| Ağaçların Gölgesinde Bir Ehl-i Sükut: Halil Nihad Boztepe | | Yazdır | |
|
Cem YAVUZ İktidar(lar) kullandığı, hatta zaman zaman yaygınlaştırılmasına aracı kıldığı dille, şairi ve kelimeleri hizmetine ve görünür/görünmez bir tahakküm altına almıştır. Oysaki, “Kelimeler hizmet ettiklerinde kötürümleşirler.
Şairse, kelimenin ta kendisidir. Şiir şiirde kalmaz! Elbette; yalnızca ve hiç, şiirde kalmaz. Peki nerede kalır: Usulca ya da birden genişleyip kaybolan halkalar misâli, handiyse hayâli bir su yüzeyinde mi; vakt-i hâle fütûrsuzca yayılıp geviş getiren 'tarihsiz hayvanların' ân-be-ân buharlaşan hâfızaların da mı; yoksa ashâb-ı kehfin ehl-i sükûtu her daim çağıran izinde mi? Peki gücü nereye yeter; etkileri nereye kadar uzanır? Yahut bir başka gücün ya da güçlerin, siyasal erkin uzantısına mı dönüşür? Sorular ve işaretler birbirini besleyecektir … Vâkıa iktidar(1ar) kullandığı, hatta zaman zaman yaygınlaştırılmasına aracı kıldığı dille, şairi ve kelimeleri hizmetine ve görünür/görünmez bir tahakküm altına almıştır. Oysaki, “Kelimeler hizmet ettiklerinde kötürümleşirler. Şairse, kelimenin ta kendisidir.” Bu bağlamda şiir-iktidar/şair-patronaj ilişkisinin, klerji ve monarklardan Pierre Cardinal veya Pierre Vidal gibi Troubadourlara; Makbûl ve dahi Maktûl İbrahim Paşa'dan Figânî'ye hayli farklı protagonistlerle aynı marazî sonuçları doğurduğu görülecektir. Doğuda ve batıda siyasal erkin pekiştirilmesi ve hânedanlar arası üstünlük yarışının bir cüzü olarak işleyen sanatta hâmilik/patronaj geleneği, sanatçılara da medâr-ı maişet derdiyle kavrulmadan kâbiliyetlerini ferahfezâ sergileyebilmeleri imkânı sağlıyordu. 'Mârifet iltifata tâbidir, müşterisiz meta zâyidir' düsturunca şairler ve ilim erbâbı, her hâlükârda hükümdârın ve seçkin sınıfın desteğini gereksinmekteydi. Bu anlamda iki yönlü bir işlerlik gösteren himâye, hem saray hem de sanatçı için şan ve şöhret kazanmanın yegâne yolu olarak tebarüz ediyordu. İktidar-şiir bağlılaşımının bir bileşeni olarak himâye kurumu, dönem dönem nisbi kırılmalara uğramakla birlikte farklı kisvelere bürünerek de olsa, Şinâsi, Abdülhak Hâmid, Yahya Kemal, Mehmet Emin, Behçet Kemal, Kemalettin Kâmi, Ahmet Kutsi vd. isimlerle varlığını yakın zamanlara dek sürdürdü. Aşağıda anacağımız isim ise, kayıtsız şartsız onama hâlinde yürürlük kesbeden söz konusu konvansiyonu şiir, yani hakikat lehine ihlâl edenlerden biriydi… Mizâcını, “Halka her gün bin letaif söyleyen şair Nihad Kulbei ahzanına bineş'e vü muğber döner” mısralarıyla açığa vurun Halil Nihad Boztepe*, 1880 yılında Trabzon'da dünyaya geldi. Kendisinden 600 küsur yıl önce şiir toposunda boy göstermiş troubadourlardan Perdigon gibi o da, mütevazı bir kayıkçının oğluydu. Ve yine, 11. yüzyılda Güney Fransa'da filizlenip 14. yüzyıla dek bütün avrupada edebiyat ve sanatı kökten değiştiren Provence şiirinin bilhassa sirvente adı verilen satirik kolunda nefesi güçlü bir şair olarak iz bırakmış Perdigon gibi Halil Nihad da, eski edebiyatımızda hezliyat diye anılan hiciv türünün cumhuriyet