylerine. Yaş ortalaması çok yüksekmiş zaten, en genç köylü 40 yaşındaymış, ekilecek toprakları olmadığı için göçüyorlarmış. Yoksul düğünlerinde davul zurna olmazmış. Orada zenginlik ölçütü davul zurnayla birlikte içki sunulması. Her düğünde keşkek, helva, özel ekmekleri cızlamba, nohut, pilav, kavurma olurmuş ama yine de uyardılar beni, belki karnını doyuramazsın diyerek. Köye giden yolda sarnıcın önünde park edip çiçekler topladık. Yolda sekseninin üstünde amcaların kulak arkalarına çiçekler taktığını gördük. Tam mevsiminde gelmişiz bu topraklara dedim, köye girdiğimizde hayretimi gizleyemedim gözlerinden. Beni çekinerek götürdükleri ve Milas'ın en yoksul köyü olarak tanıttıkları bu köy bir düş bahçesi adeta. Taştan dar yollarından inen keçi sürüsü karşıladı bizi, sonra pınarbaşındaki dut ağaçlarını ziyaret ettik. Çimenlere serilip köyü çepeçevre saran çam ormanlarına bakıp, “Burada yaşamak isterdim” dediğimde bana inanmaz gözlerle baktılar. Düğün meydanına geldiğimizde, damat evinin girişindeki inekleri selamlayarak müziğe kulak kabarttık. Zurna yok ama davul hazır danslara eşlik etmek için. Köyün yerlilerinden müzisyen Turgut Taş sözlerini kendi yazıp bestelediği, köyünün konumunu çok güzel anlatan nefis bir türkü söylüyor: “Aşkın deryasına attım ben bir taş / Ne anam var ne babam var ne kardaş / Keskin bıçak ile vurdun arkadaş / Eğil dağlar ben Milas'ı göreyim.”
IV. Milas'ta Köy Düğünü, “Pınarbaşında Dönerek Danseden Kozalak Kuşuna Dönüşmek” Gibidir Gelin ile damat gelmeden yemeğimizi yiyoruz, köyün özel ekmeği cızlambanın tadı unutulmaz. Beyaz mısır unu ve buğday unu karıştırılarak yapılan bu ekmeğe maya konmuyormuş ve bir tastan sıvı halde saca dökülerek pişiriliyormuş. Hava kararmadan ve düğün dansı başlamadan köyün 68 yaşındaki muhtarı Hilmi Işık'ı ziyaret ediyoruz. Beş dönemdir muhtarlığı sürdüren ama artık yorulduğu için yerini gençlere bırakmaya karar vermiş Hilmi Amca, içinde bulunduğumuz mahallenin adının Işıkderesi olduğunu söylüyor gülümseyerek ama hemen arkasından bize kötü bir haber veriyor: Bu köyün altında kömür varmış. Giderek Ekiz'e yaklaşan santraller yakında bu köye de bir tesis kurulacağının habercisiymiş. Köyün son günlerini yaşadığını söylüyor, doğduğundan beri orada yaşamış ve kendiliğinden gitmeyi de hiç düşünmemiş. Yıllar önce Maden Tetkik Arama'da çalıştığı günlerden beri biliyormuş yeraltında kömür sahası olduğunu, “Bir gün boşalacak bu köy, Işıkdere muhakkak kapanacak” diyor. Eşi Esma teyze gülen yüzüyle bize kahveler sunarken, onlara yörede saz şairi yetişmiş mi acaba diye soruyorum, “Yoktur, bizim buralardan şair çıkmaz” diyorlar, Milaslı biri, “Onlar şiirden anlamaz, cahildir” diyor ve işte o noktada muhtar amcanın eşi Esma teyze başlıyor doğaçlamaya: “Cahilim okumam ben / Örümcek dokumam ben / Akıllı şebboy varken / Deli şebboy takınmam ben.” Şaşkın bir hayranlıkla dinliyoruz onu ve devamını bekliyoruz, utandığı için devam etmiyor Esma teyze, ama bir süre sonra ricamızı kırmadan bir kez daha, bu sefer kesintisiz başlıyor okumaya: “Dar kapının taşları / Armuttur aşları / Gazeteci gördüm / Taratturur saçları, Karabağın kökeni / Elime kaçtı dikeni / Akılsız sarhoşumun / Köşebaşında mekânı, Çamdan aldım kereste / Kuş besledim kafeste / Ölüp gider dediler / Yetiştim son nefeste…” Hilmi Amca eşinin maniler dizdiğinden habersizmiş, öyle söyledi ya da bize. Köyde herkes saklı bir kitap gibi dolaşıyor bir bakıma, tıpkı toprakları gibi bereketli zihinleri de. Esma teyzenin bize sayfa sayfa açtığı saklı kitabı koltuğumuzun altına yerleştirip öyle uğurlanıyoruz bahçeden. Deli şebboyların arasından geçerek düğün meydanına varıyoruz. Ampullerle aydınlatılmış toprak meydanda zeytin dallarına yüzümüzü değdirerek dans ediyoruz. Davuluyla geliyor yanımıza Turgut Taş ve en zengin düğünlere taş çıkartırcasına dönerek hem çalıyor hem dansediyor.
