Havaalanı Günlükleri | Yazdır |  E-mail

Gündüz VASSAF
Havaalanında insanın aklına önce gelen güvenlik. Konuyu yazmak bile tehlikeli. Terör kelimesini çekinerek yazıyorum. Bir görevli şu anda bilgisayarıma bakıp Türkçe yazdıklarımda “terör” kelimesini görecek olsa, ayıkla pirincin taşını. Terörizm korkusu toplumun şuuraltına sinmiş.

 

Boston Logan Havaalanı

19 Aralık, 2003

 

Tekrarlanan anons alarm gibi.

“Güvenliğiniz yüksek derecede tehlike altında. Sahipsiz eşya, şüpheli davranan kişileri derhal en yakın polise bildirin.”

Farklı uçaklara binmek için bekleyenler, Meksika kasabasında otobüsün gelmesini bekleyenler kadar hayatlarından bezmiş gibi. Tok sesli erkeğin anonslarını hepimiz duyuyoruz duymasına. Takan yok. Esneyen esnemesini, boş bakan boş boş bakmasını, ancak tartışmak için konuşan karı koca kavgalarını yüzlerce kişi arasında sürdürüyor. Amerika'da 11 Eylül'den sonra en büyük değişikliklerden biri, paranoyayla harmanlı, hayatta her an, her şey olabilir kayıtsızlığının topluma yerleşmesi.

Ayakkabılarımızı da çıkarttık. Kontrolden geçeceğiz. Eskiden ürkütücü gelirdi kontoller. Kim, ne tür silah saklıyordur, ben olsam nerede saklardım diye düşünmekten kendimi alamazdım. Alıştım. Önümde bekleyen kızla, bir iki kez ne yapalım kaderimiz bir kuyrukta daha beklemekmiş türünden bakıştıktan sonra, onu süzdüğümde vücudunu merak eder oldum. Mevsim kış, üstünde paltosu var, ama kalın kumaşa rağmen göğüslerinin belirginliği tahrik edici. Sesi ilgi uyandırıcı, gözleri güzel. Ya bacakları? Sivri topuklu çizmeleri dizine kadar. Başkalarının da bakışlarının üstünde olduğunu bildiği seziliyor. Şimdi kendinizi benim yerine koyun, bu sıkıcı kuyrukta beklerken, onun binbir zahmetle çizmelerini teker teker çıkardığını, ardından paltosundan da soyunup, güvenlik kontrolünden geçmek üzere üstünden çıkardıklarını tepsiye yerleştirmesini striptiz paradosi gibi seyretmeyin.

Her ortama eninde sonunda uyum sağlıyoruz. Temerküz kampı da olabilir, Roma'nın son günlerindeki eğlence biçimleri de. Logan Havaalanı'na Ekim'de Londra'dan geldiğimde de polisler, teyakkuz koşullarına alışkanlıklarının rehaveti içindeydi. Neredeyse pasaport göstermeden, tuvaletin nerede olduğunu sorabilmek için kimsenin ilgisini çekmeyi beceremeden, elinizi kolunuzu sallayarak ABD'ye girebilirdiniz. Şehrin beyzbol takımı, uçağın alana indiği saatlerde ezeli rakibi, 1904'ten beri şampiyonluğu defalarca kaptırdığı rakibi New York Yankees ile final maçlarından birini oynuyordu. Okları takip edip pasaport kontrolüne geldiğimizde görevliler küçük bir transistörlü radyonun yanında öbek olmuş maçı dinlemekteydi. Dikkatlerini çekmek için nerdeyse maçın kaç kaç olduğunu sormak gerekecekti.

Havaalanı'nın yemek yenilen bölümündeyim. Etrafımdakilerin kıyafetleri bundan birkaç saat önce Boston tramvayında gördüklerimden farklı değil. Çeşitli milletlerden, sınıflardan insanları kıyafetlerinden yıllardır ayırt edemiyorum (Almanlar'ın sandaletlerini çorapla, Amerikalılar'ın çorapsız giymeleri gibi küçük ayrıntılar dışında). Karşımda Mc Donald's hamburgerini yerken bilgisayarına bir şeyler yazan Şili'den avukat da olabilir, İngiltere'den çocuk pornosu tüccarı da. Öteki masada Çin yemeği yiyen kız, üniversite öğrencisi de olabilir temizlik işçisi de, ya da her ikisi.

