Bir Çehov Hikayesi:Rejans | Yazdır |  E-mail

Nermin BEZMEN
Şu anda aniden karın başlaması ne hoş bir tesadüf... Tam da Rejans'ı yazmaya oturmuşken... Arşivimden çıkardığım sarı sayfalar, sepya fotoğraflar, keyifle hüznün beraber sarmaladığı anılar... Ve büyük bir üzüntüyle okuduğum henüz tarihi çok taze haberler; Rejans'ın kapanma tehlikesiyle karşı karşıya geldiğini anlatan...

 

Kar hep coşturur beni, ne zaman Beyaz Ruslar'dan esinti bir şeyler yazacak olsam. İçimi ısıtır kar, soğukluğuna rağmen. Belki de zihnimde bir yerde hüzünle devamlı çalan sıcacık, duygu yüklü müziği, yüreğimde kıymık kıymık acıtan, oldukça uzak, çoğu bana ait bile olmayan anı parçacıklarını hemen yanı başıma getirdiği için...

Gece yarısı bir saat... Astor Piazzola'nın 'Tango Oblivion'u çalmakta. Sevgili Bülent Evcil sihirli flütüyle ruhumu, düşlerimi, geceyi dinlendirmekte. Gri - beyaz bulutların arasından ağır ağır süzülüp, camı kuş kanatları hafifliğinde okşayarak inen kar tanelerini izliyorum dinlerken. Pervaza, verandaya, ağaçların üzerine yığılıyorlar. İçim kıpır kıpır, gözlerimde geçmiş, bitmiş zamanların başkalarına ait yaşları, yüreğimde heyecanları, aşkları... Yolculuk zamanıdır, gitmek ânıdır uzak zamanlara. Açıyorum camı, takılıyor zihnimin kanatları kar tanelerinden birinin yumuşacık, hafif bedenine ve uçmaya başlıyoruz müzikle beraber...

İstanbul'u sarmış gece, çirkinini, pisini kapamış, sevecen yağıyor kar, ürkütmeden, üşütmeden. Hüzünlü bir aydınlık getirmiş gecenin dokusuna. Boğaziçi'nin üzerinden süzülüyorum, aşağıda göz kırpan ışıkları seyrederek. Tepebaşı'nda alçalıyor kanatlarım. Panaghia Kilisesi'nin avlusundan geçip Hacapulo Pasajı'nın parke taşlı meydanlığından sağa dönüyorum. Şubat soğuğunun pusu ve kararsız yağan kar tanelerinin ardında Olivio Geçidi'ndeki tabela görünüyor: Rejans. İstiklâl Caddesi'ne açılan daracık sokaktan giren rüzgâr, sararmış bir gazete kupürünü sürüklüyor gözlerimin önüne. Okumaya çalışıyorum:

“Beyoğlu'nda İstiklâl Caddesi'nde, Sent Antuvan karşısında Olivio Pasajı'nda 'REGENCE' Kahve, Lokanta ve Çiçekli Bahçesi, 4 Mayıs Çarşamba günü öğle vakti açılıyor. Perşembe: Suvare dansant - Her gün çay ziyafeti.”

Uzanıp tutmaya çalışıyorum gazete parçasını. Zar zor üzerindeki 1932 tarihini görebiliyorum. Ve o anda rüzgârla, kar taneleriyle beraber savruluyor tekrar. Kilisenin çan kulesine doğru yükselip gözden yok oluyor.

Yavaşça konup yere, tabanlarımın altındaki aşınmış merdivenin basamaklarını çıkıyorum ağır ağır. Yıllardır nice 'Rejanslı'nın taşa işlemiş izleri, tabanlarımı ısıtıyor sanki. Zihnimin kanatları silkeliyor üzerimdeki karları ve yavaşça süzülüyoruz Rejans'ın kapısından içeriye. Mum ışığının aydınlattığı '3' numaralı masa, bomboş karanlığın duvar dibinde beni davet ediyor oturmaya. Buzluktan henüz çıkmış sarı votka, yanında göz kadeh, masanın üzerinde beklemekte. Zihnimin kanatları, kucaklayıp şişeyi kadehimi dolduruyor. “Nazdrovya!” diyor minik çırpıntılarla kulağımı okşayarak. İçimde bir heyecan, bir sıcaklık var, özlediğim çok insanı bir kez daha göreceğim hissiyle. Az sonra birer birer gelecekler, biliyorum. Ama onlar gelene dek, hafızamdakileri biraz sarı votkayla demlendirip masaya dökmeliyim. Yavaş yavaş gözümün alıştığı karanlığın içinde beliren masalar, sütunlar, ahşap duvar kaplamaları, üst kata çıkan merdivenler, balkonlu kat, birer birer kendi aydınlıklarını yansıtmaya başlıyorlar. Her köşeden, sahibi görünmeyen bir enerji, sıcaklık, geçmişin ara duraklarından farklı rayihalar sarıyor çevremi. Örtülerin altından, sütunların arkasından, her an birileri çıkıp gelebilir.

Sarı votkamı yudumlarken içim titriyor. Ama soğuktan değil. Ölümüne dek, defalarla bu masada oturup hasretle içen dedeciğimi, vatanına, ailesine, geçmişine özlemle yaşayıp özlemle ölen Kurt Seyit Eminof'u düşündüğüm için. Burası onun kaçış köşelerinden biri olmuş yaşamı boyunca. Kendisi gibi, Bolşevik ihtilâlinin memleketlerinden uzaklaştırdığı diğer Beyaz Ruslar'la beraber, (Bolşevik ihtilâlinden kaçan, sadece Rus asıllı değil, kökenleri Tatar, Gürcü, Yahudi, Çerkes, Ermeni, Elen, tüm Çarlık Rusyası vatandaşları) bir daha hiç bir zaman geri dönüp kavuşamayacağı, özlemi burnunda tüten Rusya hasretini gidermeye çalışmış, buğulu votka kadehlerinden limonlu votkalar devirmiş, yanık Rus ezgileri söylemiş, balalayka orkestrası ile coşmuş, hüzünlenmiş.

