Basında Biz
Chronicle dergisi, ele aldığı çarpıcı konularla pek çok kez Türkiye’nin gündemini oluşturmuş, hazırladığı ilginç dosyalarla medyanın ilgisini çekmiştir.
17 Aralık 2009 / Mehveş EVİN – MİLLİYET
Sezen Aksu neden izin almadı?
Üç ayda bir yayınlanan Chronicle dergisinin son sayısının kapağında Kemal Burkay var… PKK ve Öcalan’la hep çatışan, ‘Özgürlük Yolu’ (TKSP) partisini kuran, ancak 80 darbesinden sonra İsveç’e kaçıp Türkiye’ye geri dönemeyen, şiddet karşıtı bir Kürt aydını. Yazar, şair…
Çoğunluk Burkay’ın adını, Sezen Aksu’nun ‘Gülümse’ şarkısıyla tanıdı: Çünkü Aksu’nun 1991’de çıkardığı ve en çok satan albümü olan ‘Gülümse’nin söz yazarı o… Herkesin adı gibi bildiği, her çalışında adı konmayan bir kederle söylediği, ‘Bir kedim bile yok’ dizesini diline doladığı ve Vizontele’nin kapanışında çalan şarkı. En hasından ‘bizim’ şarkılarımızdan…
Şarkıyla ilgili çok bilinmeyen bir gerçeği Chronicle’dan öğrendim. Sezen Aksu’nun söylediği versiyonunda bir satırı şarkıdan uçmuş: İşçiler iyi çalışsın, gülümse…(*)
1991’de Aksu’nun neden bu dizeyi çıkardığını tahmin etmek güç değil. Ancak ‘barış ve kardeşlik’ten yana duruşuyla tanıdığımız, zaman zaman muhalif çıkışlarıyla bilinen Aksu’nun bugün bile şiirin orjinalini telaffuz etmiyor olması çok garip değil mi?
İzin almadılar sorun değil
Daha da şaşırtıcı olan, Sezen Aksu’nun şarkı için Kemal Burkay’dan izin almamış olması!.. Doğan Haber Ajansı’nda ‘açılım’ vesilesiyle geçen ay röportajı yayınlanan Burkay konuyla ilgili aynen şöyle diyor: “Beste yapılmıştı. Benim haberim yoktu. Önceden benden izin almadılar. Beste yapıldıktan sonra tesadüfen haberdar oldum. Daha sonra İstanbul’da çocuklarımı aramışlar. Onlar bana söylediler. Ama benden izin alınmamasını hiç sorun yapmadım. Parça güzel, hoşuma gitti. Sezen Hanım’dan veya şirketten herhangi bir talebim falan da olmadı. Zaten kendisiyle bugüne kadar hiç görüşmedik. Ne yüz yüze, ne telefonda. Hiç tanışma fırsatımız olmadı.”
Sezen Aksu, aradan 18 yıl geçmesine rağmen konserlerinin açılışını bazen hâlâ ‘Gülümse’ şarkısıyla yapıyor. Belki şimdi neden ‘İşçiler çalışsın’ kısmını neden çıkardığını açıklayabilir, Kemal Burkay’a geç kalmış da olsa bir jest yapabilir.
Yoksa sanata, emeğe, telife saygı demek… Ceylan için şarkı bestelemek… Açılımı desteklemek…. Biraz anlamını yitiriyor.
GÜLÜMSE’NİN ORİJİNALİ
Hadi gülümse bulutlar gitsin
İşçiler iyi çalışsın, gülümse (*)
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.
Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küskün
Bir kedim bile yok anlıyor musun
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse
* Şarkı sözlerinden çıkarılan dize.
‘BİR KEDİM BİLE YOK’ DİZESİ ONA AİT
* Kemal Burkay, 1937 Tunceli (Kızılkale) doğumlu.
* 12 yaşında köy enstitüsüne giren Burkay öğretmen oldu, sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi.
* Osmaniye’de kaymakamlık, Elazığ’da avukatlık yaptı.
* İlk romanı 1964’te, ilk şiir kitabı (Prangalar) 1967’de çıktı.
* 1965’te İşçi Partisi’ne üye oldu ve örgütlenmede rol aldı.