dönemindeki en etkili temsilcisi olacaktı. Sırasıyla Mahalle Mektebi, Islahâne Mektebi, Askeri Rüşdiye ve Mülki İdâdi'de eğitimini ikmâl eden Boztepe, Gülistan ve Bostan'ı okuyarak ilerlettiği Farsçasının yanında Fransızcasını da geliştirmek üzere bir müddet Frerler Mektebi'nde Forniye adlı bir öğretmenin derslerine devam etmiş; bir yandan da ailesinin geçimini temin etmek üzere Düyûnu Umumiye İdaresi'nde memuriyetini sürdürmüştür. Otodidakt bir aydın sayılabilecek Boztepe, sonraları eğitimine ilişkin bu durumu Mâhitâb isimli eserinde bulunan İfade-i Hâl başlıklı şiirinde şöyle dile getirir: “Umumen şahidim olsun ahali İşitsin devri cümhurun ricali Ne gördüm ezkaza tahsili âli Ne hatta görmüşüm tahsili tâli” 1903 yılı, hayâlleri yaşadığı şehrin dar kalıplarına sığmayan bu genç edebiyat aşığı için bir dönüm noktası teşkil eder. O sene, devrin büyük romancısı Hâlid Ziya bey (Uşaklıgil) Trabzon'a gelmiştir. Haberi alan Halil Nihad, Servet-i Fünûn'da tefrika edilen Mâi ve Siyah'ını okuyup hayranı olduğu muharrire derhal bir mektup yazar ve eliyle vermek üzere sabahtan akşama dek bütün gün Hâlid Ziya'nın peşinde dolaşır. Ne yazık ki böyle bir yakın temas fırsatı bulamayacak ve mektubu otelin kapıcısına teslim edecektir. Aradan iki gün geçmiştir; karadenizde gemileri batmışçasına yeisle çöktüğü Düyûnu Umumiye Kalemi'nden içeri birdenbire Hâlid Ziya giriverir ve kendisine: “Halil Nihad Bey.. zâtı âliniz mi? Sizin gibi gençleri görmekle iftihar ederim.” diyerek, arkasını dönüp gider. Şaşkın, müteşekkir, kararsız, coşkulu kalakalan Halil Nihad için asıl sürpriz, Mâi ve Siyah müellifinden birkaç ay sonra alacağı telgraftır: “Halil Nihad efendi, 300 kuruş maaşla idare-i merkeziye mümeyyizliğini kabul eder mi?” Dünyalar onun olmuştur. Sonra, ver elini pâyıtaht. Aynı yıl içerisinde İstanbul'da Düyûnu Umumiye İdaresi Müskirat Şubesi'nde mesaiye başlayan Boztepe, müfettişlik kalemi, tuz şubesi ve komiserlik kaleminde 1923 yılına kadar çeşitli görevlerde bulunmuş; söz konusu birimin ilgâsından sonra ise, 1925 yılında Osmanlı borçlarının halli için Paris'e gönderilen heyette yer almıştır. Meşrutiyetin ilânını müteakip Akşam, Alemdar, İstiklâl, Vakit, Tanin gibi pek çok gazete ve dergide çıkan şiirleri, yazıları ve tercümeleriyle edebiyat âleminde hatırı sayılır bir isme sahip olan Halil Nihad, bu süre zarfında Sihâm-ı İlham, Âyine-i Devran ve Mâhitâb isimli üç şiir kitabı, Alphonse Daudet'den Taraskonlu Tartaren, Değirmenimden Mektuplar ve Küçük Efendi isimli üç tercüme roman ve mufassal bir Nedim Divanı yayınlayarak son derece verimli bir dönem geçirir. İbnül Emin Mahmud Kemal'e göre Nihad bey şairliği meslek edinmediği halde, kendilerine 'Şair' pâyesini veren veya verdirmeye çabalayanlardan çok daha mâhirane manzumeler yazarak, emsâline rüchanını ispat etmiştir. “Gayet ciddi ve ağırbaşlı bir zât olduğu halde tabiatı daha ziyade mizaha mâil ve o vadide daha ziyade muvâfıktır (…) O ıkınarak, günlerce deryayı teemmüle dalub çıkarak şiir söyleyenlerden değildir. Bu sebepledir