V. Milas'ta Arasta, “Zamanların Öncesinde ve Sonrasında Mola Verip Çay İçmek” Gibidir Ekiz Köy'e giderken topladığımız çiçekleri suya koydum, kokularıyla dönüyor başım sabah. Soluğu Arasta'da alıyorum öğlen vakti. Arasta'nın dar sokaklarında dolaşırken zamanlar ötesinde yolculuk yapar gibisiniz, sırtımı dar sokaklardaki duvarlara yaslayıp çay içerek keyif yapmak için birkaç akşamüstünü Arasta'da geçiriyorum. Ciğerci Ercan Bey'e soruyoruz, o da yaşıtları gibi Yahudi (Yaffidi derlermiş orada) arkadaşlarını anlatıyor, özlemle anıyor onları. Milas'ta ilk fırını Yahudilerin açtığını hatırlatıyor, babasıyla birlikte Zetina dikiş makineleri satan, otuz yıl önce İsrail'e giden Morena'yı, tuhafiyeci Davi'yi, yağ tüccarı Marko Simon'u hatırlıyor, onların ne kadar güvenilir insanlar olduğunu anlatıyor. Çomakdağlılarla tanışıyorum Arasta’da. Kahvelerine gidip oturduğumda ve bana gönüllü rehberlik eden bir köylüye muhtara nasıl ulaşabileceğimi sorduğumda, “Bakın işte geliyor” dedi. Ali Üsküdar ve arkadaşlarıyla Çomakdağ’a gidecek minibüsün kalkış saatine dek sohbet ettik. Muhtarlığının üçüncü senesindeymiş Ali Bey, dönemi tamamladığında bırakacağını söylüyor. Daha önce çiftçiymiş, üç yıllık dönemde köyün su sorununu çözmüş, tapu kadastro işlerini tamamlamış ve en önemlisi köyü ciddi biçimde kültür turizmine açmış. Çomakdağ'ın köy düğünleri öylesine nam salmış ki, dört gün dört gece süren masalsı düğünler Milaslılar arasında bile büyük bir hayranlıkla anlatılıyor. İşin tuhafı çoğu Milaslı bu düğünleri hiç görmemiş. Onlara neden merak edip gitmediklerini sorduğumda, kasabaya yirmi dakika uzaklıktaki Çomakdağ düğünlerini televizyonda seyrettiklerini söyleyip gülümsüyorlar. Ali Bey, 2004 Eylülü'nde kurdukları ÇOKDER adlı dernekleriyle bu dillere destan düğünlerini özet bir gösteriye dönüştürüp turist gruplarına sunduklarını anlatıyor. Bana cebinden çıkarıp uzattığı Fransızca tanıtım broşürü bu işe ne kadar özendiklerinin kanıtı. O sırada dernek kurucu üyelerinden Hasan Yıldırım, etkinliklerini açıklıyor: “Gelen yerli yabancı misafirlere köyümüzü tanıtıyoruz. Düğünler ön plana çıkıyor bizde. Yüzyıllardır düğünlerimiz dört gün dört gece sürer. Turistlere düğünlerimizi iki saatte canlandırıyoruz. Her günün özelliklerini tek tek anlatıyoruz; tatbikatlarını yapıyoruz: Gelin alma, kına yakma, dibek dövme, bayrak dikme, nişan getirme, kız tarafının hamam gezmesi... Kırk kişi görev alıyor bu törenlerde. 25-35 YTL civarı bir ücret karşılığında sunuyoruz bu gösterileri. Hasılat, ekipte görev alanlara dağıtılıyor, canlı müzik çalanlar için de bir gelir sağlamış oluyoruz. Turlar gelir, Bodrum'da bir tur şirketiyle anlaşma yaptık. Önceden bize sayıyı verirler, yemekler hazırlanır, görev alacaklara önceden haber veririz. Gelen misafirlere köy evlerini de tanıtıyoruz, taş evlerimiz var, oymalar, ahşap yapılar. İpek çekme, ipek dokuma, ipeğin evrelerini gösteririz. Köyün kadınları kendi ihtiyaçları için dokutuyordu ipeklerini ama bundan sonra satışa da sunmayı planlıyoruz. Bezden bebekler yapılıyor, onun çalışmalarını da başlattık altyapısı için.”