* 1966, 1969 ve 1971’de görüşleri nedeniyle tutuklandı.
* 1974’te Özgürlük Yolu’nu (TKSP) kurdu.
* 1980’de yurtdışına kaçtı. Öcalan’ı hep eleştirdi.
* 40 kitabı yayınlandı, şiirleri yabancı dile çevrildi.
(Kaynak: Chronicle)
18 Ağustos 2006 / HÜRRİYET
Kendisiyle ilgili araştırmaların sonuçlarını kendisinin de açıkladığını söyleyen Prof. Küçük, şunları söyledi:
“Eniştelerimin İbrani olduğunu söyledim. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum. Küçükefendi dedem çok zengindi ama ailemizde bize anlatılanlara göre işbirlikçiydi dedim. Ama anne tarafından dedem İstiklal Madalyası sahibidir. Sabuniler muhtemelen Çerkez Gürcü’ydü. İlerki kitaplarımda Çerkez Yahudileri açıklayacağım. Her kavmin İbranisi vardır. Sabuniler Arjantin’de bile var. İbrani olma ihtimalini yüksek tutuyorum.”
Bundan hiç rahatsız olmayacağını söyleyen Prof. Küçük, “Sol eğilimli insan için en güzel yan melez olmaktır. En güzel kadınlar, erkekler melez erkeklerdir. Yahudiler tarihlerine sadıktır ama biz o kadar sadık değiliz. Bizden de sadık olmayan Kürtlerdir” dedi. Sabetayistlerle ilgili çalışmalara başladığında, “İyi ki varlardı. Büyük yazarlarımız İbrani asıllıdır. Büyük şairlerimiz İbrani asıllıdır” dediğini söyleyen Yalçın Küçük, “Bu bir tekzip değil teyittir. Ben millici olmayan hiç kimseyi teşhir etmedim. Ben hak etmeyen kimseyi teşhir etmedim. Burayı yurt olarak olarak kurtardılar. Çoğunluğunun kalbi İsrail için çarpmasa, suyun başında bulunup diğerlerine kapatmasalar bunlara hiçbir itirazım yok” dedi.
Türkiye’de pek çok kişiyi “Sabetaycı” olmakla niteleyen Prof. Dr. Yalçın Küçük, Chronicle Dergisi’nde yer alan kendisinin de “İbrani kökenli” olduğuna dair iddiaları “İbrani olma ihtimalini yüksek tutuyorum. Bundan da hiç rahatsız olmam” dedi.
TÜRKİYE’de birçok kişinin ve ünlü ismin “Sabetaycı” olduğunu öne süren Prof. Dr. Yalçın Küçük, Chronicle Dergisi’nde yer alan “Ailesinde İbrani kökenliler var” iddiasına cevap verdi. Ada Beyazıt tarafından kaleme alınan yazıda bazı yanlışlıklar olduğunu söyleyen Yalçın Küçük, “Fransız işbirlikçisi olmakla suçlanan Abdullah Sabuni değil, Ahmet Sabuni. Benim dedem değil annemin dedesi. Sabuniler, Halep’in en geniş ailesi. İskenderun Halep’in limanıydı. Annemin dedesi de İskenderun Belediye Başkanıydı. Benim dedem Osman Yanış’tır. Ahmet Sabuni’nin damadıdır, ihtilalcidir, İstiklal Madalyası sahibidir” dedi.
