| Halamın Günlüklerine Devlet El Koydu | | Yazdır | |
|
Melda DAVRAN Atatürk'ün Ayrıldığı Eşi Latife Hanım'ın En Yakınındaki İsim Dilek Bebe: "Halamın Günlüklerine Devlet El Koydu" Dilek Bebe'nin öldüğünü Türkiye, Hürriyet’te yayınlanan vefat ilanıyla öğrendi. Bebe, yakın tarihimizin en önemli tanıklarından biriydi. Atatürk'ün ayrıldığı eşi Latife Uşaki'nin yeğeni ve en yakınındaki isimdi. Latife Hanım, hiç kimseye açmadığı sırlarını ona açmıştı. Bebe, üniversite yıllarını da halası Latife Hanım'la geçirmişti. Dilek Bebe'yle ölümünden kısa süre önce görüşmüştük…
Latife Hanım'la akraba olmak nasıl bir şey? Öncelikle çok güzel bir şey, sonra da korkunç mesuliyet isteyen bir şey. Çünkü Latife hanım herkese benzeyen bir insan değil. Herkese benzeyen biri olmadığı için de zaten ona uygun bir biçimde hayat sürdürebilmek, onun prensiplerini, ideallerini yaşatabilmek çok önemli şeyler. Onun için Latife Hanım'la akraba olmak aslında çok zor bir iş.
-Peki siz o zorluğu yaşadınız mı öğrencilik yıllarınızda? Hayatta mükemmel olmaya çalışmak çok. Herhalde halam için de öyleydi. Ama mükemmelliği arayan bir insandı. Dolayısıyla zannediyorum bizim akrabalarımızın hepsi tek tek onu, aile içinde kendilerine bir nevi mihver olarak almışlardır.
-Tabii ki halanızı çok seviyordunuz. Ama zaman zaman çatışıyor muydunuz? Halamla çatışamazdık biz, çünkü bir kere halama karşı laf söyleyemezdik. Yani nasıl izah edeyim hem söyleyemezdik, hem söylerdik. Bizim o tip huylarımız yoktu, biz zaten o şekilde yetişmedik.
-Otoriter biri miydi yani? Otoriter değildi ama korkunç bir saygı vardı. Tabii bu saygı ufakken başka, ufakken biraz korkuyorsunuz ama büyüdükçe, daha kuvvetli bir bağ kuruluyor. İnsanlar büyüyor ve anlaşmaya başlıyor. Ve bu anlaşma hadisesinin sonunda da halama aşık oluyorsunuz. Olay bu.
-Bu çekinme Gazi'nin eşi olmasından mı kaynaklanıyordu? Hiç alâkası yok, o onun kişiliğinde olan bir şey. Kraliçe gibi bir kadın. Korkunç akıllı, son derece kültürlü, çok az insanda görebileceğiniz bir analiz gücü, beş lisanı kendi anadili gibi konuşabilen bir insan. Harikulâde güzel piyano çalıyor. Korkunç güzel bir şekilde yazıyor. Ki biliyorsunuz ailede hepimiz aşağı yukarı edebiyatla uğraşan, seven insanlarız. Dolayısıyla herkesin ortada buluştuğu noktalar var. Ailedeki genç nesil halama hem hayranlıkla, hem sevecenlikle hem de hep bir şeyler öğrenebilmek için bakmıştır. Çünkü ailede onun kadar öğretici kimse çıkmadı. Rahat yaklaştığınız zaman son derece rahat bir insandı. Korkuyla da yaklaştığınız zaman tabii korkutan bir insandı. Bu insanların tabiatına bağlıydı.
-Sanki biraz abla kardeş gibi anlaştınız. Latife Hanım'ın gülümseyen, neşeli bir fotoğrafını görmek mümkün değil. Hüznünü ağır yaşayan, çok az gülen birisi miydi? Halam, tabii ki çok az gülen bir insandı. Bunu hepimiz biliyoruz. Bizlerle beraber olduğu zaman öyle bir hüznü yoktu. Halam çok yalnız bir insandı. Bütün büyük insanlar yalnızdır zaten. Bu çok doğal aslında. Ama halam özelinde bunu düşündüğünüz zaman, yaşamış olduğu şeylerden dolayı da olabilir bu.
-Nedir sizce bu yaşamış olduğu şeyler? Neler söylerdi sohbetlerinizde? Halam genelde anlatmazdı neler yaşadığını. Ben hiç hatırlamam. Özel hayatından hiç bahsetmemiştir. Sevdiği şeylerden, mesela atlardan bahsederdi, ata binmekle ilgili konuşurdu. Şu olmuş, bu olmuş o tip şeyleri katiyen anlatmazdı, biz de sormazdık zaten.