Kadehimi dedeme kaldırırken, mekân yaşamlarının da aynen insan hayatları gibi olduğunu düşünüyorum. İyi günleri de oluyor, kötü günleri de. Şaşaalı zamanları da, dibe vuruşları da. Ama neticede hep ayakta kalmaya çalışıyorlar, çaresiz kalıp yıkılana kadar. Rejans'ın hikâyesi, Bolşevik ihtilâlinden kaçıp gelen Beyaz Ruslar'ın kaderleri ile âdeta bütünleştiğinden olsa gerek, hem mekân, hem insan ruhunu bir arada taşıyan o ender kalmış nostaljik duraklardan birisidir.

Rejans'a ilk defa, 1963 yılında, dokuz yaşında iken getirmişti annem beni. Nedense, daha ilk andan, içinde hüzün barındıran öykü kitaplarını, romanları okurken hissettiğim yalnızlık ve buruk bir mutluluk sarmıştı beni. Belki de, Çehov'la, 'Vanya Dayı'sı, 'Vişne Bahçesi' ile henüz tanışmış olduğumdan bu kadar etkilenmiştim Rejans'ın ruhundan. Oturduğumuz üç numaralı masada, gözlerimi kapayıp dokunduğum ahşap duvar kaplamalarının kokusunu uzun uzun içime çektiğimi hatırlıyorum. Tanımadan çok özlediğim dedemin de bir zamanlar aynı yere dokunmuş olduğunu hayâl ederek... Annemden hep dinlediğim, ama ilk defa tattığım 'prochki'nin damağıma dokunuşu, dokuz yaşımın zor taşıdığı bu iç burukluğunu anında tarifsiz bir lezzet mutluluğuna çevirmişti. Garsonun, tereyağda kızartılmış ekmek yastığının üzerine yerleştirdiği piliç kievskiyi, yanında ıspanak püresi ve kızarmış patates, büyük bir maharetle, içindeki tereyağını sıçratmadan kesişini bir ayin gibi izlemiş, 'merengue au chocolat'nın lezzeti belki de ilk kez Rejans'ta yediğim için hiç unutulmayacaklar arasına girmişti.

Şimdi, şu karlı gecenin bir yarısında, 3 numaralı masada oturmuş, sarı votkamı yudumlarken, açılan kapıdan giren serin hava içeriye üç gölgeyi sürüklüyor. Heyecanla izliyorum. Bunlar, Veronika Protoppova, Vera Chirik, Tevfik Manars. Rejans efsanesini yaratanlar... Onların ardından Mikhail Mikhailovich geliyor. Daha önceleri bu adreste son derece sükseli 'Turquise'ı işleten ve finansal zorluğa düştüğü için kapatmak zorunda kalan Mikhailovich...

Arka arkaya yavaşça ilerleyip, mutfağa giden koridorda kayboluyorlar. Aniden beyaz kolalı önlüklü, hanım garsonlar beliriyor. Sanki, her biri, şeffaf, loş bir bulutun içinde gibi, hiç ses çıkarmadan, uçarcasına hafif adımlarla masaların arasında dolaşıp, son düzenlemeleri yapıyorlar. Madam Yadvige, Madam Virjin, Madam Josefin, Madam Raya... Hepsi Beyaz Rus hanımlar. Hepsinin ayrı bir hikâyesi var, hiç bir zaman anlatılmayan. 1920'de Wrangel ordusu ile kaçarlarken, geride neler bıraktıkları, ne özlemler çekip, yüreklerinin nasıl yandığını kimse duymadı, kimse bilmedi, onlar gibi gönülsüz sürgün olan, yeni düşlere sığınanlar dışında. Bana hiç yabancı değil hikâyeleri, dedem onlardan biri olduğu için.

Tekrar açılan kapı, düşüncelerimi bölüyor. Sıra sıra incilerle bezenmiş taç gibi 'kokochnik'leri başlarında, geleneksel kıyafetlerinin tüm ihtişamı içinde her biri bir prenses dört genç kadın ve ardından siyah pantalonlarının üzerine çektikleri diz boyu gıcır siyah deri çizmeleri, beyaz “prens yaka”lı, kemerli, tünik gömlekleri ile 'Balalayka Orkestrası' elemanları giriyor içeriye. Garson hanımlarla selamlaşıyorlar. Hepsinin dudaklarında hüznü perdeleyen nazik bir tebessüm. Hanımlar balerin edasında incili elbiselerinin eteklerini sürüklerken, beyler ellerinde enstrümanları, onları takip ederek yerleşiyorlar kendileri için ayrılmış köşeye. Odamdan ayrıldığım andan beri benimle olan Bülent Evcil'in flütü yavaş yavaş yerini 'balalayka' 'domra', 'gusli', 'bayan', 'kugisla', 'garmoshka'lara bırakıyor. Kadehimden bir yudum daha alıp sevgili Bülent'i ve Astor Piazzola'yı uğurluyorum kendi zamanlarına. Ben ise zaman tünelinde savrulmaktayım.