Haber için: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4939357.asp?gid=48
21 Temmuz 2007 / SABAH
“CIA bildirdi, Hilmi Özkök’e suikast son anda önlendi”
Üç ayda bir yayımlanan biyografi dergisi Chronicle’ın, yeni sayısının kapak konusu Genelkurmay eski Başkanı Org. Hilmi Özkök oldu. Özkök’e 8 sayfa ayıran dergi daha önce medyada yer almayan bir “suikast planını” da ilk kez gündeme getirdi. Pazartesi günü piyasaya çıkacak olan dergide yer alan habere göre, 3 Şubat 2004′te CIA, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkek’e yönelik bir suikast planı konusunda Ankara’yı uyardı. Dergi, Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümgeneral Fehmi Büyükbayram’ın çabaları sayesinde tehlikenin ortadan kaldırıldığını anlattı. İşte yazıdan bazı çarpıcı bölümler:
GÜZERGÂHI DEĞİŞTİRİLDİ
“2003 ve 2004 hem Özkök Paşa için, hem de Türkiye için zor yıllardı. Dört kuvvet komutanı hükümete karşı en azından muhtıra verilmesini istiyorlardı. Herkes Jandarma Genel Komutanlığı ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda yaşananları konuşuyordu. Tam bu günlerde, 3 Şubat 2004′te, CIA, Ankara’daki üst düzey bir görevlisiyle istihbaratı uyardı. Özkök Paşa’ya karşı ‘çok ciddi fiziki bir eylem’ yapılacaktı. Sabri Uzun’un başkanlığını yaptığı Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı harekete geçti. Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümg. Fehmi Büyükbayram, Özkök Paşa’nın kullandığı yol güzergâhını değiştirdi ve alınan yoğun güvenlik önlemleriyle girişimi akamete uğratan isim oldu. Yine aynı tarihlerde Org. Hilmi Özkök’ün sağlık durumunun bozulduğu dedikoduları yayıldı Ankara’da. Amaç Genelkurmay Başkanı’nı istifaya zorlamak veya sağlık raporuyla görevden aldırmaktı. Özkök Paşa’nın bu girişimlere cevabı ise F- 16′ya binip uçmak ve denizaltı ile dalmak oldu. Mesajı açıktı: En zorlu koşullarda bile görev yapabilecek durumdayım.”
Haber için: http://arsiv.sabah.com.tr/2007/07/21/haber,C4842A78487F4CF19D6BB26ACC85A448.html
24 Ocak 2010 / Erhan BAŞYURT – BUGÜN
“Balyoz Planı” İlker Paşa’ya soruldu mu? Genelkurmay Başkanlığı, Balyoz Planı ile ilgili ilk açıklamasından geri adım attı. “Akredite gazetecilere” özel bir bilgilendirme toplantısı yaparak, Balyoz Darbe Planı’na açık kapı bıraktı.
Planların ve imha raporlarının yok edildiği, dolayısıyla iddiaların doğruluğunu araştıramadıklarını söylemiş “üst düzey komutanlar…”
Anlaşılan Taraf gazetesi elindeki belge ve isimleri, ses kayıtlarını açıklayınca ve özel yetkili savcılar soruşturma açınca temkinli bir dili tercih etmek zorunda kaldılar.
İşin başında yapmaları gerekeni sona bıraktılar.
Olsun zararın neresinden dönülse kârdır…
Balyoz Darbe Planı’nı dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün öğrenip tasfiye ettiği biliniyor.
Chronicle dergisi, 2007′de yayınlanan sekizinci sayısında bazı detaylara yer veriyor.
Gazetemizin manşetinde bunları ayrıntılı okuyabilirsiniz.
Özkök, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan’ın emrindeki birlikleri dağıtarak, onu sembolik komutana çeviriyor.
Emrinde devletin ordusu olmayınca yapacağı bir şey de kalmıyor.
Zaten ilk şûrada da emekli ediliyor.
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, işte bu dönemde suikasttan korunmak için sefer tası ile yemeğini iki ay beraberinde götürüyor.
Sağlıklı olduğunu, Hava ve Deniz kuvvetlerinin tamamen kontrolünde olduğunu göstermek için F-16 ile uçuyor, denizaltıyla dalıyor…
Orgeneral Doğan’ın darbe hazırlıkları içinde olduğu bilgisi Oramiral Özden Örnek ve gazeteci Mustafa Balbay’ın günlüklerinde de yer alıyor.
Konulara ilgili sıradan insanın bile bildiği bu gerçekleri, Genelkurmay’ın tecrübeli komutanlarının bilmemesi düşünülemez.