-Ders kitaplarında okuduğunuz bir şeyi akşam sormaz mıydınız halanıza? Derste anlatılıyor, mesela Mustafa Kemal İzmir'e gelir, Latife Hanım'la tanışır, evlenir, sonra da boşanır… Halanızdan tarihi bir kişilik olarak söz ediliyor. Merak edip bunları sormaz mıydınız? Bir kere, bütün cesaretimi toplayarak sordum. Ama o an çok samimiydik, hakikaten çok güzel şeyler konuşuyorduk. Ben çok gençtim. Hep sorardı, “Sevdiğin biri var mı, yok mu” diye. Ben de, birisine biraz böyle aşık olmuştum. Bana “Mutlu musun” dedi. “Evet hala, çok mutluyum” dedim. “Halacığım acaba bir şey rica etsem söyleyebilir misiniz” dedim. “Ne söylememi istiyorsun” dedi. “Çok mu sevdiniz Atatürk'ü” dedim. Sorabildiğim yegâne sualdi bu. “Çok sevdim evladım, çok sevdim” dedi.”Ahh” dedi. “Onun için sordum sana, mutlu musun diye” dedi. “Çünkü insanlar sevdikleri zaman gözleri hiçbir şey görmez, çok mutlu olurlar, bayılırlar” dedi.
“ASLAN POSTUNDA EŞEK YATIRMAM” -Boşandıktan sonra neden bir daha evlenmedi? Onunla evlenmek isteyenler var mıydı? Her devirde insanlar evlenirler, boşanırlar değil mi? Bu sadece o devirde olan bir şey değil. Bir devlet adamı evlenir de, boşanır da. Halamla Atatürk bunun ilk misali değil, dünyanın her tarafında oluyor? Ama bence seven bir insan, hakikaten sevmişse eğer, bir daha evlenmez. Yani evlenmek istemez, canı istemez. Halamı isteyen olmadı mı, dünya kadar isteyen oldu. Babaannemin bir lafı vardı, halam da ona bayılırdı. Halamla babaannem çok iyi anlaşırlardı, çok sevişirlerdi. “Aslan postunda eşek yatırmam” derdi.
-Üniversitede öğrenci olduğunuz yıllarda, evine gidip geldiğiniz dönemlerde, evde bir eksiklik, maddi bir sıkıntı hissetmediniz mi? Katiyen yoktu, her şey evinde boldu. Belli şeyleri, mesela pilavı çok severdi, pilavı soğuk yerdi. Mesela limonatayı çok severdi. Evinde bunlar bol bol olurdu.
-Ama o zaman meşhur Ayazpaşa Köşkü'nden sonra minik bir apartman dairesine niye taşınmış olabilir? Ayazpaşa bir kere çok büyük bir yerdi. Belirli bir yaştan sonra o merdivenleri inmek, çıkmak çok zordu. Bir de halam en üst katta oturuyor, arka taraftan çıkıyordu. Yorulmuş olabilir. Sonra Ayazpaşa sadece onun değildi, bütün kardeşlere bir arada kalmıştı.
-Sonra neden minik bir daireyi seçti? Dairenin tam karşında Atatürk'ün büstü vardı.
-Dakikalarca bakıyor muydu? Devamlı yazar, okurdu ama ben gittiğim zaman herhalde bir şeylere bakıyordu. Zaten halam askerleri çok severdi, asker gördüğü zaman gözleri yaşarırdı. Orada biliyorsunuz askeriye de vardı. Onun için hem Ata'nın büstü, hem asker, bazı bağlar halamda çok kuvvetliydi, bazı şeylerden kopamamıştı yani. Onlarla yaşamayı, öyle ölmeyi tercih etti. İnsanlar hayatlarının sonuna geldiği zaman belki bir takım şeyleri daha değişik görüyorlar, belki bir takım lükslerinden feragat ediyorlar, hayatlarını daha küçük seviyelere indiriyorlar. Fakat istedikleri gibi yaşıyorlar, sevdikleri şeylerle beraber oluyorlar. Belki de Atatürk'ün büstünün orada olması onun için en güzel şeylerden biriydi.
-17 yaşından itibaren hep alafranga bir hayat sürdü değil mi? Hep öyleydi. Hepimiz öyle bir hayat sürdük.
-Latife Hanım'ın bu alafranga yaşam tarzı Çankaya köşkünde uyumsuzluk yarattı diye geçiyor kayıtlarda. Latife Hanım'ın yaşam tarzı Atatürk'ün hoşuna gitmemiş olsaydı evlenmezdi herhalde. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti'nin o tip bir yönetim şekline de ihtiyacı vardı o zaman. Yani sofrayı Batı çerçevesinde kurmasını bilen bir hanım, yurtdışını iyi bilen birisi… Bu yüzden problem yaşadıklarını sanmıyorum.