Gerçeğim ve düşlerim birbirine karışmış durumda. Şu kapının dışındaki hayat hangi zamana ait? Burada olanlar sadece dinlediklerimin tekrarı mı, yoksa ben de mi yaşadım bunları bir zamanlar? Gerçekten tanımış olabilir miyim bütün bu insanları? Bana o kadar yakın, o kadar bildikler ki... Hiçbirinin, vatanları ile beraber, ailelerini, sevdiklerini, sahip oldukları her şeyi, hâsılı tüm geçmişlerini, geride bırakıp İstanbul'a sığınan diğer Beyaz Ruslar'dan farkları yok. Bütün düşlerini yitmişler, bir yenisini edinmişler; istisnasız hepsi, bir gün Rusya'daki topraklarına geri dönecekleri, sevdiklerine kavuşacakları günün hayâli ile yaşıyorlar. Ama o, aslında hiç bir zaman gelmeyeceğini henüz bilmedikleri gün gelene kadar hayatta kalmak savaşındalar. Bu mücadeleyi yaparken farkında olmadan, bulundukları yere yaşam felsefeleri, eğlence, yeme, içme kültürleri ile farklılık getirip rengini değiştirmekteler...

Artık kapının açılıp kapandığını farketmiyorum bile. Anı zincirine yeni halkalar takıldıkça, muhtelif ziyaretçileri beraberinde getirip masalara yerleştiriyor. Kalabalık artıyor.

Salonda, hayranlık dolu bakışlarla gözler kapıya dönüyor. Başımı çeviriyorum. Atatürk, yanında yaveri ile girmiş. Madam Vera, heyecanla karşılıyor. Ata, hemen girişin sağında, pencere önündeki 2 (Aslında 1 numara) numaralı masayı seçiyor oturmak için. Henüz, pencerenin dışında çiçeklerle bezeli güzel bir bahçenin olduğu dönem. Buna rağmen, Ata sırtını bahçeye, yüzünü ise lokantada oturanlardan yana dönüp yerleşiyor masasına. Yaveri, '12 masa tarafı'nda, soldaki masalardan birine oturuyor. Madam Vera kimseye bırakmıyor Atatürk'ün servisini bizzat üstleniyor.

Garson hanımlar ve bir Rus soylusu olan, grand dük olduğu söylenir, şef garson, masalar arasında hepsi birbirinden güzel, rafine lezzetlerle süslü bafon kayık tabaklarla servis götürmekte.. 'Proschki', 'Olivye', 'Kievsky', Kafkas usulü 'Karski' 'Elmalı ördek', votka ile flambe edilmiş kremalı 'Boeuf Stragonoff', 'Havyar Blini' kendine has 'soupiere' içinde 'Borsch' çorbası... önümden geçit yaptıkça ağzım sulanıyor.

Gözlerim masalar arasında dolaşırken bir gördüğümü bir daha aynı yerde göremiyorum. Müşteriler, hiç ses çıkarmadan süratle değişmekte. Diplomatlar, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, Hitler yönetiminden kaçıp gelen profesörler, kalburüstü İstanbullular, Beyoğlu'nun müdavimi şık azınlıklar, Levanten ve Beyaz Ruslar...

Vera Protoppova'nın çevresindekilerle sessizce vedalaşarak kapıya doğru gittiğini görüyorum. Ortaklıktan ayrılmış, yurtdışına gidiyor. Ardından, Tevfik Manars da hisselerini satmış olmalı ki, yeni gelen Abdurrahman Şirin ile el sıkışıp ayrılıyor Rejans'tan. Kırım, Geray Han hanedanından Abdurrahman Bey. O da, ihtilâlin İstanbul'a sürüklediklerinden.

Değişen bir şey yok. Rejans aynı hoş insanları, aynı sıcak nezaket ve lezzetle ağırlamaya devam ediyor.

Zihnimin kanatları kadehimdeki votkayı tazelerken, gözüm yan masaya yerleşmekte olan çifte takılıyor. Bunlar, sevgili Jak Deleon ve büyük yengesi Natasha Deleon. İki sene evvel, henüz elli yaşında, en verimli çağında aramızdan ayrılan sevgili Jak, kendisinden neredeyse yarım asır önce, yaşlanıp ölmüş olan Natasha'nın 1930'lu yılları ile buluşmuş, gelmiş Rejans'a. İkisi de genç. Hayretler içinde izliyorum. Jak, her zamanki rahat kıyafeti, blue-jean pantalon, beyaz gömleği üzerine giydiği nefti kazak ile gelmiş. Gözlerinde hüzün perdesi, güzel Natasha ise ensesinde küçük bir topuzla topladığı saçlarını alnından bağladığı siyah kadife bantın üzerinde 'vag'larla süslemiş, siyah ipek, drapeli bir elbise giymiş. Ayağında rugan tango iskarpinleri. Tezat beni gülümsetiyor.

Natasha, Rusya'da bıraktığı ve hiç bir zaman fazla konuşmadığı geçmişini, nerede olduğu hiç bir zaman bilinmeyen kocasını, çocuğunu ve hüzünlerini belki bu gece anlatır. Jak ile sohbetlerimizde hep hayâli geçmişler yaratırdık güzel Nataşa için. Sandıktaki defterlerinde bile izi bulunmayan geçmişinin, acılarının ne olduğunu merak ederdik. Şimdi, konuşacak kim bilir ne kadar çok şeyleri olmalı.

Alman büyükelçisi Franz von Papen'in içeriye girişi ile dikkatim dağılıyor. Gözlerim İbrahim Çallı'ya takıldığında, Jak ve Natasha Deleon'un, masalarını çoktan terk ettiklerini görüyorum. Fikret Adil ile buluşmak üzere ayrılmış olmalılar. Natasha, kendi elleriyle hazırladığı 'limonnaya voditchka'yı ikram edecektir kendisine.