Yazının tamamı için:
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/90872-balyoz-plani-ilker-pasa-ya-soruldu-mu-makalesi.aspx
21 Ocak 2009 / TARAF – Yıldıray OĞUR
Evet, bunlar Özden Örnek’in günlükleri
Nokta dergisi yayınladıktan sonra kıyametler kopmuştu Özden Örnek’in Darbe Günlükleri’ni. 1994’te iki darbe atlattığımızın açık deliliydi günlükler. Bugün Ergenekon’a fasa fiso diyenler o gün de bu günlüklere fasa fiso demişlerdi. Özden Örnek günlükleri yalanlamak için önce “Hiç günlük tutmadım” demişti ve yargıya başvurmuştu.Daha sonra Örnek’in Deniz Harp Okulu öğrencilerinin çıkardığı Pusula adlı dergide genç teğmenlere “Ben tuttum siz de tutun” diyerek günlük tutmayı tavsiye ettiği ortaya çıkmıştı. (Hatta röportajın bu kısmı bir ara bu derginin internet sitesinden çıkarılmıştı)
Örnek daha sonra bu iddiasını fazla tekrarlamadı. Hatta Alper Görmüş hakkında açtığı tazminat davasıyla ilgilenmeyip davanın düşmesine neden oldu.
Alper Görmüş’e röportajlarında “Peki günlüklerin sahte olmadığından nasıl bu kadar emin oluyorsunuz” diye sorulduğunda o günlüklerin yayınlamadığı kısımlarına dikkat çekmiş, ayrıntılara girmeden günlüklerin bu kısımlarının ancak Örnek’in bilebileceği ayrıntılarla dolu olduğunu anlatmıştı.
Ama Görmüş tartışmaları tamamen bitirebilecek, başını da rahatlatabilecek günlüklerin Özden Örnek’in gençliği ya da özel hayatıyla ilgili kısımlarını yayınlamayı etik bulmadığı için hep reddetti. Hatta dergi çalışanlarına bile günlüklerin bu kısımlarını göstermediği söylendi. Bu tartışmalar sırasında hakkında ileri geri yazılan söylenen şeylere arşivlerden yeniden baktığınızda bunun ne kadar erdemli bir tavır olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.
İşte o günlüklerden bugüne kadar yayınlanmamış böyle özel bir bölüm üç ayda bir çıkan biyografi dergisi Chronicle’ın son sayısında yayınlandı.
Yayınlanan bölüm Özden Örnek’in Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu’na başladığı ilk gençlik günlere ait. Günlüklerde Örnek’i rencide edecek bir taraf yok. Tam tersine yeni bir hayata başlayan bir çocuk olarak Örnek’i çok da seviyorsunuz. Yine de yayınlanması tartışılacaktır. Ama bence daha önemlisi bu yayınla birlikte günlüklerin gerçek olup olmadığına ilişkin tartışmanın artık sonsuza kadar kapanmış olmadır. Şimdi sıra geldi o günlüklerde darbe hazırlıklarına katılan sivil ve askerlerden hesap sormaya.
Makale için: http://www.taraf.com.tr/makale/3777.htm
12 Haziran 2009 / ZAMAN
Veli küçük Ermeni köyünde doğmuş, Ermeniceyi iyi biliyor
Biyografilere ağırlık veren Chronicle Dergisi, haziran sayısında çarpıcı bir dosya yayınladı. ‘Küçükoğulları ve Veli Küçük’ başlıklı haberde, Bilecik Türkmen köyünün bilinenin aksine bir Ermeni yerleşkesi olduğu belirtiliyor. Günümüzde tek bir Ermeni’nin bile yaşamadığının anlatıldığı haberde, köyün Osmanlı kayıtlarına göre yüzde 85′inin Ermeni olduğu belirtiliyor.
Resmi belgelere dayanarak Ermeni ailelerin vergi kayıtlarını yayınlayan dergi, Veli Küçük’ün kökeni üzerinde duruyor. Habere göre Veli Küçük, 9 Mayıs 1944′te Bilecik’e bağlı Gölpazarı ilçesinin Türkmen köyünde dünyaya geldi. Çiftçi bir ailenin dört çocuğundan birisiydi. Veli Küçük, bebekken vefat eden ağabeyinin ismini almıştı.
Haberin tam metni için: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=857985
12 Haziran 2009 / BUGÜN
Veli Küçük’le ilgili çarpıcı iddia
Küçükoğulları ve Veli Küçük! İşte çarpıcı iddialar…
Biyografilere ağırlık veren Chronicle Dergisi, haziran sayısında çarpıcı bir dosya yayınladı.