İngiliz Havayolları uçağımın en az üç saat rötarı var. Gecikme anonsu verildiğinde homurdanma sesi bulut gibi yükseldi. Keşke yangın çıksın diye bekleyen kimi itfaiyeciler gibi, ben de yazmamı sürdürebileceğim diye derin bir oh çektim gecikme olduğunu duyunca.

Aklıma bekleme odalarıyla ilgili bir anım geldi.

İstanbul'da, Amerikan Hastanesi'ne giderken yolu şaşırmışım. Tesadüfen A.A'ya rastladım, yolu sordum. “Hayrola ağabey, iyi misin” diye sordu.

“Kimseye söyleme. Bir şeyim yok. Ama beni suçüstü yakalamışsın gibi hissettim. İnsan halini incelemeye gidiyorum. Hastane bekleme odalarında tanıklığımızın yoğunluğunu bir düşünsene. Doğumdan ölüme kadar her şey var.”

İnanmadı dediklerime. Nedense, ille bir şey uyduracağım.

“Hastane bekleme odaları kadın tavlamak için ideal yer. Ziyaretçiler arasında yakınlık oluyor. Şefkat, anlayış, derken, konuşmayı sürdürürsen, kantinde kahve içiyor, aynı istikamete doğru hastaneden birlikte ayrılıyorsun. İnsan yakınlarıyla paylaşamadıklarını o mucizevi tesadüf tanışmasında senle paylaşıveriyor.”

A.A., ben de bir denesem mi diye aklından geçirdi mi bilmiyorum. Hastanenin girişinde ayrıldık.

Yıllar sonra, diş doktorumun bekleme odasında dergileri karıştırırken gözüme çarptı. İstanbul'da nerede kadın tavlanır başlıklı haberde hastane bekleme odaları dördüncü sırada yer alıyordu.

A.A.'dan ayrıldıktan sonra burkulan kolumun filmini çektirmek için hastaneye girdim. Röntgen odasının dışında beklerken televizyon ekranında inanılmaz bir görüntüyle karşılaştım. Amerikan Hava Yolları şirketine ait Boston'dan kalkan uçak New York'ta İkiz Kuleler'den birine çarptı.

Londra uçağımın kalkmasına az vaktim kaldı. Toparlanmaya başlayacağım.

 

Boston Logan

2 Nisan, 2004

 

Gözlem yapmak için yarım saat var, Florida'da Tampa'ya gidecek uçağım kalkana kadar.

Geçen gün “Hindenberg” adlı bir film seyrettim. Son Zeppelin'lerden birinin öyküsünü anlatıyor. Çok kısa ömrü olan bu teknoloji uçaklarla tasfiye edileceğine geliştirilmiş olsaydı, bugün hava yolculuklarımızı, yatak odalı, lokantalı, kütüphaneli, orkestralı, yüzme havuzlu Zeppelinler'de yapıyor olacaktık.

Teknolojinin gelişmesi de azıcık türlerin evrimi gibi, zamanlama meselesi.

Günümüzde uçağa binmek, bir zamanlar Türkiye'de otobüs yolculuğu gibi. Kazasız belasız indiğinde, gayri ihtiyari rahatlıyor insan. Terörizm korkusu toplumun şuuraltına sinmiş. Bugün gazetede, Londra'da tutuklu bulunan Şeyh Abu Qutadah al Falastini adlı El Kaide örgütü liderlerinden birine atfedilen haber korkuyu pekiştiriyor.

Şunu da unutmamalı. Geçen sene istifa eden ABD'nin kontr-terörizmden sorumlu bir numarası Richard Clarke, Meclis komisyonuna yaptığı açıklamasında halkından özür dileyerek, Bush yönetiminin Irak'a saldırmakla, terörizmi alt etmek bir yana azdırdığını söyledi.

Tampa uçağının yolcu salonunda yer bulamadım. Karşısında, Houston, Texas'a gidecek yolcularla oturuyorum. Etrafımda sohbet eden, rahat, renkli giyimli, güleryüzlü insanlar. Ses tonlarının yumuşaklığı, Amerikan İngilizcesi'nin kabalığını sanki tülle örtüyor. Ama sözün melodisine değil de içeriğine kulak verince, sesler gürültü gibi. Dünya imparatorluğunda yaşayanlar herkesten daha uzak dünya meselelerine.