ki manzumeleri ne kadar uzun olursa olsun, insan sıkılmaksızın okur, dinler ve safâyâb olur.” Halil Nihad bu yargıya yine o satirik üslûbuyla, Paris'den üstad İbnül Emin'e yolladığı Mâhitâb'ın başına şu kıtayı yazarak cevap verecektir: “Kalemim yazdı düşündüklerimi Zâtı âlinizi taklid ettim Susmadım söylemeden son sözümü Açarak ağzımı yumdum gözümü” Mizâcı uyarınca Batı edebiyatının daha ziyade satire türü eserlerine eğilen Boztepe, bilhassa Cervantes'i ve onun bir nevi troubadour-jongleur parodisi sayılabilecek Don Quijote'sini, Boileau'yu, Voltaire'i, Hugo'yu ve Daudet'yi derinliğine tetkik etmişti. Bu kaynaklardan beslenen mizah anlayışı, ona ilk olarak Sihâm-ı İlham'ı (1921) yazdırdı. Fuzûli, Hayâlî Bey ve Nef'î gibi divan şairlerimize yapılmış nazîre ve tahmislerle bir tür pastiş niteliği arzeden bu eserde şair, mütareke dönemi İstanbul'unda yaşanan siyasi keşmekeşi, ahlâki yozlaşmayı ve vurgunculuğu çarpıcı bir dille hicveder. Devri de Devranı da başlıklı şiir, o günlerin (?!) ahvâl-i pür melâlini ironik bir dille yansıtan gayet başarılı bir örnek olarak öne çıkmaktadır: “Hiçe saydım cümle meb'usanı da âyanı da Yılmadım hicveylemekten devri de devranı da İttihad ve ihtilafın birbirinden farkı yok Aynı mahiyettedir Numanı da, Şabanı da (…) Bak şu İstanbul serâpa oldu bir yangın yeri Fark eden yoktur bugün ma'muru da vîranı da (…) Derde derman bulmayıp hemhâl oldum derdile Eyledim nisyan nihayet derdi de dermanı da (…) Görmedim gönlümce ben dünyada bir ehl-i kemâl Görmem asla bulsa sinim kırkı da doksanı da Bir zamanlar saklıyordum cânı bir canan için Aldı lâkin şimdi açlık cânı da cânanı da Kırk kuruş verdim dün akşam bir kavun aldım düşün Kırk kuruş versem alırdım bağı da bostanı da (…) Dün geçerken bir tramvay atladım bindim heman Eyleyüb Hakka emanet cebi de cüzdanı da Dinleyen yok muttasıl söyler durursun ey Nihad Sen okursun yazdığın mâniyi de destânı da” Şairin ikinci kitabı Âyine-i Devran (1924), klasik divanlara telmihen münacaat ve naatla açılır. Bu eserde de üslûbunu istihza üzre bileyen Halil Nihad'ın kitaptaki en dikkat çekici şiiri, 'Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine' ithaf edilmiş Kaside-i Vatan başlıklı manzumedir: (…) Bize devran nice paşaları göstermiştir Görmedik sen gibi paşa-yı tuvana-yı vatan Suretâ eylediler cümlesi ifa-yı umûr Kurarak her biri bir sofra-yı yağma-yı vatan Pek sükût eyleyemem hakkı kelamım vardır Söylerim her sözü yok bende de perva-yı vatan (…) 'Bilemem eyleyecek girye midir hande midir?' Bir dram oynanıyor bir de komedya-yı vatan Sen ne dersen o olur her söze aldırma paşam Var huzurunda atan bir nice takla-yı vatan (…) Şunu bilsem ki ne iş görmeğe gitmiş Lozan'a Katılıp hey'ete bir hayli çolpa-yı vatan Boşboğazlık sayılır fazlası artık kâfi Ben mi kaldım olacak âleme kâhya-yı vatan Lâkin affeyle paşam çünkü dumanlandı başım Böyle söndürmeden içtikçe cigara-yı vatan Saf saf olsun da benim karşıma geçsin şuara Diz çöküp almak için ders-i elifba-yı vatan Atmışım sine-i devrâna siham-ı ilham Çatmasın