“...Asla güneş görmemelidir votka. Sonra göz kadehlerde servis yapılmalıdır. Kadeh kristâl, tepsi gümüş olmalı ve votka mutlaka bir tutam tuzla yutulmalı. Yani tuz dilin ucuna konur ve votka öyle içilir, bir defada...” diye devam eden notlarını hatırlıyorum, Jak'ın bahsettiği Natasha Deleon'un hatıratından.

Sevgili Jak'ın “Beyoğlu'nda Beyaz Ruslar” kitabında yer verdiği bir de şikâyeti var, Natasha Deleon'un, o tarihteki Rejans'la ilgili. Diyor ki;

“... Artık Rejans çok şeyi ifade etmiyor benim için, İngilizler ve Amerikalılar bile öğle yemeklerine geliyorlar. Hele şu Amerikalılar: votkayı viski bardağına koyup içiyorlar! Adab, erkân, teşrifat kalmadı. Olamaz monşer, rakıyı limonata bardağında içmek gibi bir şey bu. Votkanın ve rakının göz kadehlerde içildiğini, içine asla buz atılmadığını, karlıklarda soğutulduğunu her centilmen bilir. Şampanya da yayvan kulp bardakta değil, ince uzun flüt bardakta içilir, bunu da bilmeyen yoktur kuşkusuz. Mikhail Mikhailovich ve bizim Vera neden böyle vaziyetlere müsaade ediyorlar, bilmem ki...”

Müşteriler değişmeye devam ediyor. 12 numaralı masaya gelen, ipek boyun bağlı, üç adamı işaretle “Casus bunlar” diyor, zihnimin kanatları.

Kalabalık, çok şık bir grup giriyor içeriye, kadınlı, erkekli. Orient Express'in Pera Palas'ta kalan yolcuları. Akşam yemeği için burayı seçmişler.

Sol tarafta, balkonun altındaki masada dedemi görüyorum, yanında en yakın arkadaşları Manol, Michail, İskender Beyzade, Dimyan, Pyotr Sergievich, Kadıyoff... Hepsini bu kadar iyi tanımak ama konuşamamak, dedemi kucaklayıp, öpememek... Kahrediyor beni...

Daha gelenler, gidenler... Muhsin Ertuğrul, Devrin CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İçişleri bakanı Şükrü Kaya, İstanbul Milletvekili Salâh Cimcoz, Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Cahide Sonku... Her biri kendilerine ayrılmış zaman dilimleri içinde masalarında yerlerini alıp, sonra, geldikleri sessizlik içinde terkediyorlar.

Balalayka orkestrası, asma katın balkon çıkmasında yerleşmiş şimdi. Barones Valentine Clodt von Jurgenzburg, nam'ı diğer Valentine Taskina, onu yakından tanıyan bizlerin Tinoçka'sı, merdiven dibindeki piyanoda onlara eşlik etmekte. Anıları çocukluğunun Kislovotsk'unda, genç kızlığının Narzan Suyu maceralarında kaybolmuş, ihtilâlin darmadağın ettiği ve hepsine hasret kaldığı annesine, kardeşlerine, vatanına özlemle çalmakta. Üç yaşında, mürebbiyesinin elinden tutup piyano iskemlesine oturduğu gün, bir konserden sonra yavuklusu Baron Clodt ile ilk öpüştüğü akşam hiç bilebilir miydi, bir gün memleketinden, sevdiklerinden çok uzaklarda bir ülkede, Rejans diye bir lokantada, genç dul bir barones olarak, piyano çalıp hayatını kazanacak?

Arada bir ayrılıklarla, ölümlerle hüzün bulutları esiyor Rejans'ta ama o kadar uzun bir zaman dilimi o kadar kısa bir zamana sığmak zorunda ki, her şey çok çabuk yaşanıyor ve ne keyfi, ne de hüznü uzun süre kalıyor mekânda.

1948'de, Abdurrahman Bey'i ölümü ayırıyor Rejans'tan. Kız kardeşi Meryem Hanım alıyor yerini. Onu, hemen karşımda, aynen bundan on bir sene evvel gelini ve Rejans'ın şimdiki ortaklarından Zinnur Taygan ile yaptığım röportajda dinlediğim gibi izliyorum.

“Kayınvalidem Meryem Hanım'ı görecektiniz” demişti Zinnur Hanım, “Tam bir prenses gibiydi.”

Zinnur Hanım'ın işaret ettiği yanıbaşımızdaki sütunun dibindeki masaya bakıyorum. Meryem Hanım, aynen gelininin anlattığı gibi, dimdik, vakur, oturmakta. Seksen dört yaşında olduğuna inanmak zor. Her gün yürüyüş yaptığını, seksen yaşına değin mevsim sonuna kadar yüzdüğünü dinlemiştim gelininden. Votkasını yudumlarken, etrafı izliyor.

Rusya'da yaşadıkları devirde, ailesi ile beraber gezip görmedikleri bir Hindistan ile Japonya kalmış Meryem Hanım'ın. Onun, vatan hasretini sormuştum, dedemin nasıl her manzarada Aluşta'yı, Livadia'yı, St. Petersburg'u, Tcharskeyo Selo'yu aradığını, Karadeniz'i seyrederken nasıl gözünde yaşla, saatlerle dikilip durduğunu, dalgaların üzerinde Rusya'ya hayâli yolculuklar yapıp kendinden geçtiğini bildiğimden. Meryem Hanım da, öldüğü güne kadar sekiz anahtar taşımış elinde, yanından ayırmadığı. “Bir gün gidip, bunları kullanacaksınız” dermiş. Evlerinin bahçesindeki bir ağacın altından bahsedermiş, aynen dedemin evlerindeki dev çınar ağacını anlatıp durduğu gibi.