Ve ne kadar dindarlar. Yanımda 15-16 yaşlarındaki Lolita görünümlü kız cep telefonunda konuşuyor, “Sen elinden geleni yapmışşın. Gerisi Tanrı'ya ait. Akşam yatmadan önce senin için süper dua edeceğim.”

Boston Havaalanı son yıllarda yeniden yapıldı. Modern Alman mimarisi gibi fonksiyonel, ondan birkaç gömlek daha az kaba. Tavanlar, bir çok yeni havaalanında olduğu gibi burada da düşük. Bu işte gene psikologların parmağı var. Araştırmalarına göre tavan düşük olunca, insanlar o mekândan kurtulmak içgüdüsüyle, daha hızlı yürüyorlarmış.

Uçağımı çağırıyorlar galiba.

Kalkıyorum.


Boston Logan

23 Aralık, 2004

 

Bombalara, kimyasal silahlara gerek yok havaalanlarında toplu kıyımlar için. Bekleme salonunda belki bin kişiyiz, farklı yerlere gidecek uçaklar bekleyen. Anons sistemiyle şimdi hepimizden özür dilediler. Isı sistemi kontrolden çıkmış. Düzeltemiyorlar. Kan ter içindeyiz. Mevsim kış. Soğuk havaya göre giyimliyiz. Kaçmak istesek, öyle bir güvenlik sistemi, kontroller, kapılar var ki çıkış mümkün değil. Biri hepimizi sıcaktan gebertmeyi aklına koysa işten değil.

İşte yaşadığımız dünya. Havaalanında insanın aklına önce gelen güvenlik. Konuyu yazmak bile tehlikeli. Terör kelimesini çekinerek yazıyorum. Bir görevli şu anda bilgisayarıma bakıp Türkçe yazdıklarımda “terör” kelimesini görecek olsa, ayıkla pirincin taşını.

Nasıl oyunlar oynamalı havaalanında saatlerce beklerken? Önce oyunun kitabını yazıp havaalanlarında satmalı ki oynamaya teşne olanlar oyunu önceden bilsin. O zaman çocuk parkında gibi, herkes bilecek oyunu ve kurallarını. Bekleyen yolculara sesleneceksin falanca oyunu oynamak isteyenler bu tarafa diye. İsteyen gelecek. Gelmeyenler seyirci. Tatil kamplarında, otel müşterilerini eğlendirmek için görevli animatörler olsa havaalanlarında. Şurada, az ötemde, çocuklar can sıkıntısından saklambaç oynamaya başladı. Biz, somurtmuş oturuyoruz.


Boston Logan

3 Mart, 2005

 

İlk defa uçakla bir yere giderken değil de, döndüğümde düştüğüm notlar bunlar. Belki de aynı gün içinde, Madrid, Luton ve Heathrow'dan sonra yazdığım dördüncü havaalanı olsun diye. Kendi kendime rekor kırma iştahsızlığı. ABD'ye girmek için pasaport polisine teslim edilen formda yurt dışındayken hangi ülkelerin ziyaret edildiği de soruluyor. Sırayla şöyle yazdım -İngiltere, İspanya, Portekiz, Türkiye, Rusya.

Polis önce forma sonra da bana bakıp, “Türkiye'de ne kadar kaldın?” diye sordu. Niçin öbürlerini sormuyorsun da bir tek Türkiye demek, o an aklımdan geçmedi. Soruşundan belli ki, Türkiye artık ABD açısından belalı bir yer.

 

Boston Logan

5 Nisan, 2006

 

Tam bilgisayarı açtım, uçağa çağırdılar. Fort Lauderdale, Florida'ya gidiyorum. Gene de kuyrukta beklemektense…

Çalar saat, taksi, uçak

Çok çabuk geçiyor hayat.

Sabah gazetesinde okudum.

Kaç zamandır arıyorlarmış,

Bulmuşlar Kanada'da,

Kuzey kutbuna yakın,

Adı Tiktaalik Roseae

375 milyon yıl önce yaşamış.

On dakika sonra, ben uçacağım göklerde.

Oysa, denizden karaya ayak basan

İlk yaratıkmış.