‘Küçükoğulları ve Veli Küçük’ başlıklı haberde, Bilecik Türkmen köyünün bilinenin aksine bir Ermeni yerleşkesi olduğu belirtiliyor. Günümüzde tek bir Ermeni’nin bile yaşamadığının anlatıldığı haberde, köyün Osmanlı kayıtlarına göre yüzde 85′inin Ermeni olduğu belirtiliyor.
Haber için: http://www.bugun.com.tr/haber-detay/71649-kucuk-le-ile-ilgili-carpici-iddia-haberi.aspx
1 Kasım 2009 / ZAMAN PAZAR
Uzun İhsan Efendi’nin 350 yıllık hayat hikâyesi
İhsan Oktay Anar, konuşmayı pek sevmiyor. Verdiği birkaç röportajında da kitaplarıyla ilgili konuşmamaya özen gösteriyor. Kitaplarını Anar’a sormaktansa, romanlarının içindeki adaşı İhsan’a sorduk biz de. Yüzyıllar boyunca yaşayan bu karakterin izlerini sürelim istedik. Sizleri Uzun İhsan Efendi’nin yolculuğuyla baş başa bırakıyoruz.
İhsan Oktay Anar eserleriyle ilgili konuşmayı pek sevmez; kitapları çok popüler olmasına rağmen, medyada pek görünmez. Bu sebeple İhsan Oktay Anar ile ilgili merak had safhada. Verdiği birkaç röportaj dışında konuştuğuna pek şahit olamadık Oktay Anar’ın. Aylık Chronicle dergisi, kitaplarını İhsan Oktay Anar’dan sormaktansa, romanlarının içindeki İhsan’a sormuş. Onur Eyüboğlu, yazarın ilk üç romanındaki (Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri) bir kahraman olan Uzun İhsan Efendi’den yola çıkarak İhsan Oktay Anar’ın iç dünyasını aralamaya çalışmış. Anar’ın kaleminin ışığında Uzun İhsan Efendi karakterinin yüzyıllara yayılan izlerini sürmüş.
Uzun İhsan Efendi, İhsan Oktay mı?
350 yıllık hayat hikayesine 17. yüzyılda Konstantiniye’de başlar Uzun İhsan Efendi. Hakkında kayıtlara düşen ilk bilgi gördüğü bir rüyadır. Düşleri varolmanın ispatı sayacak olan bu düşünür ile ilgili elimizdeki ilk bilginin, rüyası olması anlamlı. Rüyasında maceraperest dayısı Arap İhsan’ı maceradan maceraya sürüklenirken gören Uzun İhsan Efendi’yi uykusundayken dayısı izlemektedir. Arap İhsan, Uzun İhsan Efendi ile ilgili görüşlerini söyler onu izlerken: “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurgu göremesen de bari küçük bir serçeyi gör…”
Arap İhsan’ın yeğenine yaptığı bu eleştiriyi Uzun İhsan Efendi kendisi için de yapacaktır ileride. Oğlu Bünyamin’i savaşa gönderirken ona macera yaşamanın en büyük ibadet olduğunu söylemiş ve kendisini yeterince cesur bulmadığını oğluna anlatmıştır. Zira Uzun İhsan Efendi o tarihe kadar sabahtan akşama kadar uyuyan bir kâşifti. Evet, dünyanın haritasını çizmek isteyen bu kâşif bunu rüyasında yapmaya çalışıyor, uyku esnasında bedeninden ayrılan ruhuyla dünyayı dolaşıyordu. Uzun İhsan Efendi yapmak istediği atlası bitirecek ve bu atlasın içerisine kendi hikmetini de koyacaktı.
“Düş felsefesi” diye adlandırdığım, Uzun İhsan Efendi’nin felsefesinin teorik altyapısını hazırlıyordu aslında bu uyuma süreci. Frenk filozof Descartes (o dönemde bilinen ismiyle Rendekar)’ın “Yöntem Üzerine Konuşmaları”ndan da bir hayli etkilenerek kurduğu bu felsefi sistemi; “Düşündüğüm için sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz.” diyerek özetler Uzun İhsan Efendi. Tam bu noktada bir dipnot koyalım; buradaki düşünmek aynı zamanda düş görme anlamını da içerisinde barındırır. Felsefesini ileriye götürüp kendisinin bir düş olduğunu da öne sürecek olan Uzun İhsan Efendi’nin bu felsefesidir belki hayatının 350 yıl sürmesini ve halen öldüğüne dair bir bilginin elimizde bulunmamasını sağlayan.