“Onu, artık geride bir şey kalmadığına hiç ikna edemedik. Onu en mutlu eden şey, Karaburun'a yaptığımız küçük yolculuklardı” diye anlatmıştı Zinnur Hanım. Senelerce götürmüş kayınvalidesini Karaburun'a. Orada, tepenin ucunda, elini çenesine dayar, Karadeniz'i seyredermiş Meryem Hanım ve “Kırım'ı seyrediyorum” dermiş. Hava kararır, soğur, yine de geri dönmek istemezmiş.

Cihangir'de harika manzaralı bir evi varmış Meryem Taygan'ın. Oradan da Boğaz'a bakıp, St. Petersburg'un içinden akan Neva nehrini seyrettiğini söylermiş. Çarlık sarayına giden ahşap parke yolda atların çıkardığı sesleri hatırlarmış sık sık. Bitmeyen, tükenmeyen bir özlemle yaşamış hep.

Zaman tünelinde 1970'e gelmiş olmalıyım. Sütun dibindeki masada göremiyorum artık Meryem Hanım'ı. Belki dönmüştür o çok hasret kaldığı vatan topraklarına. Belki Kırım, belki Neva kıyılarında bir yerlerdedir şu anda.

Ondan boşalan yeri oğlu Selim Taygan alıyor. Selim Bey, Kırım, Simferapol doğumlu. Teyzesinin kocası Çar II. Nikola'nın yaveri imiş. Çarlık Sarayı'nın karşısında otururlarmış. Küçük Selim kışlarını St. Petersburg'da teyzesinin ve eniştesinin ihtişamlı hayatını izleyerek, yazları ise Kırım'da Han sülâlesinden gelen ailesinin şık ve zarif yaşantısını tadarak geçirmiş, bütün çocukluğu boyunca. Ta ki, on iki yaşı bitene kadar. Bolşevik ihtilâlinde Türkiye'ye kaçtıkları zaman henüz on iki yaşındaymış. Önce Cağaloğlu, daha sonra Beykoz tarafında yerleşmişler. Türkçe bilmezmiş hiç. Yeni Melek Sineması'nın yanında bir Rus Lisesi varmış o zamanlar. Her gün Beykoz'dan kalkar, o mektepte ders başı yaparmış. “Hiç uyku uyuyamazdım” diye anlatırmış o yılları Selim Bey. Sonra, o mektep Çekoslovakya'ya taşınmış ve tabii delikanlılık çağındaki Selim'e de yol görünmüş. Liseyi Çekoslovakya'da bitirmiş. Harika Çekçe, mükemmel Fransızca ve Almanca hakimiyeti kazanmış. Üniversiteyi de orada okumuş. 'Kristâl mühendisi' olarak yurda döndüğünde, Paşabahçe Cam Fabrika'sında göreve başlamış.

Selim Bey'in annesinden boşalan Rejans ortaklığına katılımından itibaren kendisine en büyük desteği veren, hep yanında olan ve bugün halen daha bu mekânın ortağı Zinnur Hanım'la aşkları ise daha çok eski senelere gidiyor.

Zinnur Hanım aslen İzmirli. Babası Kemâl Pekin, İzmir'deki 'American Tobacco' şirketinin müdürü. Çocukluğu Karantina'da, deniz kıyısında yüzüp balık tutmakla geçer. Çok yaramaz, hareketli bir çocuktur. Amerikan Koleji'ne gitmek istemesine rağmen, sırf haşarılığı yüzünden, disiplin alsın diye Dame de Sion'a gönderir ailesi. Ama o despot Fransız okulundaki rahibeler bile hizaya sokamazlar küçük Zinnur'u. Onu, perdede açtığı deliklerden izleyen rahibeye inat, perdeyi dikip yaramazlıklarını yapmaya devam eder, eğlenerek. Haylazlıktan genç kızlığa geçtiği dönemlerde ailece tanıştıkları Taygan'ların oğlu Selim ile birbirlerinden hoşlandıklarını farkederler ve evlenme isteklerini dile getirirler. Ama, Zinnur'un ailesi, kızlarının on yedi yaş büyük bir erkekle evlenmesine izin vermez.

Ne var ki, bu olayın üzerinden on beş sene geçer ve Selim Taygan'la bir dost davetinde yeniden karşılaşırlar. Genç adam Çekoslovakya'dan Türkiye'ye dönmüş ve Paşabahçe Cam Fabrikaları'nda mühendis olarak çalışmaya başlamıştır. İkisi de bekârdır ve karşılıklı hislerinde değişen hiç bir şey olmamıştır. Annesi vefat etmiş olduğu için, Zinnur'a karşı çıkacak kimse de yoktur. On beş sene sabırla bekleyen aşkları karşılığını görmüştür. Çok mutlu bir evlilik yaparlar.

Zinnur Hanım, “Bence yanlış meslek seçmişti. Hiç bir zaman mühendis olmamalıydı. O, kitap adamı, sanat adamı idi” diye anlatır hâlâ daha eşini. Soljenitsin'in ancak Rusça'dan tercüme edilmesini şart koştuğu “Gulag Archipelagos”unu ve daha nice kitabını Selim Taygan kazandırmıştır dilimize.