VI. Milas'tan Çomakdağ'a Yolculuk, “Zeytin Dağlarının Çevresinde Başı Dönen İpekböceğine Dokunmak” Gibidir Köye doğru yola çıkıyorum birkaç çay ve sohbetten sonra. Kızılcayıkık, Kafaca, Bahçeburun ve Çınarlı'dan geçiyoruz, Labranda'nın da yakınından... Yolda soluğum kesiliyor, daha önce böylesine heybetli zeytin dağları görmemiştim. Kıvrıla döne köye ulaştığımızda meydandaki dev karaağaçlar karşılıyor beni. Çok iyi gölge verirmiş bu ağaçlar, kahve bu nedenle ağaçların altına kurulmuş. Karaağaçların altında yaşlılar, tepede ise henüz yaz sezonu açılmadığından birkaç genç oturuyor. Bana anlattıkları kadar varmış, daha minibüsten inerken tanıştığım Necla İncioğlu beni kahve içmeye davet ediyor, evine. Evinin duvarlarında yazın turistlere satmak için yaptığı boncuk işlerinden asılı. Kahvemizi terasta içerken bana bu yaz kızını evlendireceğini anlatıyor. Kızı birkaç ay evvel kaçmış evden, ama kaçanlara da sonradan düğün yapılırmış, bu da adettenmiş. Dünürü için dokuttuğu ipek bluzu gösteriyor, “üç beş entari” denen ve beş parçadan oluşan bir takım bu, başa bağlanan ipek fulara da “çemperi” denirmiş. Düğüne çağırmak üzere telefonumu alıyor. Minibüs saatine dek köyü dolaşmak üzere ayrılıyorum Necla teyzeden. Portakal ve zeytin ağaçlarının, geniş vadilere bakan taş yolların arasından geçerek köyü dolaşırken vadinin görkemi başımı döndürüyor. 400 yaşın üstündeki taş evlerin güzelliğiyle kendimden geçerken beni her gören köylü evine davet ediyor, vaktim olmadığını öğrenince “hiç değilse” deyip ağaçlarından kopardıkları portakallardan ikram ediyorlar. 1200 nüfuslu Çomakdağ, Milas'ın en zengin köyüymüş, ayrıca okuma oranı en yüksek olan köyü... Karşılaşıp konuştuğum köylüler okul nedeniyle göçün çok fazla olduğunu söylüyor. Üniversite mezunlarıyla gurur duyuyorlar ve emekli olduktan sonra köye dönenleri anlatıyorlar. Köyde neredeyse herkesin gayrımenkulü, arabası varmış. Konuştuğum bütün Çomakdağ köylülerinde halkla ilişkiler bilinci had safhada. Ben kendi PR'ını böyle bilinçli ve örgütlü yapan başka bir topluluk görmemiştim o güne dek.