ATATÜRK, HALAMA AŞIKTI -Safir Apartmanı'nda bir gazeteciye “Sen benim fotoğrafımı çekeceğine, git Taksim Anıtı'nın önünde namaz kılanların fotoğrafını çek” demiş. Bu konuşma kayıtlara böyle geçiyor. Türkiye'de son yıllarda yaşanan gelişmeleri konuşmuş olabilir misiniz? Hayır, siyasetten fazla bahsetmezdi. Halamın dine karşı çok büyük saygısı vardı. Kendi de başını örterdi, icap ettiği zaman dua da dinlerdi. Fakat bağnazlığı sevmezdi. Bağnazlık ona aykırıydı, yobazlığı sevmezdi. Benle sohbeti de genelde o şekildeydi.
-Sizce neden yalnızlığı tercih etti? Kardeşler, yeğenler, kuzenler ve uzak-yakın tüm bu akrabalara rağmen, yalnızlık ne anlama geliyor? Biliyorsunuz çocuğu yoktu. Biz ne kadar gitsek de büyük bir boşluk vardı evin içinde. Sanıyorum bir de anlaşılamamanın verdiği bir yalnızlık vardı. O hep hüzün ve üzüntü veriyordu. Aile arasında olduğu zaman oldukça neşeli bir insandı. Yalnız olduğu zamanlarda birisinin kendisini ziyaret etmesinden çok mutlu olurdu. Her yere çıkmazdı, herkesle görüşmezdi. Her önüne gelenle konuşmazdı. Kendini kapatmış bir insandı, insanlarla çok fazla temas içinde olmaktan korkardı. Belki de insanların söylediği bir sözü değiştirip başkalarına anlatmasından çekiniyordu. Bazı konularda insanlara çok fazla güveni olduğunu zannetmiyorum.
-Ketumluğu oradan mı geliyordu? Ketumluğu saygısından ileri geliyordu. Bir kere kendisine çok saygısı olan bir insandı. Biliyorsunuz insanlar önce kendisine, sonra başkalarına saygı duyacak. O kendisine olan saygıyı koruyabilmek için ketum olması gerektiğine inanıyordu.
-Mustafa Kemal'le yaşadığı iki buçuk yıla saygı göstermek adına mı sustu? Tabii. Muhakkak o iki buçuk yıla, o sevgiye, o insana saygısındandı. Zaten Atatürk de bir daha evlenmedi. Halam, Atatürk'ün tek karısı olarak kaldı. Halbuki Atatürk istese evlenebilirdi. O da evlenmediğine göre, belki de anlaşamasalar da birbirlerine olan sevgileri devam ediyordu.
-Ortada büyük bir aşk mı vardı? Muhakkak ki vardı. Bunun tersini söylemek büyük yalan olur. İki tarafta birden vardı.
-Latife Hanım çok bilgili bir kadın. Neden bu bilgi ve kültürü çalışarak değerlendirmek istemedi? Parasal kaygıları kastetmiyorum. Neden birikimini başkalarına aktarmadı? Bana kalırsa halam çalıştı ve çok güzel bir şey yaptı. Sürekli okudu ve kendini geliştirdi. Onun okuduğu kitapları hiç gördünüz mü? Kütüphanesini mutlaka duymuşsunuzdur. Bir kısmını Ankara'ya bağışladı, bir kısmı hâlâ duruyor. Bir ömür yetmez o kitapları okumaya. Yazıyordu, konuşuyordu. Arkadaşlarıyla sohbetler yapardı, tartışırlardı. Yani onların dünyaya bakış şekilleri çok değişikti. Halam evinde hiçbir şey yapmadan oturmuyordu. Halam her Allah'ın günü bir şey yapardı, çok da dolaşır, Beyoğlu'nu gezerdi. Mesela kadınlara olan ilgisi büyüktü halamın, kadınları çok severdi. Türk toplumuna kadınları kazandırmak onun için adeta bir görevdi. Kadınların erkeklerle her zaman eşit olduğunu, devlet başkanlığına kadar çıkabileceklerini düşünürdü. Bir kadının, erkeğin yapabileceği her şeyi yapabileceğine inanır ancak bunun için de bir kadının belli bir kültür seviyesine gelmesi gerektiğini söylerdi.