Ben, on bir sene evvelinin sohbetini anımsarken fark etmemiştim, Balalaykalar'ın sustuğunu... Beyaz incili 'kokoschnik'li Beyaz Rus güzelleri, siyah çizmeli, beyaz tünik gömlekli orkestra elemanları yok olmuşlar. Mikhail Mikhailovich de ölmüş, varisleri katılmış ortaklığa. Yıl 1971 olmuş. Artık banttan çalan Rus müziği geliyor kulağıma. Çevredeki masalarda çehreler değişmiş biraz, kıyafetler hepten değişmiş. Sanatçılar, gazeteciler, öğretim görevlileri çoğunlukta. Ne devrim kaçağı, ihtilâl artığı grandükler kalmış ne kontesler, ne de Çar'ın yaverleri, generalleri... Beyaz Rus garson hanımların çoğu yok olmuş. Yeşil, çiçekli bahçenin yeri çoktan dükkânlarla kapanmış. Artık burada çalmıyor Barones Valentine Clodt von Jurgenzburg. Madam Taskina adıyla, karşı kıyıda bir restoranda akşamları, uzatmalı sevgilisi Todori'nin gitarı eşliğinde piyanosunu seslendirmekte. Ara sıra buraya yemek yemeye geliyor şimdi, onu davet eden hayranları ile. Leonid Senkopopowski, Fransız Kültür'e gelen yabancı misafirleri getirmek bahanesiyle uğruyor bazen, kendi geçmişine kadeh kaldırıyor. Madam Lidya, Çatı'da piyano çalıyor geceleri. Arada bir uğruyor, “Bizim Beyaz Ruslar'dan kim kaldı” diye

Bir yanık kokusu alıyorum, uzaktan. Gittikçe yaklaşıyor. Sanki bir devrin tamamıyla kapandığını anlatmak istercesine, bir facia yaşamak üzere Rejans. Üst katta, konfeksiyon atölyesinde çıkan yangının sıcaklığını hissedebiliyorum oturduğum yerde. Votka şişesinin buzları hızla erimekte. Sadece zaman tünelindeki bir sahneyi izlediğimi biliyorum ve kalkmıyorum yerimden. Dışarıdan gelen bağırmaları, çığlıkları, itfaiye arabalarının sirenlerini duyuyorum, hiç bir şey gelmeden elimden. Ağır yanık, is kokusu genzimi dolduruyor. Sonra, su... Sular inmeye başlıyor tavandan, duvarlardan. Duvarları kaplayan som meşe lambrilerin içine işliyor yanık kokulu sular, tavan inerken beraberinde sütunları çökertiyor. Suyun umurunda değil, masalarda kimlerin ağırlandığı, iskemlelerde kimlerin oturduğu, hepsini mahvediyor. Zihnimin kanatları kucaklıyor beni, çıkarıyor harabenin içinden. Alevler 1976'nın Kasım gecesi soğuğunu yalayarak yükseliyor pencerelerden. Zihnimin kanatları gözlerimi kapatıyor beni uzaklaştırırken. Yeniden kar bulutlarına dalıyoruz. Burnumda hâlâ is kokusu, kulağımda hazin bir balalayka tınısı ve harap masaların, yıkılan sütünların üzerine damlayan su sesi...

Tekrar penceremin pervazına iniyoruz. Aralık pencereden içeriye süzülüyorum. Odamın sıcaklığı ve 'Tango Oblivion' karşılıyor beni. Yaşadığım zaman yolculuğu, karşılaştığım ruhlar, hatırladığım hüzünler ağırlaştırmış olmalı yüreğimi. Flütün sesi, üşüyen bir bedene güneş değmesi kadar huzur veriyor.

Sonrasını düşünüyorum Rejans'ın. 1977 yılında tekrar açılışını... Turgut Atalay'ın bilinçli, geçmişe, tarihî dokuya saygılı mimarî ve dekorasyon anlayışı ile yeniden hayata dönüşünü. O büyük yıkımdan sonra, hem yenilenip hem de eski görüntüsünü koruyabilmesi ne kadar mutlu etmişti beni ve benim gibi Rejans tutkunlarını. Evet, mekân kurtulmuştu, görüntü korunmuştu ama, artık o eski ruhu mazide kalmıştı. Aslında epeyi bir zaman önceydi bu ruhun yok oluşu ama sanırım yangın gerçekten bunu bizlere vurgulayan bir gong sesi olmuştu.

Rejans'ın kendisine has özelliğini, varoluş hikâyesini, sebebini, anlamını, kendi geçmişinin benzerliğinden dolayı çok iyi bilen Selim Taygan ve yeni ortağı Nevit Sezener süratle değişen Beyoğlu profili içinde, Rejans'ın kimliğini korumaya büyük özen gösterdiler.

Nevit Bey ile beraber, Rejans'ın Çarlık Rusyası'nda dünyaya gelmiş, Bolşevik ihtilâlinden kaçıp, özlemlerini burada kucaklamış ortaklık kimliği de ilk kez değişmiş oldu. Ama, o bilinen lezzetler aynen devam etti, fanatikleri bırakmadı Rejans'ı. Tarihin lezzetini öğrenmek isteyen yeni müşterileri de başladı gelmeye. Ressamlar, yazarlar, gazeteciler, akademik çehreler, iş çevreleri, konsoloslukların erkânı doldurmaya devam etti masaları. Bu arada, kendilerini 'sol'a yakın hissedenlerin, Rus lokantası olduğu için sempati duyduğu Rejans'ın aslında Kızıl Devrim'den canını zor kurtarıp kaçabilenlerin yarattığı bir lezzet durağı olması da bana hep çok ironik gelmiştir...

Öyle veya böyle, ne diller çözüldü sarı votka kadehleri dolup boşalırken, ne sırlar paylaşıldı, memleket kurtarıldı, ne aşklar itiraf edildi, Rejans'ta.