kaş yine gergin duruyor yay-ı vatan (…) Bu vatan Mısrına sen hazret-i Yusuf oldun Yakışır olsa Latife'n de Züleyha-yı vatan. Şiiriyet sıkleti öncekilere göre çok daha zayıf olan üçüncü şiir kitabı Mâhitâb'da Boztepe, Ziya Paşa'nın meşhur Zafernâme'sini anıştıran 50 beyitlik Maarif Kasidesi'yle, bu defa yeni rejiminin eğitim, maliye vb. politikalarını diline dolar... Sonra birdenbire, tabiat rağmına, olan biteni marjdan-dışarıdan hicveylemektense, iktidarın min-el-ezel, nikbinleri oltalamak üzere kullandığı sistemin arızalarını içinde yer alarak çözme yemine kapılan Halil Nihad, 1927'den 47'ye kadar dört dönem Gümüşhane-Trabzon milletvekili sıfatıyla devlete râm olur ve işletilen yürürlük gereği, 20 yıl sürecek bir sükûta gömülür. İşte Halil Nihad ismini erk sahipleri katında viran bağ, ehl-i dîl nazarında ise yanardağ kılacak olan başyapıt, Ağaç Kasidesi, bu uzun sessizlik evresinde doğar. Tamamlanması 17 yıl süren 1500 beyitlik bu dev kaside, Bâkî Efendi'nin “Bâkî çemende hayli perişan imiş varak/ Benzer ki bir şikâyeti var rûzigârdan” mısralarıyla açılır. Gûya Himaye-yi Eşcar (Ağaçları Koruma) Cemiyeti Reisi Rahmi beyin ricası üzerine, ağaçları ve onların mukaddes varlığını övmek saikiyle seyre koyulan Halil Nihad, inkılâbın 20 yıl boyunca yakından tanık olduğu aşırılıklarını, dil devriminden mâzi düşmanlığına, kılık kıyafet devriminden batı taklitçiliğine, eğitimden sosyal hayata dek, dökülen ağaç misâli yaprak yaprak sayıp döker; daha yerinde bir deyimle apar topar rejimin bütün şeceresini okur. Ağaç Kasidesi'nde şairin ilk dönem eserlerinde görülen nispeten ümitvar sitemlerin yerini bedbin bir ruh hali almış; Saim Ali Dilemre, İbrahim Necmi Dilmen, Agop Dilaçar, Besim Atalay ve Naim Hâzım Onat gibi isimler üzerinden 'nasıl bu taze maarifle eskiler alayım' diyen 'yeni(ci)lik' anlayışı, dil yordamıyla adeta unufak edilmiştir. 1947 yılında yayınlanan Ağaç Kasidesi, muhatapları nezdinde ciddi ma'kes bulmuş; o vakte kadar şaire itibar eden, her fırsatta hâlini hatırını soran başta İsmet İnönü olmak üzere pek çok hükûmet kuşu, artık yöresine uğramaz olmuştu. Nisyâna mahkum edilmenin yarattığı derin buhranla birlikte fiziki rahatsızlıkları da giderek artan Halil Nihad, “nihayet bir gece ölüme, elini çabuk tutması için yardım etti; çok sayıda uyku hapı yuttu ve edebiyatımızın bu 'çiçekle nîm bozulmuş' bu rakîk sîmâsı, gülmeyi çoktandır unutmuş gözlerle (17 Şubat 1949'da) sonsuz uykusuna daldı.”** Milli Şefimiz, cenazesine katılmak şöyle dursun, ne bir başsağlığı dilemiş ne de bir temsilci göndermek nezâketinde bulunmuştu... Şiirle iktidar arasındaki fıtri çatışmayı, 20 yıl süren mebusluk dönemi müddetince, kendi kör kuyusuna bağıran bir ağız, kendi üzerine çökmüş bir yıldız misâli tecrübe etti Halil Nihad Boztepe. “Tek kusuru, eğer kusur derseniz buna, kötülüğün karşısında, konuşmak bir çözüm olmayacaksa, susmasıydı!”*** * Boztepe seyri boylamınca mühimmât desteğini esirgemeyen Yusuf Çağlar'a, müteşekkirim. ** Yusuf Ziya Ortaç. *** I, Cladius; Robert Graves).
|