-Yanlış anlaşıldığı için hüzünlüydü demiştiniz. Ne demek bu yanlış anlaşılma? Bu tamamen benim fikrim. Bu seviyede bir insanın etrafındaki herkesle anlaşabilmesi mümkün değildi. Üstüne üstlük etrafındaki insanlara nazaran çok da genç. Genç olan bir insan her zaman sesini duyuramaz. Ezilmesi de normaldir. Oradan doğan bir kırgınlık olabilir.
-Hakkında yazılanlardan ve mektuplarından anladığımıza göre çok cesur ve fütursuz bir kimliği var. Herhalde biraz da öfkeli… Tabii ki öfkeli. Ancak durup dururken de bağırıp çağıran bir insan değildi. Bilmediği şeyi konuşmazdı zaten halam, bildiği şeyi konuşurdu. Bilmediğiniz bir şeyi onun önünde anlatırsanız kızardı. 20 yaşında bir insanı tutup da 50 yaşında bir insanla nasıl mukayese edebilirsiniz. Yani belli bir olgunluk evresi gerekiyor. Olgunlaşma denilen bir hadise var. Olgunlaşma olmadan siz o insandan fazla bir şey bekleyemezsiniz ki. Bence eğer halam 55 yaşında evlenmiş olsaydı çok mutlu bir yaşamları olurdu.
“ÖLMEDEN ÖLDÜ DEDİLER” -Mustafa Kemal'e yazdığı mektubu biliyorsunuz değil mi? Latife Hanım, kendisi için çocuktur, sabidir diyor. Çocuklar idama mahkum edilemez diyor… Mustafa Kemal'den bir nevi özür diliyor o mektupta. . Galiba o çocuk kelimesi sizin anlattığınız çocukla özdeşleşiyor. 20 yaşında insanlar tabii ki çocuktur. Benim de 20 yaşında çocuğum var, hâlâ çocuk. Baktığım zaman çocuk ama ona sorarsanız hiç de çocuk değil.
-Latife Hanım konuşmadı ama on yıllar boyunca Uşaki ailesi de fazla konuşmadı. Fazla değil, hiç konuşmadı. Aslında bu suskunluk şimdi gençleri biraz rahatsız ediyor. Ben, birkaç akrabam konuşuyoruz. Geri kalanını bilmiyorum ne düşünürler. Halam aslında konuşmayarak çok ulvi, güzel bir şey yaptı. Bütün akrabalarımız da o yaşlı nesli takip etti tabii. Fakat zannediyorum ki bazı şeylerin söylenmesinde de fayda var. Konuşmamak aslında kabul etmek demek, o çok yanlış bir şey. Ama buna herkes saygı duydu ve yaptı. Bazı insanlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi, herhalde halamı kullanarak para kazanmak istediler. Kitaplar yazdılar, yazılar yazdılar, gazeteciler daha halam sağken tuttular kadını öldürdüler. Hürriyet gazetesinde tam sayfa manşet çıktı, halam öldü diye. Olay olacak, reyting yapacak, gazete satacak. Hep 10 Kasım civarında halamdan bahsedilir.
-Bunu konuştunuz mu? Sizin Türkiye'de olduğunuz dönemlere denk geldi de… Biz hepimiz çok üzüldük. Bir kere biz gerçekten halam öldü zannettik. Herkes öldü zannetti ve neden bizim haberimiz olmadı diye herkes şaşırdı. Çünkü herkes sık sık konuşuyordu, tabii sonra ölmediğini anladık. Çok acayip bir durum, bir yerde sanki düşmanlık gibi oluyor bu. O zamanlar yazılar yazarlardı, tefrika halinde yazılar yayınlarlardı. Sanki kendi ağzından dinlemişler gibi. Herhalde yazdıklarının yüzde 80'i yanlıştı. Bunları anlatırken de halam üzülüyordu.
-Hatıratını niye satmadığını, hatıralarıyla ilgili niye konuşma yapmadığını size anlattı mı? Amerikalı gazeteciler de talep etmişler. Bunlara hiç tanık oldunuz mu? Halama o zamanlar, bir konferans için 25 bin dolar teklif ediyorlardı. Ayrıldığı zaman çok büyük paralardı o paralar. Ama hiçbir zaman paraya değer vermedi. Dediğim gibi parayla hiçbir zaman ilişkisi olmadı. Parayla sevgi, asalet satılmaz, satın alınmaz. Hatıraları, evliliğinizi, hayatınızı parayla değişir misiniz?
-Günlük yazıyor muydu Latife Hanım? Yazardı tabii, hepimiz yazarız.
-Ne oldu o günlükler? Latife Hanım öldükten sonra devlet onların büyük bir kısmına el koydu. Evet onlar saklanıyor şu an.
|