Ama, çevre süratle çehresini, kimliğini terkedip değiştirirken, bir mekânda nostaljiyi hapsetmeniz ve olduğunca yaşatmanız o kadar zor ki. Nitekim, geçmişinin hikâyesinden âdeta bir an önce kaçmak istercesine hızla değişen Beyoğlu'nun yeni sosyal yapılanması, ürküten terör yılları, İstiklâl Caddesi'nde trafiğin yasaklanması, başı bozukların kalabalığın içinde korku estirmesi, kültürel ve 'culinier' yozlaşmasından, Rejans'a da acı bir pay düştü.

1991'de Selim Taygan'ın ölümü ile Rejans, 'Devrim öncesi Rusyası'ndan kalan son nefesini vermiş oldu. Selim Bey'in hissesini, Beyaz Ruslar'ı, kültürlerini kocasını tanıdığı kadar iyi tanıyan Zinnur Hanım devir aldı.

Benim için efsane bir Pera hanımefendisidir Zinnur Hanım. Hep kuaförlü bembeyaz topuzlu saçları, halen tiryakilikle içtiği sigarasını ağızlığına yerleştirişi, votkasını yudumlayışında, sohbetinde, görmüş, geçirmiş alçakgönüllüğünde, neredeyse artık hiç rastlamadığımız, zarif, görgülü, kültürlü ve modern eski İstanbul hanımını hemen fark edersiniz.

Çok geçmeden, 1995 yılında Nevit Bey'in vefatı üzerine hanımı Zişan ve oğlu Erdal Sezener, Zinnur Taygan'ın ortağı oldular. Bugün bu ortaklık, 1932'de başlayan bir hikâyeyi yaşatmaya uğraşıyor. Kalitenin, zarafetin, inceliğin erozyona uğradığı, kaosun kozmopolitlik, teslimiyetçiliğin uzlaşma ile karıştırıldığı ve yer değiştirdiği şu devirde, büyük bir özveriyle, kebap, kokoreç kültürünün esir almaya çalıştığı Beyoğlu'nda, Rejans'ı diğerlerinden farklı kılan ve kılacak özelliğini yaşatmaya çabalıyorlar. İşleri hiç kolay değil.

Müşteriler gibi personelin de çehresi değişiyor. Uzağa gidenler, ayrılanlar, hayattan ayrılanlar... Kesintiler içinde devamlılık... Aynen hayatın kendisi gibi...

Benim kuşağımın çok iyi tanıdığı Fatma Hanım ve Teo da yoklar uzun bir zamandır. Fatma, 1988'de emekliye ayrıldıktan sonra vefat etti. İstanbul Rum'u olan Teo ise Yunanistan'a, ailesinin yanına hicret etti. Rejans'ın kurulduğundan beri üçüncü aşçıbaşı olan Yahya Usta da yok, son bir kaç senedir. Yirmi yıl boyunca, klâsik Rus lezzetlerini hakkıyla sunmuştu Yahya Usta. Senelerle Rejans gecelerine akordeonu ile nostalji katan Edward Aris de ayrılmış. Son devrin en eskilerinden Ahmet ve Davut hâlâ daha servis yapıyorlar. Yaz, kış kapıda bizleri karşılayan, mahcup tebessümü, sessiz adımları ile yol gösteren Feyzi de hâlâ yerinde.

Henüz bir kaç gün önce gazetede çıkan, mal sahibinin Rejans'ı boşaltmak istediğine dair haberler yanıbaşımda duruyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Şakir Eczacıbaşı, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ile beraber ziyaret etmişler Rejans'ı. Tarihî mekânında kalmasından yana desteklerini bildirmişler. Haber ümitlendiriyor beni.

Romanlarımda anlattığım dedeme, eski Beyoğlu'na ve Rejans'a tutulan okurlarım ne kadar heves ederler orada yemek yemek için. Kendilerini, romanın sayfaları arasına girmiş gibi hissetmek isterler.

En son, böyle yirmi kişilik bir grupla beraber gittiğimizde, hepsi için ilk olan bu ziyaretlerinde, okurlarım, daha gecenin başında, müzikle beraber sarı votkanın buğusunda, benim satırlarımdan tanıdıkları Rejans'ın sihirine çoktan kaptırmışlardı kendilerini. Yıllardır alışmış olduğum klâsik Rus lezzetlerinden bir kaçının farklı sunumu ve farklı gelen çeşniler, tutucu yanımı biraz rahatsız etmesine rağmen, okurlarımın bir masalın içine girmişler gibi değişen ruh hallerini izlerken çok mutlu olmuştum.

Rejans gibi köklü geçmişi olan ve müşterisini özellikle kendisine has rafine lezzetleriyle bağlayan lokantaların en büyük sıkıntısı, değişen zamana ve müşteriye ayak uydurma zorunluğu olsa gerek.

Yurt dışında, eşimin 1950'lerden, benim 1975'ten beri tanıdığım ve özleyerek gittiğimiz mekânlardan biri de Petrossian'dır. Dünyanın en iyi Rus lokantalarının başını çeker. Bolşevik ihtilâli ile birlikte, 1917'de Fransa'ya kaçan, İran doğumlu, Rusya'da yetişme iki kardeş Melkoum ve Mouchegh Petrossian önce Paris'te açarlar lokanta ve havyar evini. Sonra New York şubesi devreye girer. Yıllar sonra bugün hâlâ daha rezervasyonsuz gidemezsiniz, hep doludur. New York'un Beyaz Ruslar'ının yanı sıra, eski fanatikleri, yeni lezzet tutkunları doldurur öğlen, akşam.