Türkmen boylarının en eski yerleşim bölgelerinden olan Milas'ı görmeyenler bile Milas halılarının namını bilir. Doğrusu ben de Milas'ı gezerken bol bol halıcı dükkânı göreceğimi sanmıştım ama yanılmışım. Hacı İlyas Caddesi'nde birkaç halıcı varmış sadece. O dükkânlardan birini işleten Fazıl Gürdağ ile görüşüyoruz. Babasından devraldığı bu halı dükkânını yirmi yıldır işleten Fazıl Bey, Ören tarafındaki Kalın Ağıl Köyü'ndenmiş. Yoksul bir köymüş Kalın Ağıl Köyü ama Milas'ın zenginleri hep o köyden çıkarmış. Nedenini şu sözlerle açıklıyor Fazıl Bey: “Bizim köylerimizde doğru düzgün tarlamız yok, taşlıktır her yer. Geçimimiz hayvancılık ve az miktarda zeytincilik... Onun için Milas'a gelen fakir köylü işine dört elle sarılır ve zengin olur geri dönmemek için.” Milas halılarının en büyük özelliğinin kök boya kullanılarak elde dokunması olduğunu söylüyor Gürdağ, ama kök boya kullanan köylerin oranı yüzde otuza düşmüş. Boyalı yün kullanımı yaygınlaşmış ve Milas halılarının taklitleri çoğalmış. Desenleri ve renklerinin özgünlüğüyle yününün kalitesi Milas halılarını ayrıcalıklı bir yerde tutuyor. Bir özellikleri de yıprandıkça daha da güzelleşip parlayarak antika değeri kazanması... Bunu sağlayan da kök boya. “Eski halı satıldığında üç beş misli, bazen on misli fiyata alıcı buluyor, biz de değiştiriyoruz zaman zaman eski halıları yenileriyle” diyor Gürdağ ve ekliyor: “Isparta, Simav ve Afyon köylerinde bizim halılarımızın aynısını dokuyorlar ama onların kalitesi daha düşük, çünkü içlerinde elyaf, pamuk, yağlı yün var, kök boya kesinlikle kullanmıyorlar.” Eskiden Milas'ta kilim dokunur, çok eskiden de keçe yapılırmış, giderek yok olmuş bu zanaatlar. Milas köylerinin yarısı hâlâ halıcılıkla geçiniyormuş, ama son zamanlarda artık halı pek para etmediğinden ve taklitleri çoğaldığından, köylü yavaş yavaş halı dokumayı bırakmaya başlamış. Köylerde halı dokuyanların gözleri genç yaşta bozuluyormuş ve stres içinde çalışıyorlarmış. Kızının çeyizi için halı dokuyan kimi köylüler de sıkıştıklarında bu halıları satarlarmış. Uşak, Isparta ve Balıkesir yünü kullanılırmış genelde, en iyi yün Balıkesir'den çıkarmış: “Çok eskiye gidersek elde eğirme dediğimiz yapağı yünü vardır, kirmanla eğirirler, o halılar çok kıymetlidir ama kirman çok zor olduğu, haftalar, aylar aldığı için, yapmıyorlar artık kirmanı. Yapağı yünü makineye verip makineyi hızlandırıyorlar, beyaz yünü alıp kendileri boyuyorlar.” Aşağı yukarı 30-40 çeşit motif kullanıldığını söylüyor Fazıl Bey, en çok kullanılan motif Ada Milas motifiymiş. İlk halı denize yakın, ada tarafında dokunduğu için “Ada Milas” adını almış. Ada terimi antik çağda yarımada anlamında kullanıldığından, “Ada Milas” tabiri günlük dilden silinmemiş. Ada bugün sığ bir kıstak ile karaya bağlanmış. Milas ve yöresinde kendine özgü bir karakteri olan halılar 17. yüzyıl sonlarından itibaren dokunmaya başlanmış. Bu faaliyet 18. ve 19. yüzyıllara dek sürmüş ve kimileri korunarak müzelerde, özel koleksiyonlarda yer almış. Ancak 18. ve 19. yüzyıl Milas halılarında yer alan desen, renk ve kompozisyonlar yavaş yavaş kaybolmuş, giderek unutulmuş.
|
I. Milas'ta Yürümek, “Mandalina Bahçelerindeki Işığın Altından Geçmek” Gibidir
Onlar bambaşkaydı, merhametli insanlardı. Hiç unutmam, çocuğum bir keresinde hasta olmuştu da pijamalarıyla doktora koşturmuşlardı. Tavuk bayramları olurdu bizim kurban bayramı gibi. Eşleri hamileyse ve ikiz bebek bekliyorsa üç tavuk kesip akrabalarına dağıtırlardı. Bir gün yıldızlar görününce oruç tutarlar, ertesi gün yıldızlar görününce bozarlardı orucu. Kavun çekirdeğini döverler, onun suyunu içerlerdi. Cuma günleri akşam üzeri burada havralarına gelirlerdi. Nikâhları, düğünleri orada olurdu. Cumartesi sabahları da törenleri... Ölenler olunca yedi gün yerde otururlardı. Siyah üzüm ve acı kahve verirlerdi başsağlığına gidenlere. Yedi günden sonra kalkarlardı. Hanımları çok güzel dikiş diker, giyinirlerdi, beyleri de genelde manifaturacıydı. Düğünlerimizde, cenazelerimizde hep beraberdik. Onlar gidince buraların havası değişti. Geçen sene geldiler ziyarete, ailelerinin evini görmek istediler. Ağırladık onları burada.”
VII. Milas'ta Halılar, “Ayakaltından ve Döşemelerden Geçmiş ve Geçen Köy Yaşantısını Duymak” Gibidir