O dönemde uğradığı saldırı sonucu sağır ve kör olan Uzun İhsan Efendi, bütün dünyanın kendisinin düşün(cesi)den ibaret olduğunu ispatlayan bir efsaneye dönüşür adeta. 17. yüzyıl İstanbul’unda denizciler arasında kulaktan kulağa yayılan Uzun İhsan, görmeden, işitmeden, gemileri kayalıklarla dolu tehlikeli geçitlerden geçiren, gökyüzünde dönen bütün yıldız ve gezegenlerin yerlerini kestirebilen, pusulasız gemilere kılavuzluk eden, sağır olduğu halde gemi tayfalarının isyan fısıltılarını dahi işiten bir efsanedir. Bu adamın Konstantiniye eşrafından Uzun İhsan Efendi olduğu bilinmez o dönemde. Zira uğradığı saldırı yüzünü tanınmaz hale getirmişti.
Uzun İhsan Efendi bu dönemde tarih sahnesinden 130 yıl kaybolur ve yeniden karşımıza çıktığında Osmanlı İmparatorluğu’nun Hiyel (mekanik) Kalemi Reisi’dir artık. Görevi mekanik ile uğraşan bilim adamlarının projelerine bütçe verilmesini onaylamaktır. Dersaadet’in en uzun boylusu olduğu da söylenen Uzun İhsan Efendi, dönemin önemli hiyel alimlerinden Yafes Çelebi ile yaşadığı gerilim sonu yeniçerilerin isyanına gidecek olayları tetikler. Devrin sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa’nın ölmesiyle sonuçlanan bu isyanın arkasında Uzun İhsan Efendi’nin olduğu dönem yeterince irdelenirse görülebilir.
Uzun İhsan Efendi’nin Hiyel nazırlığından, hayal nazırlığına geçtiği dönemde, Yafes Çelebi’nin yerine geçen kölesi Calud’un evlatlığı olan Üzeyir Bey’e iki zamanlı devri daim makinesini yapma konusunda da ilham vermiş ve bu önemli icadın gerçekleşmesini sağlamıştır.
Uzun İhsan Efendi ile ilgili kayıtlara geçmiş son bilgi Cumhuriyet dönemindedir. 1950′li yıllarda yaşanan bu olay içerdiği mistik yön yüzünden tartışmalara sebep olmuştur. Uzun İhsan Efendi’nin ölümden kaçtığı, Azrail’in Cezzar Dede isimli bir zat ile onu takip ettiği söylenir. Uzun İhsan Efendi’nin ölümden kaçarken saklandığı mahallelerin isimleri bir hayli ilginçtir: “Selam, Aden, Meva, Elhalid, Makame, Naim, Heyevan, Firdevs…” Bu mahalle isimleri cennetin pek çok katmanıyla aynı isimleri taşıyor. Dar’us selam, Cennet-i Adn, Cennet’ül me’va, Dar’ul Mukame, Cennet’ün naim, Firdevs cenneti gibi. Uzun İhsan’ın bu mahalleleri gezerek Ölüm’e ya da bizlere ne anlatmak istediği ise yoruma açık.
Günümüzden sadece 40-50 yıl önce yeniden tarihçilere malzeme olan Uzun İhsan Efendi diğer zamanlarda ortaya çıkmasının aksine, bu sefer kendisiyle ilgili pek az bilgiye ulaşabilmemize izin vermiştir. Ölüm onu kovalarken başına gelenler dışında başka hiçbir bilgiye ulaşamayız, Ölüm’ün elinden kurtulduğu anda kayıtlardan tekrar yok olur. Artık Uzun İhsan’ın ne işini biliriz, ne de nerede oturduğunu. Hâlâ yaşayıp yaşamadığına dair bir bilgi yoktur elimizde. Belki bir yere çekilmiş bekliyordur yeniden gözükmeyi ya da belki başka bir alemdedir kim bilir?