Ion Oreveanu'nun mimarisi, Lâlik duvar aplikleri, 1930'lardan bronz heykeller, kesme desenli Erté aynalar, Limoge porselenler, Lanvin avize ve pembe Fin graniti ile dekore edilmiş Petrossian, hâlâ ilk açıldığı adreste, Manhattan'ın Batı yakasında, Carnegie Hall'un karşı köşesinde, tarihî Alywn Court binasında, tüm tarihî özelliklerini saklayarak müşterilerini ağırlıyor. En son geçen yaz gittiğimizde, klâsik altın yaldızlı tabaklarını kaldırdıklarını ve japon - minimalist esintili sofra düzenine geçtiklerini hayretle gördüm. Mönüye bir de havyarlı steak tartar eklemişlerdi. Klâsik Rus sofrasında yeri olmayan bu yeniliği sorduğumda, yeni ve kozmopolit müşterilerin damak tadına göre değişiklikler yaptıklarını söylediler. Garsonları da yıllar içinde değişti, aynen Rejans gibi. Daha 70'lerde, kont görünümlü yaşlı Beyaz Ruslar vardı servis yapan. Şimdi, aynı ciddiyet ve nezâketi taşıyan ama kökleri bambaşka diyarlardan, Lübnan, Meksika, İran'dan gelen garsonlar çalışıyor. Demek ki bu değişim kaçınılmaz. Önemli olan, her yeni gelenin, mekânın gerçek ruhunu, kimliğini, hikâyesini yürekten hissedip, onun parçası olmaya çalışması. Bir diğer deyişle, kendinden vazgeçip, Rejans'lı, Petrossian'lı olması.

Bundan dolayı, çok şeyin değişmesine rağmen, Rejans'ı hâlâ daha, hem Beyoğlu'nun, hem de bir tarafımdan kendi geçmişimin bir kalesi olarak görmeye devam ediyorum ben, şu iflâh olmaz nostalji vurgunluğumla.

Sizlerin de, yaşayıp da özlediği, kiminizin dinleyip okuduğu ve aradığı İstanbul tadı yok mudur hiç? Hiç, İstanbul'un hoş zamanlarından kalabilmiş bir tatlı esintiyi yakalayabilmek için kendinizi evden attığınız olur mu ara sıra? Biliyorum, çok bir şey bulamazsınız düş gibi günlerden geriye kalan. İşte, zamanın acımasız tırpanına rağmen, tutunmaya, yaşamaya çabalayan bir mekân var, bir eski tiyatro perdesi ardında kendini korumaya çalışan... Bir Çehov hikâyesi gibi: Rejans... Olivio Çıkmazı'nda sizi bekliyor. Zinnur Hanım, Zişan Hanım, Erdal Bey, “dostlarımız” dedikleri müşterilerini, kaldığı kadarı ile bildiğimiz, bir çoğumuzun gerçeğini hiç bilmediği Pera'nın unutulan yıllarına davet etmekteler. Uğrayın bir gün, temelli tarih olmadan. Zira, şu an binayı boşaltmaları için ihtar mektubu almışlar evsahibinden. 1996'dan beri Rejans'ı bu tarihî adresinden çıkarmak için uğraşan evsahibinin, Petrossian'ın Alywn Court binasındaki evsahibi ile bir konuşup, böylesine önemli, âdeta anıt-restorana neden sahip çıkması gerektiğini anlamasını isterdim. Onun için, gidin bir an önce, şu anlattıklarımı gözünüzde canlandırıp oturun Rejans'ta. Bırakın, kadehinize doldursunlar o sarı buzlu votkadan. Acele etmeden yudumlayın. Hafta sonu ise, Azeri piyanist Aygül Caferova ve Gürcü solist Ninel Bozkurt, Rus romansları, Çigan müziği ve tangolarla mest edecekler sizi. Gözlerinizi bütün masalarda, balkonun korkuluklarında dolaştırın. Ve bırakın, hayâl gücünüz sizi alsın, götürsün O zaman, bu sayfalarda saydığım isimlerin hepsini, masaların yanında, girişte, hâtta yanıbaşınızda görmeye başlayacaksınız. Siz de bu tarihin bir parçası olacaksınız. Kimbilir, ileride bir gün Rejans'ı yazanlar sizi de anacak satırlarında. Balkondan yayılan Balalayka Orkestrası'nın müziği gelecek kulağınıza ve sevgili Valentin Taskin'i izleyeceksiniz, hemen merdivenin dibindeki piyanonun tuşlarında. Biraz keyifli çalacak notalar, biraz hüzün. Başladı bile... Duyuyor musunuz? Haydi, Nazdrovya!


Not: Anıtlar Kurulu kararı ile koruma altında olan Rejans'ın kendi tarihî mekânında devamından yana olduklarını söyleyen Beyoğlu Belediye Reisi Ahmet Misbah Bey'in Basın Müşaviri Mehmet Saraç Bey'le yaptığım telefon görüşmesinde, Beyoğlu Belediyesi olarak kesinlikle Rejans'ın yerinde korunması, problemin bir an önce çözülmesi için çalıştıklarını öğrendim.

Bülent Sezener Bey'den aldığım son bilgi ise evsahibinden, binayı boşaltmaları için ihtar geldiği. Daha önce 1996'da evsahibinin çıkma talebini fahiş bir kira artışı ile anlaşıp el sıkışarak, 2002'de açılan davayı ise mahkemede kazanarak mekânı yaşatmaya muvaffak olan Taygan - Sezener ortaklığı, bu üçüncü yok ediş kavgasından da, tarih bilinci olan resmî makamların anlamlı desteği ile muzaffer çıkıp, Beyoğlu'nun yetmiş altı senelik yaşamına, yaşayanlarına müze olan bu mekânı ayakta tutabilirler, umarım. Zira, Rejans sadece bir restoran değil, o çok zengin bir Çehov öyküsü... Hâlâ gidenleri içine alan ve yeni hikâyeler yazdıran...